Festivallerin sinemaya ettiği

Festivallerin sinemaya ettiği

Festival sözcüğü “kutlama”, “şenlik” anlamlarına geldiği gibi, bir miktar tarımsal, bir hayli de dinsel çağrışımlar barındırıyor. Tarımla olan ilişkisi hasat zamanı elde edilen ürünün kutlanması, kutsanması gibi gereksinimlerden doğmuş. Dünyanın her köşesinde kutlanan farklı dini günlerde olduğu gibi buralarda da Kurban ve Ramazan bayramlarını birer festival olarak değerlendirebiliriz. Öte yandan sanat festivalleri de bu geleneğin devamcısı olarak belirli bir sanat dalının üreticileri ve tüketicilerinin bir araya geldiği şenlikler olarak zaman içinde ortaya çıkmış. Aslında tüm festivallerin benzer amaçlar ve işlevlere sahip olduğunu, bu doğrultuda ortak bir karaktere dayandığını söylemek mümkün. İnsanlar bir araya gelir, mevcut sınırlar ortadan kalkmasa da hafifler, eğlenilir, yenilir, içilir, dans edilir, paylaşılır ve nihayetinde mutlu olunur.

Modern anlamda ilk film festivalinin 1932 yılında Venedik Bienali kapsamında gerçekleştirilen “Venedik Film Festivali” olduğu düşünülürse festivallerin genel tarihçesi içinde film festivallerinin henüz çok yeni olduğu görülecektir. Filmler Avrupa ve Amerika başta olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde gelir getiren, ticari bir ürün halini almaya başlayınca, elbette bu filmlerin sunulacağı bir etkinlik düzenlemek kaçınılmaz olmuştur. Yıllar boyunca sinema festivalleri, filmlerin oyuncu kadrosu, yönetmenleri, yapımcılarının katılımıyla halkın huzurunda seyredildiği, gösterimin ardından halkın beyazperdede izlediği insanları canlı olarak görüp selamladığı, belki birlikte fotoğraf çektirdiği bayramlar, şenlikler olarak eşi bulunmaz bir işlevi yerine getirdiler. Televizyon, internet gibi kitle iletişim araçlarının henüz var olmadığı yıllar boyunca, bir ülkedeki izleyicilerin farklı ülkelerden sinema örneklerine ulaşabildiği ve böylece kültürlerarası iletişime katkı sağlayan bir başka önemli yönü de vardı festivallerin. Sonra her şey yavaş yavaş değişmeye başladı, insanlar farklı ülke sinemalarına televizyon, ev sineması, kablolu yayınlar ve Premium networklar aracılığıyla daha kolay ulaşabilir hale geldiler. İnternetin bir film temin etme ve izleme aracı olarak gelişmesiyle birlikte (burada yasal yollar kastediliyor) her evde, izleyicilerin kendi festival programını oluşturma noktasına varan imkânlar doğdu. Bütün bunların sonucu olarak film festivallerinin biricikliğini ve eski coşkusunu bir ölçüde yitirmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu.

Sinema yapım olanaklarının görece kolaylaşması, kişisel prodüksiyonların yaygınlaşması, ticari dağıtım ağlarının dışında gösterim kanallarının gelişmesiyle paralel olarak film festivallerinin sinemanın üreticileriyle olan ilişkisi de klasik karakterinden sıyrılarak yeni bir boyuta evrilmek durumunda kaldı. Eskiden film stüdyoları, büyük yapımcılar, ulusal sinemalarını dünyaya tanıtmak isteyen devlet kültür kurumlarıyla partnerlik yapan ve sinemanın emrinde bir tür enstrüman olan festivaller, meydana çıkan yeni film üretim alışkanlıkları ve auteur sinemasının gelişimiyle birlikte, farklı türden yeni bir “üretici” ile karşı karşıya geldi. Bu üretici profili, dünyanın tüm festivallerini bir sıçrama tahtası ve kendini ispat alanı olarak gören, festivallere Expo fuarı muamelesi yapan, ürettiği filmlerin sadece yapımcısı değil aynı zamanda yazarı ve yönetmeni de olan cevval insanlarla şekillendi. Ancak festivaller bu yeni üretici profiliyle kurdukları ilişkide dominant taraf olmayı hemencecik beceriverdiler. Sonuçta olan izleyiciye oldu ve dünyadaki birçok film festivalinin gösterim çizelgelerini ilk ve ikinci filmini çeken genç yönetmenler işgal ediverdi. Bu durum film festivallerinin sinemayla kurduğu homojen ilişkinin zedelenmesinin sonucu olarak algılanabilir.

Dünyada durum böyle olur da Türkiye geri kalır mı? Elbette hayır. Türkiye’de film festivallerinin tarihçesine bakıldığında skandallar ve rezaletler tarihi olduğunu söylemek herhalde mümkündür. Burada uzun uzadıya herkesin bildiği tarihten ve festivallerden bahsetmeye gerek duymadan festivallerin sinemacılara ettiğine odaklanalım.

Türkiye’de son yıllarda, yerli olsun, yabancı olsun film festivallerinin kapısının önünde mum gibi dizilmiş bekleşen bir sinemacılar kuşağı doğdu. Bütün çabalar ortaya çıkarılan filmin bir festivalin yarışmalı –ya da yarışmasız– bölümüne kabul edilmesine endekslendi. Artık bazıları için filmlerini sinemalarda gösterime çıkarma gibi bir kaygı bile kalmadı, filmlerinin sadece festivalde gösterilmiş olması tatmin edici bir nihayet olarak kabul görmekte. İki yıl önce tamamladığı filmini uluslararası bir festivale kabul ettiremediği için hâlâ gösterime çıkarmayan ve mecnun gibi festivallerin kapısını aşındırmaya devam eden sinemacıların varlığına tanık olmaktayız. Daha da vahimi, birkaç yıl önce çektiği ve sağda solda ödül aldığı kıçı kırık bir kısa filmi neden hâlâ köşe bucak sakladığı sorulduğunda “filmin festival yolculuğunun henüz bitmediği” türünden cevap veren kısa filmciler görüyoruz. Festivaller bünyesinde konumlanmış film marketi, yapım destek fonu, ortak yapım platformu, prodüksiyon laboratuvarı gibi, sinema sektörüne katkı sunduğunu iddia eden bir sürü oluşumun bunca yıldır bu biçarelerin sırtına binmesi de ayrı bir yazının konusu.

“Festivaller sinema içindir” noktasından “Sinema festivaller içindir” noktasına gelinmesinde en büyük sorumluluğun kime ait olduğunu merak edenler, son yıllarda pek sık dillendirilen, “Türkiye’de film festivalleri, bir yönetmen kuşağı ve eleştirmen kuşağının yetişmesine vesile olmuştur” söylemlerine bakmalıdırlar. Bu Frankenstein hikâyesinde kim kimi yarattı bilinmez ama ortaya çıkan eser pek iç açıcı görünmüyor.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal