Hatırlamaktan zor bir unutmak

Hatırlamaktan zor bir unutmak

“Dünya büyük ama denizler kadar derin içimizde” böyle diyor Rilke. Derinlik, biriken her şey; yalnızca insanın değil evrenin belleği. Herkesin takıldığı, takıntılı olduğu bir şey vardır; yazarlar, şairler bunu bir fikre dönüştürme çabalarıyla belki biraz ayrı ve ayrıksı dururlar. Bellek de benim sanırım uzunca bir süredir demir attığım bir yer. Hatırlamak kadar unutmak, unuttuğunu yeniden hatırlamak; unuttuğunu ne vakit ve nasıl hatırlamak… Bireysel hikâyelerimizden kolektif olana, kolektif olandan bireyin biricik varlık inşasına bir sarkaç gibi gide gele nasıl bir örüntü, nasıl bir dizgenin içinde kayboluyoruz ya da kaybolmamak için uğraşıyoruz? Bellek hala bir sır. Kendini ele vermeyen efsunlu bir buhur, buğu gibi burnumuzun dibinden, gözümüzün önünden geçiyor her gün ve sonsuz kere. Sanki tüm sırlarıyla onu teslim alsak evrenin de sırrına ve mutlak hakikate ereceğiz. Takıntımla ilgili kuruntum budur belki de… Temaşaya bu merak ve hevesle katılmak derdim. Bu, insanı ister istemez, tehlikeli bir biçimde hem tarihin ve dilin dışına hem tarihselciliğin, aydınlanmacı determinizmin kıyılarına sürükleyebiliyor.

Belirsizliği, tanımlanırkenki tamamlanmamışlığı nedeniyle belki bellek, çoğu zaman metaforlarla, yakıştırmalarla açıklanmaya, açımlanmaya çalışılıyor. Platon ve onu izleyen filozoflar belleği bir tablet gibi, sonrakiler papirüs ya da parşömen gibi düşlemişler. Kütüphaneye, arşive, depoya, mahzene benzetildiğine çok tanık olmuştur herkes. Bilim ve teknoloji ilerledikçe düşlenen bellek mekânları gelişmiş, çoğalmış; filmler ve fotoğraflar da bu çoğulluğa eklenmiş. Tabletlerden bilgisayarlarımızın bellek çubuklarına gelene kadar akıp giden zaman içinde bellek metaforları da onun mekânları da bir hayli değişti. Ama bellek yine ele avuca gelmezliği ile sırlarıyla yaşamlarımız üzerindeki etkisini ve önemini koruyor.

Anıların, geçmişin depolandığı bu soyut yeri her istediğinizde aradığınız her şeyi bulabileceğiniz bir mekân olarak düşünürseniz bellek acımasızca yanıltır sizi. Muhafaza etmenin, kayıt altına almanın, biriktirmenin yeri olarak simgeleştirilen belleğin her şeyi eksiksiz, değişmeden koruyabildiğini düşünmek büyük yanılgı; çünkü hatırlamak unutmasız düşünülemez.

Dünyaya geldiğimiz andan itibaren unutmak ve belleği doldurmak eşzamanlı bir süreklilik içerir. Duyusal belleğimiz sürekli kayıt halindedir. Görsel bellek, ses belleğimiz… Uyaranları ne kadar uzun süre saklamaya çalışsa da verileri hızla silme özelliğine de sahiptir. İyi ki de böyledir. Yeni görüntüler ve yeryüzünün sayılmaz uyaranına yer açmak için unutmak kaçınılmazdır. Çoğu zaman negatif bir eylem olarak görülse de unutmak da hatırlamak için ve hatırlamak kadar iyi olabilir. Hatırlamanın karşısına bir eksiklik olarak yerleştirilen unutmak her zaman hatırlamanın mutlak karşıtı bir edim olmak zorunda değildir. Hatırladığımız şey özde, dipte, derinde aslında unutmamış olduğumuz şeydir. Uzmanlar yaptıkları bellek çalışmalarında 256 tür bellek türü saptamışlarken unutmak, unutmaktır işte diyoruz.

Bizi biz yapan otobiyografik belleğimiz dilin ve ben-bilincinin gelişmesiyle doğru orantılı beslenir. Bellekle benimiz arasında dille kurduğumuz süreç bir kendilik inşa sürecidir. Ki oradaki derin ormanın uğultusu sembolik evren içindeki kayboluşumuz imgeselin yitirilişi ilk anılarımızla aramızı öyle açar ki onlara ulaşmak neredeyse imkânsızlaşır. Yeni çıkacak bir dergi bir sormaca dosyası için hatırlayabildiğimiz ilk anılarımızı istedi biz kimi şair ve yazarlardan. Son derece ilginç bir deneyim yaşattı, en azından bana, bu düşünme ve hatırlama süreci. Benim ilk anım, ilk anımsamam üç yaşına ait; aile belleğimiz ve kişisel belleğim beni yanıltmıyorsa, ve doğumu saymazsak, ilk travmatik yaşam deneyimim. Büyük mutlulukların, büyük acıların bellekteki dolayısıyla yeryüzündeki izleri hiç silinmiyor. Bu kişisel bellekte olduğu gibi toplumsal olanda da böyle. Zafer sevinçleri, büyük utku mücadeleleri, kırımlar, sürgünler, katliamlar… Hiçbirinin izi yok olmuyor. Belki bir süre uykuya çekiliyorlar yeniden çağrılana, hatırlanana kadar. Demiştik ya unutmak hatırlamak için…

Hiçbir şeyi hatırlamamak ne kadar kötüyse her şeyi her an hatırlıyor olmak da öyle. Bize acı veren şeyden kaçarız. Nietzsche, insanların mutluluğunun biraz da unutma yetilerinde saklı olduğunu hatırlatır bize. Haksız da değildir. Acı taşınamaz olduğunda, bizi hayattan koparmaya başladığında ondan kurtulmak için unutuşun iklimine sığınmak isteriz. Hayat boyu süren bir yası kim taşıyabilir ki? O nedenle unutmak her zaman kaçışı değil, kimi zaman şifâlanma arzusunu da örtük biçimde anlatır bize. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” (Silbaştan-2004), çoğumuzun bildiği bu film, anılardan kurtulmanın bir karabüyü törenine çeker bizi. Anıların silinmesi, geçmişin imhası… Ürpertiyor değil mi insanı? Her şeyi unutmak, hiçbir şeyi silmeyip hepsini olduğu gibi bellekte tutmak… İkisinin de oluru yok sanki. Geçtiğimiz günlerde gittiğim bir taziye evinde yas sürecindeki kayıp yakını haftalardır uyuyamıyorum, gece gündüz her an aklımda babam. Bu duygudan kurtulmak için işler icat ediyorum, yorgunluktan helak olana kadar çalışıyorum, demişti. Bütün bunları söylerken bana hissettirdiği, acıyı unutmak değil, yoğun bir özlem duygusuna karışmış ya unutursam korkusuydu. Sanki hatırlanmazsa, anılardan silinirse ikinci kez ölecekti babası.

Hepimiz kendi deneyimlerimizden biliriz, zamanın acımasız ve kaçınılmaz aşındırmalarıyla karşılaşan anılar zayıflar. Eski anıların üzerine eklenen yeni yaşantılar, bilgiler, uyaranlar… geçmişte kalan ya da geçmiş olacak her şeyin bir ölçüde filtresi gibidir. Belleğin zamanı hep sonsuz bir şimdidir. Bellekte biriken her şey şimdinin gereksinimlerine göre yeniden biçimlenir, yeniden yeni anlamlar kazanarak var eder kendini. Geçmiş de bellek de bu anlamda edilgen ve ölü bir şey değildir.

Hem bireylerin hem toplumların ben kimim, biz kimiz sorularına yanıt araması bir varoluş probleminin başka başka yüzleridir. Kimlik inşası bir hikâyeyi gereksinir. Tarihsel bir anlatıya dönüşmeyen anılar bellek denizinde parça parça yüzen işlevsiz an parçalarıdır. Bu parçalardan seçtiklerimizle, hatırladıklarımızla bir ben inşa ederiz, bir toplum kurarız, kurgularız. Geçmişle kurduğumuz bağ, neyi hatırladığımız, nasıl hatırladığımız bir anlamda kişiliğimizi, kimliğimizi belirler. Elbette gelecek kurgumuzun da ipuçlarını verir.

Şimdi toplumsal ve bireysel hayatlarımız seçmediğimiz, istemediğimiz bir biçimde şiddetle kuşatılmış durumda. Bugün tam ateş çemberinin içinde kalanlar, ona uzaktan tanıklık edenler, bu çember yarılsın barış ve müzakere yeniden başlasın ümidini inatla taşıyanlar ve bunun için eyleyenler… Hiçbirimiz bugünlerin bizde nasıl anılaşacağını, bizi nasıl değiştirdiğini, bizde nasıl izler bırakacağını kestiremiyoruz. Ama bu zehirli tekinsizlik ikliminde bugün iyi olmadığımızı biliyoruz. Bellek çukurlarımız, yarıklarımız acının, öfkenin, çaresizliğin anları, taze anılarıyla dolu. Yarın başka bir gün olduğunda travmayı yaşayanlarla onları hiçbir şey olmamış gibi seyredenlerin bellekleri kesinlikle ve kaçınılmaz olarak çatışacak. Tanpınar’ın “Eğer maziyi çok seviyorsam; ona o güzel, büyük, muhteşem günlere bağlı isem, emin ol ki bu, ölülerin de bu toprakta ve hayatımızda bir söz hakkı olduğunu düşündüğüm içindir” deyişinin kıymeti bugün de ortada. Yarın olduğunda bu günleri, bu günlerin kayıplarını böyle hatırlayacak bir toplum olmadığımız, daha uzak geçmişle ilgili deneyimlerimizden belli. Halklarıyla ve tarihiyle onurlu, haysiyetli, adil bir yüzleşme ve hesaplaşma yaşayamamış toplumların ne kadar uzayıp kısalacakları da öyle…

Son sahnesini yakaladığım ve adını anımsayamadığım bir bilimkurgu animasyon filmde yakılmış, yıkılmış harabeye dönmüş ülkelerinde sağ kalan kahramanların diyalogları kalmış belleğimde ilginç bir biçimde. “Peki, şimdi ne yapacağız?” diyordu biri, “Bilmiyorum, ama nasıl bir hayat istiyorsak onu kuracağız” diye yanıt veriyordu diğeri.

Bizi, şimdiyi ve geleceği düşünürken hep bu diyalog aklımda… Bu felaket günlerin geçeceğini biliyoruz bir gün. O gün geldiğinde tüm mesele, nasıl bir hayatı yeniden kurmak istediğini bilen bir topluma uyanmak. Buradan ve şimdiden bakıldığında menzil ne yazık ki erişilmez görünüyor.

Oğlum küçük. Onunla, apartmanın kapsından çıktık, kapı önü büyük bir bahçeye açılıyor. İki adım sonra köşeyi dönüp sokağa ulaşacağız derken bir dakika anne deyip yanımdan ayrıldı o. Merakla gittim arkasından. Baktım yerde ters dönmüş bir tespih böceğini düzeltiyor. Beni görünce: “Çıkarken gördüm, belki çatlayana kadar uğraşır da düz dönemez. Aklım onda kalmasın” dedi. Sonra yürümeye devam etti bana ne yaptığını farkına varmadan. Onun dikkatine hayranlık duyarken kendi duyarsızlığımdan, dikkatsizliğimden utanmıştım. Merhamet hepimize gerekli bir duygu. Eşanlamlısı acıma değildir merhametin, acımayı tam karşıladığını hiç düşünmüyorum bu sözcüğün. Ötekine dair, onu küçülten acıma duygusunu dışarda bırakarak, bu sevgili dikkat ve duyarlılıkla başkasına, hayata, doğaya ve her şeye bakmayı öğrenmeden bize rahat yüzü yok. Bunu ben belki bütünüyle o gün anladım.

Günün birinde, çatışan bellekler olarak, çatışmaktan yorgun, çatışmasızlığı düşleyerek karşılaştığımızda merhamet ve bağışlama duygusu hepimizin yanında olsun. Geçmişi nasıl hatırlayacağımızı, nasıl bir gelecek istediğimiz belirleyecek. Ki bu içimizin derininde neleri nasıl biriktirdiğimizle ilgili olacak. Özgürleşmek de o denizde boğulmak da birer olasılık.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal