Dijital totalitarizmin kıskacında

Dijital totalitarizmin kıskacında

Siyasetçilerin büyük çoğunluğu, iktidarı ele geçirip koltukta uzun süre kalmayı mutlak amaç hâline getirirken âdeta bir tüketici gibi gördüğü ve oy devşirdiği kitlenin politize olmasına izin vermeyen sistemin devamını istiyor.

Kitleleştirilen kişilerin özgürlüğü sınırlı, suskunluğu sonsuz, homurtusu güçlüyken performansı her şeyin üstünde konumlandırılmış durumda. Bunlara, eğilip bükülen gerçeği ve yalanı yaşamın her ânına zerk eden politik figürlerin köleleştirici, baskıcı, girişimci ve eleştiriye pek hoş gözle bakmayan dünya görüşleri de eklenince Byung-Chul Han’ın, yurttaş özgürlüğünün yerini aldığını söylediği ‘tüketici edilgenliği’ ortaya çıkıyor.

Han, “Psikopolitika” isimli kitabında özne yerine tüketiciyi yeğleyen, kendisini iktidarda tutacak bir kitle arzulayan siyasetçilerin birer ‘tedarikçiye’ nasıl dönüştüğünü anlatırken ayaklarımızın altından enikonu kayıp giden benliği hatırlatıyor.

‘Kaygan ve akıllı’ neoliberal iktidar

Han’ın ‘dijital panoptikon’ dediği, kişinin kendisini özgür ve ‘bilgiye’ sınırsızca erişilebileceğini sandığı alanda benlik, artık özne değil, sürekli yenilenen, hatta geliştirilen bir proje şeklinde görülüyor. Han’a göre bu, boyun eğmenin ve tabi olmanın bir başka şekli.

İçinde ‘yapmalısın’ yönlendirmesini barındıran ‘yapabilirsin’ ifadesi, sürecin popüler sloganı. Bu, kişiyi bir performans ‘öznesine’ dönüştürüp çalışmayı, ‘bilmeyi’ ve yaşıyor gibi yapmayı kutsallaştıran bir kölelik düsturu hâline geliyor.

Han, başkalarıyla amaca yönelik ve pragmatik ilişki kuran neoliberal ‘özne’yi yani siyasetçilerin kendisini oy deposu olarak algıladığı psikopolitika nesnesini tarif ediyor: “Neoliberalizm bizzat özgürlüğü sömürmeye yarayan çok verimli, hatta zekice bir sistemdir. Heyecan, oyun ve iletişim gibi özgürlüğün pratiğine ve dışavurum biçimlerine ait ne varsa sömürülür. İnsanı iradesine karşı sömürmek verimli olmaz. Yabancı bir gücün sömürüsü fazla kazanç sağlamaz. Ancak özgürlüğün sömürülüşü sayesinde maksimum kazanca ulaşılır.”

Han, sermayenin çoğalıp sistemin işlemesi için rekabet etmek zorunda olan ‘özgür’ bireyleri hatırlatırken kişinin sınırsızmış gibi duran serbestliğinin, enikonu vahşileşen sermayeden başka bir sonuç doğurmadığı notunu düşüyor. İşte tam da bu nedenle köle-efendi diyalektiğini ve sınıf çelişkisini anımsamak gerek. Yazarın deyişiyle sermayeye çalışan ve herhangi bir başarısızlık durumunda sistemin oyuna gelerek kendisine öfkelenen kişi, psikopolitika çağına uygun şekilde hareket etmeye koşullandırılıp ileride kullanılmak veya tercihleri doğrultusunda yönlendirilmek için ‘şahsın ve özgür iradenin sonunu ilan eden’ Büyük Veri’nin bir parçasına dönüşüyor.

Dilinden düşürmediği özgürlüğe aslında hayır diyen, iradeyi kıran, kısıtlayıcı ve belli bir noktaya kadar hoşgörülü olan; Han’ın deyişiyle ‘kaygan ve akıllı’ neoliberal iktidar, formel disiplini reddederken yarattığı bağımlılıkla boyun eğdirdiği kişide özgürmüş hissi uyandırıp onu ayartıyor: Sunulanlardan birini seçme özgürlüğü olarak kendisini pazarlarken tüketime ve beğenmeye kapı açıp zihnimizi okuyan ‘dost’ iktidar, Han’ın deyişiyle ‘insanların kendi iradeleriyle kendisini düzene sokmasını ve optimize etmesini bekliyor ve böylece üstesinden gelmesi gereken bir dirençle karşılaşmıyor.’

‘Veri’ye ve ‘enformasyon’a dönüşen hayat

Akışa karşı gelmenin engellendiği, zihnin usul usul zapt edildiği ve psikopolitikanın bir tür işletim sistemi hâline geldiği bu süreçte Han’ın deyişiyle iktidar, ‘nüfusu özenle yönetilecek bir üretim ve üreme yığını olarak görüyor.’ Neoliberal performans öznesi, söz konusu ortamda bir girişimci olarak ‘kendini gönüllü ve tutkulu şekilde sömürüyor.’ Sonra gelsin kişisel gelişim pazarı, yaşam koçları, verimlilik artırıcı hafta sonu toplantıları, atölye çalışmaları, yoga ve pilates seansları…

İşlevsel her zayıflık ve zihinsel her tıkanma, verimlilik ve performans için tedavi edilmelidir ki sistem rayından çıkmasın! Bahsi geçen ‘tedavi’, neoliberal yeniden şekillendirme anlamına gelir: “Ruhu ayartır, ona karşı gelmek yerine eşlik eder. Arzularını, ihtiyaçlarını, isteklerini ‘silmek’ yerine not alır. Davranışları engellemek yerine öngörüler sayesinde onları önceden tahmin eder, hatta başlatır. Neoliberal psikopolitika, baskı altına almak yerine hoşa gitmeye, tatmin etmeye çalışan akıllı politikadır.”

Han’a göre yeni bir inanca dönüşüp dijital Dadaizm hâlini alan Dataizm, bilgi ve veriyi şeffaflaştırırken öznelliği ve özgürlüğü sömürülen kişi de dâhil, her şey ‘veri ve enformasyon olabilir’ şiarıyla ‘dijital totalitarizm’e kapı aralar. Bu eylem, sayıların ve verilerin mutlaklaştırılıp fetişleştirilmesine kadar ilerletilir. Ardından, kendisini sayılar üzerinden tanıyıp bilmeye çalışan ‘niceliksel benliğe’ varılır.

Niceliksel benlik, neoliberal iktidarın psikopolitikasında önemli bir parça hatta temel araç olan Büyük Veri’nin, alışkanlıkları kaydetmesini ve iz sürmesini sağlar. Han, buna ‘dijital toplu hafızadaki mahkûmiyet’ diyor. Büyük Veri’nin ve niceliksel benliğin, 2016’daki ABD başkanlık seçimlerinin sonucunu nasıl etkilediğini hatırlayalım.

Büyük Veri’nin ve niceliksel benliğin, bilgi ve bilgi olmayan yığını içinde konumlandığı bu dönem, Han’a göre ‘geleceğe kör’ ve ‘akıldan yoksun’ bir çağa denk geliyor. Günümüzün neoliberal psikopolitikası da oradan besleniyor: “Neoliberal psikopolitika, psikolojik programlama ve yönlendirme aracılığıyla hâkim olan sisteme sabitlik ve süreklilik kazandıran bir tahakküm tekniğidir. Bu nedenledir ki özgürlük pratiği olarak yaşam sanatı, psikolojiden kurtarma ve arındırma biçimini almak zorundadır.”

“Psikopolitika”, Byung-Chul Han, Çeviren: Haluk Barışcan, Metis Yayınları, 98 s.   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal