Göçmenler, göçmen olamayanlar ve dünyanın karadelikleri

Göçmenler, göçmen olamayanlar ve dünyanın karadelikleri

İnsanların göçe zorlanması yeni bir sorun değil kuşkusuz; “tarih” dediğimiz, kitlelerin yer değiştirmeleriyle doldurulmuş metinler dizisidir. Kültürler, uygarlıklar ve sanatlar, en fazla bu yer değiştirmelerin eseridir; biz o tarih metinlerini dikkatle okuduğumuzda, tüm bunların altında yatan şeylerin yer değiştirmeler ile ilişki kurduğunu kavrayabiliriz. Ama bir bakıma hepimiz romantik okuyucularızdır; çünkü ne zaman kültürler, uygarlıklar ve sanatlar hakkında bir şeyler okusak ya da bizzat deneyimlesek, önce onları tanımış olmanın hazzını duyarız, yer değiştirmelerin derinliklerindeki o acı ve zulüm süreci gözlerimizden kaçar. Oysa belli ki tüm hazlarımızın tarihsel kaynağı, söz konusu süreç ile yoğurulmuştur.

Theodor Adorno, “tarih denilen şey, bir felaketler fablıdır” demişti, öyledir. Ne var ki bizim okuduğumuz metinler ya da karşımızda duran nesneler, bu fablın iç yüzünü kolay kolay ele vermez. Sözcüklerin ve görüntülerin anlatabildikleri şeyler son derece sınırlıdır, onlar derinine bakışı harekete geçiremezler. Bir şey okuyoruzdur ve bir şeye bakıyoruzdur; böylece bize birtakım hazlar, bilgiler aktarılıyordur, anlayabildiğimiz budur.

Göçmen siyaseti, sanat ve finans desteği

Bugün ise durum farklı, acı ve zulme dair ne varsa günü gününe yaşayıp görüyoruz. Göçmenlerin hallerini izlemediğimiz bir an bile yok, acı ve zulüm artık yanıbaşımızdan yürüyor. Kültürler dağılıyor, uygarlıklar sarsılıyor ve bu arada siyaset de kendisine sürekli biçimde çekidüzen vermek zorunda kalıyor. Sanata gelince, o da kendisiyle hesaplaşmadan edemiyor, göçmenler ile yakından ilgileniyor ve bunu yaparken de büyük bir sorumluluk üstlendiğini ilan ediyor.

Göçmenleri merkeze alan bir bakış açısı, siyasetin ve sanatın giderek birbirine yakınlaşmasını sağlıyor. Devlet kurumları, özel sektör fonları, vakıflar, kişiler vb “göçmen siyaseti” bağlamında sanat etkinliklerine müthiş bir finans desteği veriyorlar; öyle ki bu konsepti sunan projelerin maddi bakımdan desteklenmemesi, neredeyse olanaksız. Ya da şöyle söylenebilir: Eğer “göçmenler” ya da “göçmenlik” üzerine bir sanat projesi ortaya çıkmışsa, bunun siyasi yaklaşımlar çerçevesinde maddi destekten mahrum kalması çok uzak ihtimaldir.

Doğallıkla, böyle bir destekten hemen şikâyete başlamanın bir mantığı yok. Her ne kadar “göçmenler” ya da “göçmenlik” projelerinde, gerek siyasi gerekse sanat ortamlarında dönen çıkar hesapları göz ardı edilemezse de iyi niyetli çabalara ilk anda karşı çıkmak yersiz. Bu tip projeler, güncel siyasi manzaraya güçlü bir vurgu yaptığı ölçüde, acı ve zulüm sürecindeki “insan portresi”ni de açıkça sergiliyor ve herkesi bu göç manzaraları karşısında yeniden sorumluluk duygusuna davet ediyor.

Savaş alanını terk edemeyenler

Yukarıda yazılanlar şimdiye kadar hiç düşünülmemiş, hiç konu edilmemiş şeyler değil tabii; bunlar her gün gündemi işgal ediyor. Fakat yine de “göçmenler” ya da “göçmenlik” gündeminde eksik kalan bir şey seziliyor, o da şu: “Göçmen olamayanlar”…   Gündem kesinlikle “göçmen olamayanlar”ı kapsamıyor ve o “olamayanlar”, siyasetin ve sanatın göçmenlere duyduğu ilgiden en küçük bir pay bile alamıyor. Çoğunlukla şöyle bir yargı mevcut: Göçmenler, kendi coğrafyalarındaki savaş ve şiddet ortamını terk etmek zorunda kalmışken, aynı coğrafyayı terk etmeyenler, yani göçmen olmayanlar, o savaşı ve şiddeti yaratanlar ve sürdürenlerdir. Belki öyledir, ama bu saptamamız hayli sığ bir karar, basit bir tasnif olmaz mı?

Göçmenlerin maruz kaldıkları tehlikeleri, çektikleri sıkıntıları ve geleceği olmayan bir yolun yolcuları olduklarını bilmeyen var mıdır? Ve onlar unutularak “doğru” bir yaşam tasarlanabilir mi, bir siyaset yapılabilir mi, sanat buna sırtını dönebilir mi? Hayır, bu olanaksızdır. Pekiyi, kendi coğrafyalarında savaşın ve şiddetin ortasına düşmüşler için ne diyeceğiz, şu ya da bu nedenle kaçacak gücü kendilerinde bulamayanlar için söyleyecek neyimiz var? Onların salt birer savaş sevdalısı olduğunda ısrar mı edeceğiz? Konforlu alanlarımızda gündemi izlerken, aklımıza bile getiremediğimiz sayısız neden yüzünden kendi yerlerini terk edemeyenler, hep savaş meraklısı olanlar mıdır gerçekten?

Bir yandan savaş meraklılarının “niçin bu yolu seçtikleri” sorusu akılları kurcalayıp dururken, diğer yandan savaşmayanların, savaşın ve şiddetin her türlü etkisine açık olanların “niçin hâlâ orada kalmaya devam ettikleri” sorusu da ona eklenir; eklenmelidir. Bunlar günümüzün unutulmuş ya da unutturulmuş sorularıdır; gözlerin “göçmenlerin dramı”ndan uzaklaşması, siyaset marifeti sonucunda, istenmez. Böyle baktığımızda, sanatın da siyasetin dümen suyundan pek ayrılmadığı ve siyasetin uygun gördüğü projelere sarıldığı anlaşılabilir: “Göçmenler”, “göçmenlik” ve dramatik bir sahne… Hepsi bundan ibarettir.

Karadelikten kim haber verecek?

Tarihe dair metinleri birer kahramanlık öyküsü olarak okuyor ve bunlardan kendimize övünülecek ya da düşmanlık büyütecek bir pay çıkarıyorsak, o zaman sorun yok. Karşımızda yer alan o dramatik görüntülere ağlamaktan başka bir şey istemiyorsak, orada da sorun yok. O durumda, kendi yerlerinde kalanların birer acımasız savaşçı olduğunu onaylayabiliriz. Özellikle küresel siyaset (ve tabii ki buna bağlı olarak ilerleyen sanat) dünyaya şu algıyı yaydı: Yer değiştirenler, yani farklı kimliklerin oluşturduğu ayrışık göçmen grupları, yerleşik kimlikler üzerindeki etkilerini gösterdikçe, kültürler arasında bir “geçiş” ortaya çıkacak ve buradan da “kimlikler-arası” bir kültürün ve sanatın tohumları atılacaktı. Farz edelim ki bu doğrudur; iyi de o göçmenlerin terk ettikleri savaş ve şiddet alanları nasıl tanımlanacak ve oralarda olup bitenler nasıl bir değerlendirmeye tâbi tutulacaktır? Küresel siyaset bunun yanıtını kolay yoldan vermiştir: O yerler dünyanın karadelikleridir, oralarda hiçbir şey olup bitmez, ne kimliklerden, ne tekilliklerden, ne kültürlerden, ne de sanattan söz edilebilir. Önemli olan, göçmenlerin “başka” yerlere gitmesi ve oralarda “ehlileşme” sürecine girmesidir.

“Ehlileşme” tabirini kullandığımız için, okuyucuda bir irkilme meydana gelmesin. Bu tabir, bu yazıda rastgele kullanılmış değildir; küreselleşme siyasetinin kültüre bakışı çerçevesinde icat edilmiştir: Yer değiştirmiş küçük kimliklerin, büyük kimlikler ile karşılaşması sırasında uğrayacağı “değişimler” ile ilgili bir tabirdir bu… Bunun karşılığında da o büyük kimliklerin, küçük kimlikleri onaylama ve kendilerini yeniden biçimlendirme halidir. İlk bakışta fena bir durum değildir; gelgelelim, o göçmenlerin arkalarında bıraktıkları yerlerin ve oralarda kalmış olanların, birer karadelik olarak ilanı da yine bu “ehlileşme” tabiriyle belirlenmiştir.

Şimdi yeni bir soru su yüzüne çıkmaktadır: Bize, kendi yerlerinde kalmak zorunda olanlardan kim haber verecektir, onların savaş ve şiddet karşısındaki yaşam koşullarını kim bize anlatacaktır? Üstelik bunun dahası vardır: “Göçmen olamayanlar”ın kültürleri ve sanatlarını gündem maddesi yapacak olanlar kimlerdir? Bunun tek ve mutlak yanıtı şudur: “Ehlileşmiş olanlar”… Başka türlü bir söyleyişle, göz önündeki göçmen kitlelerin, ileriki zamanlarda yapacakları “iş”ler… Buradan şöyle bir şey anlıyoruz: Biz, kendi yerlerinde kaldıkları için birer karadeliğe dönüşmüş olanları, “ehlileşmiş göçmenler”den öğreneceğiz; başka çaremiz yok… İkinci elden öğreneceğiz onları… Çünkü daha önce de dediğimiz gibi, şu anda o karadeliklerde hiçbir şey olup bitmemekte, ne kimliklerden, ne tekilliklerden, ne kültürlerden, ne de sanatlardan söz edilebilmektedir.

İçeridekilerin sesi

Savaşa ve şiddete maruz kalan “göçmen olamayanlar”ın durumu, belki en fazla Berlin Duvarı’nı anımsatıyor bugün. Berlin Duvarı’nın neden olduğu acı ve zulüm, belleklerimizde hangi görüntülerle kaldı? O duvar üzerine yapılan resimler ve yazılan sloganlarla… Kim yapmıştı onları? “İçeride” değil, “dışarıda” olanlar… Yani “Doğu”dakiler değil, “Batı”dakiler… Oysa duvar yıkıldıktan sonra anlayabildik ki “içeride” olanların, o duvar üzerine yapabildiği hiçbir şey yoktu; belki vurulmadan ya da yakalanmadan önce betona bıraktıkları bir iz… Hepsi bu kadar… Ama duvarın “Batı”sındaki resimlerden ve yazılardan, biz içeride olup biteni bildiğimizi sanıyorduk.

Ve demek ki hem karadelik olarak ilan edilen yerlerde olup bitenleri, hem de göçmenlerin bugün çektikleri acı ve zulmü, biz ileriki zamanlarda “ehlileşmiş” olanlardan öğrenebileceğiz. Fakat gerçekten her şeyi öğrenebilecek miyiz? Yazının sonunda bir örnek verelim (ki bu örneği bıkıp usanmadan, her yerde tekrarlamanın hiçbir sakıncası yoktur). Sanatçı Şener Özmen, bir video çalışmasında, Diyarbakır Hava Üssü’ne yakın bir alanda duruyor ve şöyle bağırıyordu: “Benim durduğum yerden, dünya sanatını etkileyebilme olanağım var mı?” O bağırıyordu, ama biz sesini asla duyamıyorduk. Çünkü hava üssünden durmaksızın kalkan bombardıman uçakları onun sesini boğuyor, tek bir sözcüğün bile bize ulaşabilmesine olanak vermiyordu.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal