Hakkı Devrim: ‘İşe yaramaz gazeteciler, köşe yazarı olur’

Hakkı Devrim: ‘İşe yaramaz gazeteciler, köşe yazarı olur’

Usta gazeteci, Türkçenin yılmaz savunucusu Hakkı Devrim, bu sabah kanser ve yaşlılığa başlı nedenlerle 87 yaşında hayatını kaybetti. Devrim’in cenazesi, yarın öğle vakti Levent Camisi’nden uğurlanarak Kilyos’taki aile mezarlığında defnedilecek.

Hakkı Devrim’le bundan yaklaşık 10 yıl önce, o zaman çalıştığım kadın dergisi için söyleşi yapmıştım. Radikal gazetesindeki köşe yazılarına devam eden Hakkı Devrim, aynı zamanda, o yılların en popüler televizyon programı Televizyon Makinası’nın daimi konuğuydu ve ekrandaki tavrıyla adeta gönülleri fethediyordu. Hakkı Devrim’le yaşamını, dönemin gazetecilik anlayışını ve yaşlılığı konuştuğumuz söyleşiden bir bölümü şöyle:

Devlet en kötü patron

Devlet memuru bir babanın çocuğusunuz, o dönemde memurluk revaçta olmalı. Neden seçmediniz?

Benim içimde hep şöyle bir duygu oldu: Babamın patronu, kadir kıymet bilmez, çok nobran bir patrondu. Hep babama eziyet etti. Babamın patronu devletti. Bugünün en kötü patronu bile, patron devletten daha müşfiktir, daha ilgilidir. Bu yüzden kenarından bile geçmek istemedim. Biz kalabalık bir aileydik ve babamın parası yetmiyordu. Bu sıkıntıyı hep ruhumda duymuşumdur. Doğrusunu isterseniz, kimseden para almayacak bir düzende bulunabilmeyi çok arzu ettim. Yalnız istemekle kalmadım, teşebbüs de ettim. Çiftçilik bile yaptım ama en zor sanatlardan biri, karar verdim ki para kazanmak. Para, kadın gibi, öyle bir kadın ki herkes onu elde etmek istiyor. E o zaman yirmi dört saat onu düşünmek lazım. Akşam sinemaya gittiysen ertesi sabah da çiçek göndermen lazım… Kısacası, ben parayı tatmin edemedim, beni sevmedi. 

Bu yüzden devlet memuru olmamışsınız ama edebiyat öğretmeniniz de sizi, gazeteci olursan geçinemezsin diye uyarmış. 

Edebiyat öğretmeni dediğiniz, Faruk Nafiz Çamlıbel! İleride ne yapmak istediğimizden konuşuyoruz, o zaman söyledi. Bana “Yapma Hakkı, gazeteci olma, çok sıkıntı çekersin” dedi. Ama ben nedense paçamı kurtaramadım bu işten. Çok önlemeye çalıştıysam da çocuklarımı da kurtaramadı. Kızım mimar oldu, ama yayıncılık yapıyor. Oğlum iktisat okudu Fransa’da, o da gazeteci oldu. Tutturamadım. Bunda benim canımı sıkan da şu, bu bir meslek değil. Ben köşe yazarlığına ömür boyu biraz küçümseyerek baktım. Dinlerde vaizler vardır, cuma günü Müslümanlar, cumartesi günü Yahudiler, pazar günleri de Hıristiyanlar vaaz ederler. Köşe yazarları haftada yedi gün vaaz ediyorlar.

Ama siz de yıllardır köşe yazarlığı yapıyorsunuz.

Köşe yazarlığı benim bayılarak yaptığım, çok da gurur duyduğum bir iş değil. Ben vaiz olmak istemiyordum. Ben bir ara ansiklopedicilik yaptım. Beni bu gruba çağırdıklarında da, benim gazeteciliğime heves ettiler diye gururlandım, ama sonra anladım ki ansiklopedi kavgası başlamış. Kimse böyle söylemedi ama bu adam da bu işi biliyor, aramızda bulunsun dediler herhalde. Sonra ansiklopediden vazgeçilince, ne yapılır işe yaramaz hale gelmiş eski bir gazeteci, bir yerde köşe yazar. İşte ben de şimdi ona devam ediyorum. Gazeteyi yönetmek ayrı iştir, gazeteciliktir o. Ama köşe yazarlığı diye bir meslek mi var? 

Peki gazetelerin durumunu nasıl buluyorsunuz?

Türkiye’de, gazetecilikte tıkanmaya yol açan bir neden vardır. Her şey günlük mecmuada halledilir Türkiye’de. Dergicilik gelişmediğinden, bir hukuk makalesi bile günlük mecmuaya sıkıştırılmaya çalışılır. Ben günlük gazeteyi, günlük gazete olarak idrak ediyorum. Ömrü yirmi dört saattir. Kalevi bir hukuk diline, tıp makalesine gazetede ihtiyaç yok. Tabii magazin anlayışını da çok yadırgıyorum. Her şey haber! Neden haber oluyor anlamıyorum. Mesela ben Hülya Avşar’ı çok da enteresan bulmuyorum. Ne sanatçı olarak, ne insan olarak… Hiçbir şekilde ilgimi çekmiyor, ne halt ederse etsin. Ama her gün burnuma sokuyorlar. Yani bir seviyeyi aşağıya çekme çabası. Seviyeyi aşağıya çekersek o malı satarız diye düşünüyorlar, hayır. Sahiden değerlere sahip çıkarsanız daha iyi satarsınız, onun müşterisi daha devamlıdır. 

Yunus Emre popülerdir

Siz televizyon programları da yaptınız ve genelde çağırdığınız konuktan daha çok siz konuşurdunuz. Televizyon Makinası’nda hiç sesiniz çıkmıyor, neden öyle?

Şimdi bir şakayı cevap olarak söyleyeyim: Bu Okan’ın programında bana dediler ki, Hakkı Ağabey, sen konuşmanla meşhursun, ama konuştuğun zaman da çok dinleyen olmuyor zaten; denedik. Şimdi biz sana şunun için para vereceğiz; çıkacaksın ve konuşmayacaksın. Şimdi ben de bu imtihandan geçiyorum. Oturuyorum, dinliyorum ve valla çok eğleniyorum. 

Sıkıldığınız, bunu da neden çağırmış dediğiniz olmuyor mu?

Ben gazeteciyim, nasıl sıkılırım? Vallahi çok merak ediyorum hepsini. Mesela biraz evvel Müzeyyen Senar aradı. Varlığına çok saygı duyduğum, çok önemli bir insan. Ve yiğit bir kadındır, kabadayıdır. Geçenlerde programın konuğuydu ve yine aslanlar gibiydi. Programda onu gördüm, öncesinde elli sene evvel bir araya gelmiştik. Sonra mesela karşıma Balkan Naci İslimyeli gelmiş oturmuş. Doğrusunu istersen onlarla konuşacağım çok şey var ama… (Gülüyor.) Diyorum ki bu iş eğlence işi. Böyle bir şenlik programında, bak bu geveze herifi bile nasıl susturuyoruz diyorlar. Bu da bir sirk gösterisi oluyor herhalde, ben öyle değerlendiriyorum. Okan’a, “Çocuk, sen benden ne istiyorsun?” diyorum, “Gel orada otur sen abi” diyor. 

Kimileri popüler kültür deyince biraz dururlar. Siz şimdi, tabiri caizse, popüler kültürün tam göbeğindeniz. Bu durumdan rahatsız mısınız?

Popülerin biraz hafife alma, küçümseme, biraz avam bir anlamı vardır. Bugün; çok rafine zevklere sahip olmayan, kitlelerin hoşuna giden anlamı taşır bu. Oysa Yunus Emre popülerdir yahu! Şunu yadırgamayın, ben bir gazetenin çok önemli bir adamıyken çıplaklar kampına gittim röportaj yapmak için, sene 58’di. Sona yine gazetede önemli bir yerdeyken, yazı işleri müdürü olmayı beklerken, beni polis muhabiri yaptılar. Bu adam gazeteci ama hiç muhabirlik yapmamış demesinler diye. Şimdi çok mutluyum o zaman polis muhabirliğinden yeniden gazeteciliğe başladığıma. Ben kimim ki, niye Okan’ın programında ne arıyorsun diye soruyorlar? 

İçinde ölüm korkusu yok

78 yaşındasınız. Köşeye çekilme, ahkâm kesme, insanlara biraz tepeden bakma hakkınız pekâlâ var. Ama siz böyle davranmıyorsunuz.

Yaşlıların bize söylemediği şeyler varmış, onu keşfettim. O yüzden gençlerle konuşan bir adamım. Çocuklara bildiklerimi dürüst bir tavırla söylemeye çalışırım. Mutlaka ölüm diye bir şey var. Seni demir yoluna bağlamışlar, tren mutlaka gelip üzerinden geçecek. Senin için tren Erzurum’da henüz, boş ver diyorsun. Ne zaman korkmaya başlarsın, tren Adapazarı’na geldiği zaman. Şaşılacak bir şey var, ben 78 yaşındayım, 18 yaşında olduğumdan daha çok ölüm korkusu yok içimde. Bu benim marifetim değil, beynin aldığı bir tedbir.

Yaşlanmak nasıl bir şey?

Şimdi bir şey söyleyeceğim, yaşlanınca arada bir kendinize yaşlı olduğunu hatırlatmanız gerekiyor. Sizin için yaşlı olduğum kadar, kendim için yaşlı olamıyorum ki. Olmam lazım diyorum bazen. Tamam, evet, ben ihtiyarım artık, bunu benimsemem lazım. Seksen yaşına gelmiş bir adam artık ne zaman ihtiyar olacak ki… Hani derler ya, insanın ruhu genç kalıyor. Hayır, böyle bir şey yok. Ama sen çocuk olan, orta yaşta olan aynı adamsın. Ama herkes sana yaşlı muamelesi yapıyor. Diyorsun ki, ben artık biraz ağır abi olayım, çok hızlı koşmayayım, biraz yavaş yavaş yürüyeyim diye tedbir alman gerekiyor. Herkesin böyle olduğunu zannediyorum. Belki kendimi biraz daha serbest bırakıyorum, bu realitenin biraz daha farkındayım, anlatabiliyor muyum? Herkesin böyle olduğundan eminim. Herkes yaşlı adam ve yaşlı kadın rolü yapıyor. 

Televizyon Makinası’nda görünmeye başladığınızdan beri genç kızlar size bayılıyor. Buna ne diyorsunuz?

Ben sevimli bir adam değilim, ukalayım, ukalalık da sevimsizliği beraberinde getirir. Ha bire insanlar hakkında hüküm veririm. Sustuğum zaman bile hüküm veririm. Ne yapayım, ben hüküm vererek düşünürüm, ama bu doğru bir şey değil. Şık adamlar hüküm vermezler veya vermekte olduklarını belli etmezler. Onun için sevimli olmadığımı biliyorum. Ben bu durumu şöyle izah ediyorum. Biz büyük evlerde büyüdük, benim çocukluğumda evde büyükannesi büyükbabası olmayan çocuk yoktu. Çekirdek aile Türkiye’de gerçekleşmeye başladı, çocuklar büyükanneleriyle dedeleriyle birlikte değil artık. Benim ne olduğumun farkında değiller, ama ben dedeyim. Babaları gibi değil, babalarının babası gibiyim. Konuşuyor, bildikleri lafları ediyor. Bir araya gelsek adeta konuşabilirler, sohbet edebilirler. Öyle zannediyorum ki durumun böyle bir izahı var. Ya da hortlak gözüyle bakıyorlar. Bu adamdan ses çıkmaması lazım, ama konuşuyor. İlgilerinin nedeni onun hayreti de olabilir. (Gülüyor.)

Yukarılar çok tenha!

Hakkı Devrim gençken çapkın bir adam mıydı?

Sırayla gidelim, ben öyle kız arkadaşları olan, kolaylıkla kız arkadaş bulunan bir çağın çocuğu değilim. Öyle bir çevrede, öyle bir devirde yetişmedik biz. 11 yaşından sonra erkek mektebindesin zaten, okulda kadın hoca bile yok. Bizim üniversitede kız arkadaşlarımız oldu, ben de bir sınıf arkadaşımla evlendim zaten. Çok iştahlı insanlar var, hep yemeği düşünürler. Öyle bir merakım olmadı benim, öbür cinse karşı mübalağalı bir iştahım hiç olmadı. Evlendiğim insan dışında, flört eder gibi bir hava başkalarıyla da geçmiştir ama hayatı kadınlarla geçmiş biri değilim. Hatta şunu söyleyeceğim, çocuklarımın ”Baba, senin de hiç hikâyen yok” dediklerini bilirim. Yaşlı bir adam olarak böyle hikâyeler anlatmak hoş olurdu ama öyle bir hikâyem yok. 

Peki, şimdi günleriniz nasıl geçiyor, gün içinde nelerle meşgul oluyorsunuz?

Çok ayıplanan bir şey. Dostlarım arıyorlar, ne yapıyorsun her halde gazete okuyorsundur diyorlar. Benim öyle bir mesaim var ki, her gün yirmi küsur gazete okurum. Eğer programa gittiğim gün bitiremediysem, dönünce okumaya devam ederim. Günümün büyük bölümü gazetelerle geçiyor, kitap okuyamamaktan çok rahatsızım. Radyoyla hiç alakam kalmadı, ama televizyonu mümkün mertebe görmeye çalışıyorum. Herkesin gördüğünü, gazeteciysem ben de görmeliyim. Yazık ki bütün diziler hakkında fikir sahibi olamıyorum, insafsızca çoğaltıyorlar. Benim çoluğum çocuğum çok önemli, onlar uzak değiller, onlarla vakit geçiriyorum.

Önceden hiç tahmin etmediğim bir şey var, tenhalaşıyor… Önceden biz, liseliler olarak toplanırdık birkaç ayda bir. Sonra vazgeçtik çünkü hüzün çöktü masamıza. Çok eksik var. Yani on beş kişiden üç dört kişi kaldık. Bunun sıkıntısını duyuyorum. 

Yaşlanmanın böyle bir yanı var, yukarılar çok tenha.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal