Doktor Moreau mosmor

Doktor Moreau mosmor

İthaki Yayınları’ndan çıkan Doktor Moreau’nun Adası çevirisi de tıpkı Dünyalar Savaşı ve Zaman Makinesi çevirileri gibi yanlış ve eksiklerden geçilmiyor. Doktor Moreau’nun hayvanlara uyguladığı mezalimi çevirmen de kitaba reva görmüş.

Kısa bir süre önce yayımlanan iki yazımda İthaki Yayınları’nca yayımlanan iki H. G. Wells çevirisindeki yanlışları ve eksikleri ortaya koymuştum. 1 Şubat 2021’de yayımlanan “Yanlışlıklar Çevirisi” başlıklı yazıda Dünyalar Savaşı çevirisini, 11 Şubat 2021’de yayımlanan “Ayıplı Mal” başlıklı yazıda da Zaman Makinesi çevirisini ele almıştım.

Bu kez Wells’in yine İthaki’den çıkan Doktor Moreau’nun Adası adlı bilimkurgu romanının çevirisindeki yanlışları, eksikleri ve Türkçe bozukluklarını gözler önüne sermeye çalışacağım.

Doktor Moreau’nun Adası’nın çevirmeni, Dünyalar Savaşı’nı çevirmiş olan Ali Kaftan. Kaftan, insanı zaman zaman isyan ettiren yanlışlıkları, cümle atlamalarını ve Türkçe garabetlerini bu çevirisinde de sürdürmüş.

Anladığım kadarıyla ilk kez 2002’de yayımlanan bu çeviri son olarak Eylül 2020’de basılmış. Demek, burada sergilediğim hatalar, noksanlar ve kusurlar on sekiz yıl boyunca hiç düzeltilmeden sürmüş.

*** 

Giriş

“… some peculiar rats. No specimen was secured of these. So that…”

“… canlı bir şey bulamamışlardı. […] Bu yüzden de…” (İthaki, Eylül 2020, s. 26)

Köşeli ayraç içinde gösterdiğim yerde bir cümle eksik:

“… Üstelik bunlardan tek bir numune bile alınmamıştı…”

***

Giriş

“… latitude 5˚ s. and longitude 105˚ w…”

“… 5˚ güney enlemi ile 105˚ doğu boylamı…” (İthaki, Eylül 2020, s. 26)

Çevirmen yönleri şaşırmış. Yazar “batı” diyor, o “doğu” diye çeviriyor!

***

2. Bölüm

“… Kayıtsızca kaptanın kendi kamarasında üçüncü kez kafayı bulduğunu söyledi…” (İthaki, Eylül 2020, s. 34)

“He told me casually that the captain was three-parts drunk in his own cabin.”

Evet, kaptan çok içiyor, ama “üçüncü kez kafayı bulduğu” falan yok. “Three-parts drunk” bir deyim. “Körkütük sarhoş” anlamına gelir.

***

3. Bölüm

“… He has been hazed ever since he came abroad…”

“… Gemiye bindiği andan beri eşek şakasından başka bir şey görmedi…” (İthaki, Eylül 2020, s. 39)

Burada da kimsenin “eşek şakası” yaptığı falan yok. Adamı “canından bezdirmişler”…

***

3. Bölüm

“… I could see that Montgomery had one of those slow pertinacious tempers that will warm day after day to a white heat and never again cool to forgiveness, and I saw too that this quarrel had been some time growing.”

“… Montgomery’nin çok asabi olduğunu […] görebiliyordum, ayrıca bu kavganın bir süredir büyümekte olduğu da görülebiliyordu.” (İthaki, Eylül 2020, s. 39)

Görüldüğü gibi, cümlenin uzunca bir bölümü (“… Montgomery’nin ucun ucun sinirlenen, günden güne köpürüp sonunda barut kesilen, bir daha da yatışıp bağışlamayan bir yaradılışı olduğunu…”) “çok asabi” diye özetlenip es geçilmiş.

***

4. Bölüm

“… kafesinin köşesinde kapkara bir yığın gibi uzanmıştı. […] Montgomery ortaya birkaç puro çıkardı.” (İthaki, Eylül 2020, s. 42)

Köşeli ayraçla gösterdiğim yerde bir cümle atlanmış:

“… The dogs seemed to be asleep…”

Yani:

“Anlaşılan köpekler uyumuştu…”

***

5. Bölüm

“… tepetaklak suya düşmemek için bütün gücümle kendimi geriye ittim.” (İthaki, Eylül 2020, s. 48)

İnsan “kendini geriye itmez”, iterse başkası iter, insan “kendini geriye atar”…

***

6. Bölüm

“… perhaps sixty or seventy feet above the sea-level…”

“… deniz seviyesinden aşağı yukarı altmış-yetmiş metre yukarıdaki…” (İthaki, Eylül 2020, s. 53)

Ah bu İngilizlerle Amerikalıların kullandıkları uzunluk ölçüleri! Dikkatsiz çevirmeni hep şaşırtırlar… 1 foot = 0,3048 metre. Demek, 60 feet = 18 metre. 70 feet = 21 metre…

***

7. Bölüm

“I could hardly repress a shuddering recoil as he came, bending amiably, and placed the tray before me on the table.”

“O içeri girip tepsiyi önüme, masanın üstüne bıraktığı sırada irkilerek geri çekilme dürtümü zorlukla bastırıp, nezaketle eğildim.” (İthaki, Eylül 2020, s. 60)

Burada, “nezaketle eğilen”, anlatıcı değil, “tepsiyi getirip masanın üstüne bırakan”. Çevirmen İngilizce cümleyi sökememiş. Ayrıca, “geri çekilme dürtüm” de ne demek, nasıl bir Türkçe?

***

7. Bölüm

“He had published some very astonishing facts in connection with the transfusion of blood, and, in addition, was known to be doing valuable work on morbid growths.”

“Kan nakliyle ilgili çok şaşırtıcı birtakım bilgilerin olduğu bir çalışma yayınlamıştı, ayrıca hastalıkların gelişimi hakkında değerli bir çalışma yapmakta olduğu biliniyordu.” (İthaki, Eylül 2020, s. 61)

Burada “habis tümörlerden” ya da “habis urlardan” söz ediliyor. Gelgelelim, “hastalıkların gelişimi” diye çevrilmiş. Ne diyebiliriz ki!

***

8. Bölüm

“I stepped out of the door into the slumberous heat of the late afternoon, and walking past the main entrance—locked again I noticed—turned the corner of the wall.”

“İnsanı mayıştıran o sıcağa adım attım ve ana girişin yanından geçerek duvarın köşesinden döndüm. Ana girişin yine kilitli olduğu da gözümden kaçmadı.” (İthaki, Eylül 2020, s. 66)

Bu cümlede de “late afternoon”, yani “öğleden sonra geç saatlerde” çevirmenin gözünden kaçmış…

***

9. Bölüm

“… eğreltiotu yapraklarının hışırtılarının uzaklarda gittikçe zayıfladığını ve sönüp gittiğini duydum. […] O ortadan kaybolduktan çok sonra bile…” (İthaki, Eylül 2020, s. 68)

Yukarıdaki iki cümle arasında köşeli ayraç içine aldığım yerdeki bir cümle es geçilmiş:

“Every now and then he regarded me with a steadfast stare.”

Yani:

“İkide bir dönüp gözlerini bana dikmişti.”

***

9. Bölüm

“I was anxious not to show the fear that seemed chilling my backbone.”

Omurgamın ürpermesine neden olan korkumu fark etmesini istemiyordum.” (İthaki, Eylül 2020, s. 72)

Ben Türkçede “Omurgam ürperdi” dendiğini duymadım. Duyan varsa beri gelsin! İsterseniz “Ödümün koptuğunu”, isterseniz “Tüylerimin diken diken olduğunu” diyebilirsiniz. Ama kelimesi kelimesine çeviri yapmaya kalkarsanız “Omurgamın ürpermesine” dersiniz…

***

9. Bölüm

“Hiçbir şey göremiyordum, ama yine de etrafta başka bir varlığın bulunduğuna dair hislerim gittikçe artıyordu.” (İthaki, Eylül 2020, s. 74)

Bir Türkçe özensizliği daha! Çevirmenin Türkçe bilmediğine “dair hislerim gittikçe artıyor!”

***

11. Bölüm

“I had even a certain wish to encounter Moreau face to face.”

“Hatta Moreau’yla yüz yüze karşılaşmak gibi belirgin bir isteğim bile vardı.” (İthaki, Eylül 2020, s. 85)

Bu sefer de, Türkçeye “yüz yüze karşılaşmak” gibi “yaratıcı” bir katkıda bulunulmuş! Oysa yazar elbette “Moreau’yla yüz yüze gelmeyi bile ister olmuştum” diyor…

***

11. Bölüm

“I gripped my stick, and stood up facing him.”

“Sopamı kavradım ve yüzüne karşı dikildim.” (İthaki, Eylül 2020, s. 85)

Çevirmen Türkçeye de, okura da zulmetmeyi sürdürüyor.

Oysa cümle gayet basit:

“Sopamı kaptığım gibi karşısına dikildim.”

***

13. Bölüm

“As it is, you have wasted the best part of my day with your confounded imagination.”

Bu kısacık cümlenin bile bir bölümü atlanmış:

“Günümün en önemli kısmını boşa harcattın.” (İthaki, Eylül 2020, s. 104)

Olmadık kuruntularınla günümün en güzel saatlerini berbat ettin” dense mesele kalmayacak…

***

14. Bölüm

Hunter’s cockspur—possibly you have heard of that—flourished on the bull’s neck.”

“Muhtemelen daha önce duymuşsundur; avcıların horoz mahmuzları bir boğanın boynunda yetişir…” (İthaki, Eylül 2020, s. 107)

Hayretler mütemadiyen! Üstüme iyilik sağlık! Güler misin ağlar mısın! Açıkça görüldüğü gibi, ortada “avcılar” falan yok… Ama çevirmen “Hunter’s”ın apostrofunu gözden kaçırınca “Hunters”, yani “Avcılar” oluyor tabii! Hadi, diyelim, çevirmen “Hunter’s”daki apostrofu gözden kaçırmış, ama kurduğu şu saçmasapan cümleden de hiç rahatsız olmamış:

“… avcıların horoz mahmuzları bir boğanın boynunda yetişir…”

Efendim, buradaki “Hunter” 18. yüzyılın ünlü İskoç cerrahı John Hunter. İngiltere’de patolojik anatominin kurucusu olarak kabul edilen Hunter karşılaştırmalı biyoloji, anatomi, fizyoloji ve patoloji alanlarında birçok önemli deney ve inceleme yapmış bir bilim insanı.

Neyse, uzatmayayım. Yazar, “Hunter’ın horoz mahmuzunu boğanın ensesine naklettiğini herhalde duymuşsundur” diyor burada…

***

15. Bölüm

“The island … had a total area, I suppose, of seven or eight square miles.”

“… adanın, sanırım yedi sekiz bin kilometrekare kadar bir yüzölçümü vardı.” (İthaki, Eylül 2020, s. 121)

Çevirmen adanın yüzölçümünü biraz abartmış! “Yedi sekiz milkare”yi “yedi sekiz bin kilometrekare” yapıvermiş. Oysa, 1 milkare=2.59 kilometrekare olduğuna göre kabaca “18-20 kilometrekare kadar” demek yeterli…  

***

16. Bölüm

“’Ollendorffian beggar!’ said Montgomery. ‘You’ll bleed and weep if you don’t look out.’”

“Seni pis dilenci!” dedi Montgomery, “dikkatli olmazsan kanı akıp ağlayacak olan sensin!” (İthaki, Eylül 2020, s. 128)

“Ollendorffian beggar!” nedense “Seni pis dilenci!” diye çevrilmiş. Belli ki, çevirmen, “Yahu, şimdi bu ‘Ollendorffian’ da nereden çıktı!” demiş ve “Seni pis dilenci!” diye geçiştirmiş.

İnsan biraz merak eder…

Heinrich Gottfried Ollendorff, 19. yüzyılda yaşamış bir Alman dilbilgisi uzmanı ve dil eğitmeni. Yaşayan dilleri öğretmek için sözel bir sistem geliştirmiş. Burada, Montgomery, Ollendorff’un büyük ölçüde tekrara dayalı derslerine gönderme yaparak, Satir Adam’ın sözcük tekrarlamalarıyla alay ediyor: “Seni Ollendorff’un fırlaması!”

Gel gör ki, çevirmenimiz bütün bunlardan habersiz…

***

19. Bölüm

“You’re a solemn prig, Prendick, a silly ass!”

“Sen vakur bir domuzsun, Prendick, budalanın tekisin!” (İthaki, Eylül 2020, s. 157)

Çevirmen harikalar yaratmayı sürdürüyor! “Ukala” anlamına gelen “prig”i “pig” diye okumuş ve “vakur bir domuz”u yapıştırıvermiş. İnsan “Vakur bir domuz” da ne demek diye biraz düşünür.

***

19. Bölüm

“Presently I heard Montgomery’s remote voice shouting, ‘Right turn!’…”

“Bir süre sonra Montgomery’nin bağıran sesini duydum, ‘Sağa dön!’…” (İthaki, Eylül 2020, s. 158)

İngilizceyi bir an için bir yana bırakalım. Siz Türkçede “bağıran ses” diye bir şey duydunuz mu? “Bağıran sesimle” bir of çeksem karşıki dağlar yıkılacak!..

Aslında cümle çok basit:

“Çok geçmeden Montgomery’nin uzaktan, ‘Sağa dön!’ diye bağırdığını duydum…”

***

20. Bölüm

“… his stumpy hands clenched and held close by his side.”

“… O tıknaz ellerini yumruk yapmış, bacaklarına yapışık tutuyordu.” (İthaki, Ağustos 2012, s. 139)

 “Tıknaz el” olur mu? “Stumpy”, evet, “tıknaz” ya da “bodur” anlamına da gelir, şişmanca ve kısa boylu birine “tıknaz” deriz; ama “stumpy”nin “güdük” diye bir anlamı da var. Ele “tıknaz” ya da “bodur” diyemeyeceğimize göre, “güdük” demek herhalde en doğrusu…

***

21. Bölüm

“Then I followed and stood up, almost in the exact spot where I had been when I had heard  Moreau and his staghound pursuing me. But now it was night…”

“Sonra ben de onun ardından çıktım. […] Geceydi…” (İthaki, Eylül 2020, s. 175)

Burada da cümlenin uzunca bir bölümü kalk gidelim edilmiş. Tamamının Türkçesi şöyle:

“Ardından ben de dışarıya çıktım ve nerdeyse tam Moreau ile sürek avı tazısının peşimden geldiklerini duyduğum zaman bulunduğum yerde durdum. Ama bu kez geceydi…”

***

21. Bölüm

“I found an thousand difficulties. I am an extremely unhandy man—my schooling was over before the days of Slöyd—…”

“Binbir güçlükle karşılaştım. Aşırı derecede beceriksiz bir adamımdır —okul günlerim Slojd’un zamanından önce sona ermişti—…” (İthaki, Eylül 2020, s. 184)

Burada, eğer eğitim tarihi konusunda engin bilgilerle donatılmış değilseniz, doğal olarak “Slojd”un ne olduğunu anlayamazsınız. Kaldı ki çevirmenin anlamış olduğundan da emin değilim. Bana sorarsanız, böyle durumlarda merak ederek bir kaynağa bakıp öğrenmenizde ve açıklayıcı bir not düşmenizde yarar vardır. Bence çevirmen de böyle yapmalıydı.

“Slöjd” ya da “sloyd”, 19. yüzyılda el sanatlarının, özellikle de tahta oymacılığının ve âlet kullanmanın öğretildiği bir eğitim uygulaması. 1865’te Finlandiya’da Uno Cygnaeus tarafından başlatılmış. Daha sonra İsveç’te ve Norveç’te geliştirilmiş ve başka ülkelere de yayılmış.  

***

21. Bölüm

“I turned my back upon them, struck the lug, and began paddling out to sea.”

“Onlara arkamı döndüm, küreği kaptım ve denize doğru kürek çekerek açılmaya başladım.” (İthaki, Eylül 2020, s. 186)

Burada yazarın “lug” dediği, “yelken” anlamına gelen “lugsail”in kısaltılmışı. Yani “küreğim kaptım” demiyor, “yelkeni açtım” diyor: Prendick, yelkeni açmış, küreklere asılarak açılmaya başlamış…

***

22. Bölüm

“I would go out into the streets to fight with my delusion, and prowling women would mew after me, furtive craving men glance jealously at me…”

“Kuruntularımla mücadele etmek için sokaklara çıkıyordum, ortalıkta gezinen kadınlar ardımdan miyavlıyor; sinsi dilenciler kıskançlıkla bana bakıyor…” (İthaki, Eylül 2020, s. 189)

Şimdi, bu “sinsi dilenciler” de nereden çıktı? İngilizce metne göz atınca kolayca kestirebileceğiniz gibi “sinsi dilenciler” falan yok…

Prendick, Doktor Moreau’nun adasında tanık olduğu dehşetengiz olaylardan sonra Londra’ya dönmüş; ama adada sakatlanan, kesilip biçilen, işkence edilen hayvanlar ve insanlar gözünün önünden gitmiyor; sanrılarını savuşturmak için kendini sokaklara atıyor, ama çevresinde hep o yaratıkları görmekten kurtulamıyor. “Sinsi sinsi dolaşırken arkasından miyavlayan kadınlar” var; ona “kıskanç bakışlar fırlatan ürkek erkekler” var; ama “sinsi dilenciler” yok…

***

Aynı çevirinin yine İthaki’den çıkan Ağustos 2012 basımının sonunda çevirmenin notları yer alıyor; neyse ki yeni basımda bu notlara yer verilmemiş. Neden derseniz: O notlardan birinde, İngiliz biyoloji bilgini T. H. Huxley’nin, Cesur Yeni Dünya’nın yazarı Aldous Huxley’nin “babası” olduğu söyleniyor. Oysa T. H. Huxley, Aldous Huxley’nin dedesi olur…

***

Bu üçüncü yazıyla birlikte Wells’in Dünyalar Savaşı, Zaman Makinesi ve Doktor Moreau’nun Adası adlı yapıtlarının İthaki’den çıkan çevirilerinin hal-i pür-melalini sanırım ortaya koymuş oldum. Üstelik, hiç abartmıyorum, bu yazılarda değindiklerim tüm yanlış ve eksiklerin yalnızca bir bölümü. Gerisini de artık İthaki’nin yöneticileri bir zahmet kendileri bulsunlar ve benim bu üç yazıda belirttiklerimden de yararlanarak söküklerini diksinler… 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal