Diyarbakır 5 Nolu’nun ölümcül kimliklileri

Diyarbakır 5 Nolu’nun ölümcül kimliklileri

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden 36 yıl geçmiş. Toplumun hafızasında ve hayatında o denli derin izler bırakmış ki; hâlâ 12 Eylül, darbe ve darbenin yarattığı tahribatın izleri konuşuluyor. Hatta darbenin derinleştirdiği sorunların çözümünün “yol haritaları” toplumun gündemini oluşturuyor. Kürt Meselesi bunların her daim en başta geleni elbette…

Nedense 12 Eylül ve Kürde ait yaşanmışlıklar söz konusu olduğunda Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’ni düşünürüm. Cezaevini düşünürken de oranın komutanı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ı anımsarım. Komutan’dı, çünkü kendisini öyle adlandırmaktan hoşlanan ve bunun yanına da kelimenin tam anlamıyla sadistliği eklemleyen biriydi. “Sizi yola getireceğim. Hafızanızı silip, sizi, en yakınlarınızın bile tanıyamayacağı yeni kişiliklere büründüreceğim” ilkesiyle yola çıkmış bir zalimdi Yüzbaşı Esat…

Otuz yıl öncesinin yıllarında Amin Maalouf henüz “Ölümcül Kimlikler” kitabını yazmamış. Dolayısıyla Esat da yazılmamış o kitabı tabii ki henüz okumamıştı. Maalouf, “Ölümcül Kimlikler”de; kimliğin “birçok unsurdan oluştuğundan” söz ediyordu. Ve bu unsurların kişiden kişiye farklılıklar gösterebileceğini anlatıyordu. Irk, dil, din, kültür, gelenek, görenek, yaşam tarzı gibi bir dolu unsurun kimliği belirlediğini; bunlardan birinin ya da birkaçının insanın hafızasından, ruhundan, bedeninden sökülüp “alınması” ile aslında kaybolanın insanın kişiliği olacağını yazıyordu.

Dolayısıyla Maalouf’dan müsemma bir kısa kimlik tarifi yaptığımızda Kimlik dediğimiz mevzunun insanı aslında “başka hiç kimseye benzemez yapan özellik” olduğu ortaya çıkmış oluyordu…

dbakir2

İnanmamak, önemsememek

Hasan Cemal’in kült kitabı “Kürtler”in ilk 38 sayfasının sahibi Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın eski yönetim kurulu başkanı rahmetli Felat Cemiloğlu, PKK’ye para yardımı yapmaktan 1980’li yılların başında Diyarbakır 5 Noluya düşmüştü, muhasebecisi Bedii Tan ile birlikte. (Siyasetçi Altan Tan’ın babası.) Bedii Bey, Esat Oktay Yıldıran’ın işkenceleri sonucu hapse atıldığının hemen ertesinde işkencelere dayanamayarak ölmüştü. Felat Cemiloğlu ise çıktığında bütün dişlerini çektirip yerine takma diş yaptırmıştı. “Bana dışkı yedirdiler. Ancak dökülenlerle birlikte sağlamlarını da söktürüp yerine takma diş yaptırarak ağzımdaki pisliğin yarattığından kurtulabilirdim. Aslında içerde birçoğumuza aynı zulmü reva gördüler de ben çıkıp bunu anlattım. Ve dışkı yedirme olayı benim şahsımda ifşa oldu işte” deyivermişti. Çıktıktan epeyce bir süre sonra 90’lı yıllarda birlikte bir dostun yakınının vefatı nedeniyle taziye evinde otururken Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi konusu gündeme geldiğinde, cemaate hitaben yüksek sesle şunları paylaşmıştı Felat Bey: “Çıktığımda eğer yaşım 30’lar civarında olsaydı samimi olarak ifade ediyorum o işkencelerden sonra dağa çıkardım.”

İşte, nedense toplum olarak öyle bir hale geldik ki; en büyük felaketin yaşanan travmaları kanıksamak olduğu noktasına gelip takıldık. Bugün Diyarbakır 5 Noluda yaşananları herhangi bir psikologa birinin anlatması söz konusu olduğunda, en basitinden “o acıları yaşayan birinin çıktığında delirmemişse eğer ciddi sosyal sorunları olabileceğini ve ruhen tedavi edilmesi, rehabilitasyona tabi tutulması” gerektiğini ifade ederler.

O günlerin her Diyarbakır 5 Noludan çıkmış biriyle bir şekilde karşılaştığımda, buluştuğumda, sohbet ettiğimde sadece gözlerine bakarım. O gözlerde o günleri yaşanmışlığın hüznünü, acısını görür/görmek isterim.

Bir kez daha bu vesileyle yazıyor olmamın hiçbir sakıncası yok. Anlatılan yıllarda Aziz Nesin Diyarbakır’a gelmişti. Bir vesileyle Diyarbakır 5 Noluda yatıp çıkmış kimi arkadaşlarla da görüşmüş ve onları dinlemişti. Sonunda da “Ya hu çocuklar, ben bir mizah yazarı olarak hayal gücümün çok iyi olduğunu sanırdım. Siz Kürtlerin hayal gücü benden de fazlaymış” diyerek 5 No’lu yaşanmışlık anlatılarına inanmakta zorlanmıştı.

Evet! İnanmamak! Sanırım adı Kürt Sorunu olan ve 12 Eylül’le daha da derinleşen sorunun bırakın entelektüel camiayı, sıradan Türk insanının algısında da “inançsızlığa” denk düştüğünü bilmem ifade etmeye gerek var mı? Ve tabii ki kanıksayıp “önemsememek!” Dünyanın herhangi bir köşesindeki sıkıntıyı kendi sıkıntımız gibi düşünür sahip çıkıp destek olur hatta yaşatanları protesto ederken yanı başımızdaki sorunu önemsememek!

İşte sanırım bugün bütün bir Cumhuriyet döneminin 90 küsur yılı boyunca kucağında büyüterek bugünlere getirdiği, 12 Eylül darbesinin de en kaba tabiriyle derinleştirdiği bir sorunla; Kürt Sorunuyla karşı karşıyayız. Sorunun bugün artık uluslararasılaşan devasa boyutuyla, iç politikada parlamento muhalefetiyle, “ilkel milliyetçi” bir anlayışla gündelik politikaya kurban etmeye gayret eden aktörlerle uğraşmaya çalışırken; siyasal iktidarın da “canına minnet” kabilinden savaşkan, ret ve inkârcı argümanlarına kurban oluyoruz.dbakir3

Okul yapılırsa…

Esat Oktay’ı anımsıyorum dedim ya! Yapı olarak ölümler birçok insan tekini üzer. İtiraf edeyim ki, anılan 80’li yıllarda Diyarbakır 5 Noluda Yüzbaşı Esat o denli bir “Korku Krallığı” yaratmıştı ki, Diyarbakır sokaklarında bile fısıltı halinde, kapı aralarında insanlar Yüzbaşı Esat’ın “içerdeki” zulümlerini, insanlık onurunu hiçe sayan işkencelerini konuşuyorlardı. Bu nedenle yıllar sonra bir akşam vakti radyo haberlerinde İstanbul’da bir halk otobüsünde 5 No’lunun “eski patronu” Esat Oktay Yıldıran’ın vurularak öldürüldüğünü duyduğumda hiç üzülmemiştim. “İşte bu kadar, yaptığı onca zulmün belasını buldu” deyivermiştim.

Yıllar sonra yeniden 5 Nolu gündeme gelirken, cezaevinin basına verilen demeçlerle “okul” yapılmak istendiğinden kamuoyu haberdar oldu.

İşin doğrusu büyük acıların yaşandığı, en az 50 insanın çeşitli şekillerde öldürüldüğü, işkencenin bütün yöntemlerinin “kurallı olarak” uygulandığı, dünyanın en kötü on hapishanesi arasında sayıldığı bir hapishaneden okul yapmak herhalde ancak bizim tuhaf ülkemizde dile getirilmiş oluyordu.

Oysa dünyada bu tür dönemsel tanıklıkların yaşandığı ve tarih yazılırken bu türden mekânlar üzerinden yeniden bir tarih yazıcılığının dikkate alındığı çok çarpıcı örnekler vardır. Mesela Nazi Almanya’sındaki Yahudi katliamı için çok çarpıcı bir örnek olan Auschwitz kampı bugün artık devlet müzesidir. Yine bu tür katliamlara, acılara tanıklık eden çok değişik müzeler dünyanın değişik ülkelerinde vardır ki; oraları dolaştığınızda o günleri sanki yeniden yaşıyor gibi olursunuz.

İşte 5 Nolu böyle bir yerdi. 40 koğuşu ve 80 hücresi ile uygulamalı bir işkence, ölüm ve yok etme merkeziydi. Kürt halkının siyasetçilerine, entelektüellerine, bir halka “ders” olsun diye aklın hayalin almayacağı acılar yaşatılmış bir merkezdi.

Bugün ifade etmek gerekiyor ki; koca bir ülkeye zulmüyle abad olmuş bir dönem olan 12 Eylül’ün Kürde değen yüzü benim cephemden Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’dir. Kürt, ateşin ve ihanetin içinden o zindan koşullarında adeta yeniden doğmuştur.

İki açıdan bundan neredeyse otuz sene önce “okul” olarak “uygulamaya” tabi tutulmuş 5 Nolu. Bunlardan biri başarısızlığa uğramış, diğeriyse Kürdün haklı talepkârlığını bugünlere taşımıştır.

Yüzbaşı Esat “Burası bir okuldur. Sizler de öğrencilerim. Sizleri adam edeceğim” diyordu 80’li yılların zindanında. Esat, bütün zalimliğine rağmen 5 Noluyu reddin, inkârın, imhanın ve asimilasyonun okulu yapamadı.

dbakir4

İbreti alem olsun diye 

Amin Maalouf’un tabiri ile yaratılmak istenen tekçi ve “ölümcül kimlik” tutsaklar tarafından fark edildi. Kimliksel aidiyetler “Kürt kimliği” üzerinden yeniden var edildi. Siyasi tutsaklar; aidiyetlerinin her birinin kendilerini çok sayıda başka başka insanlara bağlılık yarattığını bildiler. Bu bilgi üzerinden kimliklerini işkenceye, zora, zulme karşı direnerek korudular.

Bir nevi “Ölümcül Kimlikler” dayatmasına karşı “Ölümsüz Kimlikler” yaratmayı Beş Nolu zindan koşullarında başardılar. 

O zindanda o acıları yaşayan Kürt siyasetçileri orayı daha o yıllarda “okul” yaptılar. Ve bugün bütün acılara, kayıplara, felaketlere karşın Kürt Sorunu mevcut haliyle “çözüm” sürecini zorluyorsa işte o yıllardaki Diyarbakır 5 Noluda oluşan “okulluların”, bir başka tabirle “telebelerin” (talebe) kararlılığının semeresidir.

Bu sebepten bugün orayı yeniden ve tersten zaman zaman dillendirilerek üstü örtülü bir manipülasyonla “devletin resmi okulu” haline getirmek için gayret göstermek, tek kelimeyle o yılları ruhunda ve bedeninde yaşamış, bugün aramızda olan ya da olmayan şahsiyetlerin kişiliğine hakarettir.

Doğrusu Aslı Erdoğan’ın tutukluluğunun onuncu gününde ‘bir yazar tutsak için neler yazabilirim’i düşünürken tarih konuşsun istedim. Size bütün boyutlarıyla Aslı Erdoğan gibi ünü dünyaya yayılmış bir yazarı mahpushaneye tıkmanın garip ve tuhaf hali üzerinden bir şeyler yazmaktan çok daha etkisi olur diye düşündüm.

Belki de bugünü tartışırken kulak vermek de gerek o yılların eski tutsak tanıklarına! Her bir koğuşunda ve hücresinde ayrı tanıklıkların bugünlere taşındığı bir “hak, hukuk, insaniyet ve yüzleşme müzesi” olsun diye, Diyarbakır 5 Nolu tasarlanırken! İbret-i alem için dünyaya teşhir edilmeli 5 Nolu, derken!

Hatta belki özür ve telafi mantığı ile Kürt cephesinde 12 Eylül’ün yüz karası böylece hal yoluna girer, demeyi düşünürken!

Aslı Erdoğan ve diğer bütün yazar gazeteci tutsaklara reva görülen insan onurunu utandıracak zalimliklere bir kez daha “hayır” demek gerekirken…

28.Ağustos.2016 Diyarbekir

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal