Eleştirmenin okurluğu, yazarın eserlerindeki hayatı

Eleştirmenin okurluğu, yazarın eserlerindeki hayatı

Eleştiri üzerine düşünüp yazmanın sıkıntısını karşısındakine yaşatan bir isim Tim Parks. Deneme ve eleştirilerinin satır aralarında, her şeyden önce okur olmanın ağırlığını hissettiren Parks, bunun koşullarını, daha doğrusu imkânlarını ortaya koymaya çalışarak her metninde kendisini geliştirirken yazdıklarına atıflar yapsa da tekrara düşmüyor. 

Parks’ın aynı sularda yüzmesini engelleyen şeylerin başında, farklı kültürlere dair yaptığı karşılaştırmalı okumalar geliyor. Takındığı eleştirel tutum, hem çeşitliliği görmesini hem de otorite sayılanlara karşı şüpheyle yaklaşmasını kolaylaştırıyor. 

Parks’ın bu yaklaşımıyla üslup farklılıklarının ayırdına varıp yazarların hayatları ve eserleri arasında bağlantılar kuruyor. Böylece yazmayı bir ‘iş’, yazarları da üzerinde yükselebileceği bir ‘nesne’ olarak görenlerden hızla uzaklaşıyor. 

Parks, yeni kitabı “Yaşam ve Yapıt”ta yazarları, okurları ve yazar-okur karşılaşmalarını göz önünde bulundurarak eserlerin yaratım sürecini, onu oluşturanların hayatıyla bir arada ele alıyor. Başka bir deyişle hem okuyup anlamaya uğraşıyor hem de eleştirel tutumundan vazgeçmiyor. 

‘Kelime vaizleri’ne eleştiriler

Parks, okuma ve yazma üzerine düşünüp kalem oynatırken yazarları ve eserlerini yan yana koyarak okuma deneyimine dair bir şeyler karalıyor. 

Okuma deneyimi ifadesiyle yalnızca metne odaklanmayı değil, onun yaratıcısının hayat hikâyesini öğrenmeyi ve ruh hâllerini kavramayı da kast eden Parks, genellikle metnin öne çıkarılıp yazarın ötelenmesinin ‘biyografik yanılgıya yol açtığını’ söylüyor ve bunu körükleyen vaizleri eleştiriyor: “Okurlar, yazdığı romanlar aracılığıyla karşılaştığı o kişinin kim olduğunu bilmek ister. Edebiyattaki bu yaşam ve yapıt bağdaşması, şu ya da bu fikrin sadece nereden gelmiş olabileceğinin saptanmasından çok daha karmaşıktır. Bu nedenle eleştirel tutuculuk, hem yazarı hem de okuru tasfiye ederek metne odaklanmıştır. Bu, psikolojinin karmaşasından, öznelcilikten, gevezelik etmekten korunmanın bir yolu olagelmiştir. Üreticisi de tüketicisi de hesaba katılmamış, insanlarla alışverişi dikkate alınmaksızın kendi kendine bir değeri ve özü varmışçasına metnin kutsal bir önemi olduğu varsayılmıştır. Çelişkili bir biçimde ‘nesnel’ ve ‘bilimsel’ yaklaşım, edebiyatı onunla olan aracısız deneyimimizin ötesine yerleştiren, dile getirilmemiş bir mistisizm tarafından desteklenmiştir. Bir vaizler soyu yetişmiştir: Onlar ki yapıta, doğrusunu söylemek gerekirse ‘kelimeye’ vaizlik etmiştir ve hâlâ aramızdalar.” 

Hardy’nin temkinli tavrı 

Diğer deneme ve inceleme metinlerinde olduğu gibi Parks, “Yaşam ve Yapıt”ta da otorite ve geleneklerin çemberinden çıkmaya uğraşarak yazarı ve eserini bir arada ele alıp ikisine yönelik iletişim kanalı açmaya çabalıyor. Bu da bir yapıtı incelemeden evvel onun yazarına dair biyografi ve otobiyografiler okuma alışkanlığının sonucu. 

Parks’ın yaklaşımı, şematikliği aşma yolunda önemli bir adım aynı zamanda; yazarın hangi saiklerle hareket ettiği kadar, okurun metne ve yazara nasıl tepki verdiğini anlama çabası. Kısacası hem yazarın hem de okurun ruh hâlini çözümleme gayreti.

İşte buna bir örnek: “Thomas Hardy’nin bütün romanları, kökenlerinin kısıtlamalarından ve toplumsal geleneklerinden kurtulmaya çalışarak kariyerlerinde ve en önemlisi aşklarında riskler alan karakterler sunar. Dile, korkuya ve cesarete, ataklığa ve korkaklığa, cüretkârlığa ve çekingenliğe göndermelerle dolup taşar. Bilgelik, her daim bir ihtiyatlılık biçimi olarak belirir. Roman romanı takip ettikçe kahramanın özgürlük mücadelesi git gide daha şiddetli hatta gülünç bir şekilde cezalandırılır. Bu nedenle ‘Yalan Bahçesinde Bir Gül: Tess’ ve ‘Adsız Sansız Bir Jude’, yirminci yüzyılda liberal düşünürler tarafından benimsenmiş ve Viktoryen bağnazlığa bir saldırı olarak okunagelmiştir ancak D.H. Lawrence’ın ortaya koyduğu gibi Hardy, karakterlerine karşı kendine sanki kişisel özgürlüğe ulaşmak için her türlü cesur girişimin başarısızlıkla lanetlendiğini kanıtlamak istercesine zar tutar; kendileri ve mücadele ettikleri öznelerdeki cesaret. Romanları cesaretin bir aptal oyunu olduğunu söyler gibidir. Aslında, Hardy’nin yaşamına göz atarsak özgürlük arzusu ve onunla beraber gelen kendini cesur görme ihtiyacı, her zaman felç edici bir teşhir, eleştiri ve toplumsal ret korkusuyla karşıtlık içindedir. Romanlar, Hardy’nin kâğıt üstünde cesur olmasına imkân tanımıştır; bu sırada o, ateist olsa da vaktini kilisede sessizlik içinde geçirir ve durmadan eşine yönelik ihanet planları yaparken gerçek yaşamda bunu asla gerçekleştirmeyerek ihtiyatlı davranmıştır.” 

Kalabalıktan uzaktaki Çehov

Parks’ın ilgilenip incelediği şeylerden biri de yazarların ortaya koyduğu ve okurun buna yönelik tepkileri: Yazarı da en başta bir okur olarak kabul ederken okurun, kendisini yazarın yerine nasıl koyduğu veya koymadığını da yapıtlar üzerinden değerlendiriyor Parks. Bu nedenle Charles Dickens’ın çocukluğunda oynadığı oyunların yapıtlarına nasıl yansıdığını, hatta yön verdiğini incelerken onun sıkıntılı çocukluğunu hatırlatıyor: “Biyografi yazarlarının kaygısı, Dickens okunurken yazarın değer verme, dâhil etme ve dışlama meselelerinde kendini değişmez bir biçimde ve duygusal açıdan son derece bulaşıcı kılmasıdır.” 

Parks, lirik trajedi ve kaba güldürü yazarı Çehov’un anlam üreticiliğini nasıl sarstığından, belirsizliğe yaptığı göndermelerden ve yaşamı istediğimiz gibi tasarlayamayışımızı eserlerinde nasıl işlediğinden bahsediyor. ‘Kalabalıkların yanında olmak isterken asla onların arasında bulunmayı arzulamadı’ dediği Çehov’un, ömrü boyunca bağlılıkla mücadele ettiğini hatırlatan Parks, oyunlarıyla ve öyküleriyle yazarın yaşamı arasındaki bağı buradan kuruyor. 

Sözcüklerin gücüne inanan; şifreli, kırık, malumatla yüklü, şiirsel, oyunlarla bezeli ve Jung’un ifadesiyle ‘şizofrenik bir dil kullanan’ James Joyce’un ciddiden komiğe doğru dümen kıran yapıtlarını irdeleyen Parks, yazarın üslubu ve anlattıklarıyla ailesi, İrlanda kültürü ve ruh hâli arasındaki ilintiye dikkat çekerken kendisiyle ilgili eleştirileri okuduğu sırada, yazılanların içeriğinden çok bu tartışmanın merkezinde bulunmaktan keyif alışını yorumluyor. 

Joyce’un aksine, gerek dost meclislerinde gerek kitap ve mektuplarında yazarlığını sorgulayan Samuel Beckett, kendisine ‘edebî imkânsızlığını’ dert ediyor. Tüm metinlerine bir şekilde sızan bu durumu Parks, entelektüel bir çabanın ötesinde, Beckett’in okur-yazar arasındaki alışverişi önemsemesine bağlıyor ki söz konusu mesele onun hayatını şekillendiriyor. Parks, yorumunu desteklemesi için Mart 1950’de Beckett’in Duthuis’e yazdığı mektuptan bir cümleye yer vermiş: “Hâlâ sanatın sabırla beklememiz için bize ne gibi bir faydası olacağını anlayabilmiş değilim.” 

Beckett’in bu anlama uğraşının bir benzerinin Georges Simenon’da da bulunduğunu fakat onunkinin aile yaşantısından kaynaklanan amansız bir güvence arayışının eserlerine yansımasıyla ilgili olduğunu belirtiyor Parks. 

Yorum-biyografiler

Yazarların yaşamlarının dönüm noktaları ve bunların eserlerini nasıl etkilediğine kafa yoran Parks, satır aralarından, okuyan ve metinler üzerine düşünen gerçek eleştirmenlerin yorumlarından hareketle bazı sonuçlara ulaşmaya çabalıyor: “Romanlar, karakterler ve olaylar nasıl inşa edildi?” ve “Anlatılanlarla yazarın yaşamında olup bitenler arasında nasıl bağ kurulabilir?” gibi iki soruya yanıt arayan Parks’ın metni, kişilerin okuma deneyiminde yer tutan yazarlara ilişkin yorum-biyografilere evriliyor. Az önce isimleri geçenlere ek olarak Mauriel Spark, Philip Roth, J.M. Coetzee, Julian Barnes, Geoff Dyer, Peter Stamm, Haruki Murakami ve Dave Eggers da dâhil oluyor kitaba. 

Parks, edebiyat tarihinin kalburüstü ve yaşayan önemli yazarlarının hayatı ve yapıtlarını incelerken klasik biyografi ya da incelemelerin ötesine geçerek onların yaşamında eserlerinin, eserlerinde ise yaşamlarının izini, psikoloji ve edebiyat ekseninde sürüyor. 

Yazarların aile ilişkilerinden politik tavırlarına, doğup büyüdükleri coğrafyadan savruluşlarına ve âşina olduğu kültürden bir başkasına geçişine kadar pek çok unsura yoğunlaşan Parks, kendisini bir okura, okuru bir yorumcuya ve yazarı da tarihî bir özneye dönüştürerek çoklu bir okuma gerçekleştiriyor.

Yaşam ve Yapıt, Tim Parks, Çeviren: Şakir Özüdoğru, Ayrıntı Yayınları, 288 s.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal