Dêrsim’in dêr’i* ya da Keşiş’in Torunları

Dêrsim’in dêr’i* ya da Keşiş’in Torunları

Kimi kitaplar vardır ki, sıradan bir günde değil de, anlamlı ve kitaba dair bir günde üzerine konuşulması veya yazılmaya gerek duyulması daha kıymetli olur.

Bu sebeple okumasını neredeyse üç ay evvel yaptığım “Keşiş’in Torunları” kitabının yazısının yazmak 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın 101. yılına denk düştü.

Kürtçede “haydar” diye bir kelime var. Ama bu “haydar” sizin Türkçede bildiğiniz hatta isim olarak kullanılan Haydar değil, onunla hiç alakası yok. Kürtçenin “haydar”ının Türkçedeki karşılığı haberdar olmak, bilgilenmek anlamına gelir.

Yazıya oturduğumda Mıgırdiç Margosyan’ın dayısı Xaço’nun Amerika’nın New Jersey eyaletinde yaşadığı hikâye aklıma geldi. Apê Xaço, New Jersey’e oğlunun yanına gidince, birkaç gün sonra tutturmuş evin önündeki bir avuç kadar bahçede domates, biber şitili (fidesi) ekeceğim diye! Ev halkı olmaz filan diye ısrar etseler de, Xaço dayıya laf anlatamamışlar “Ev bizim değil mi ya hu! İstediğimizi ekeriz, kime ne” demiş.

Çare yok, rahat bırakmışlar. Sabahları bahçeyle uğraşadururken Apê Xaço, sabah sporuna çıkan ve evin önünden geçenler tarafından “Hay…” diyerek selamlanıyormuş. Akşam olunca oğlu eve geldiğinde Xaço ona “Evin önünden gelip geçenler benim hay/Ermeni olduğumu nerden biliyorlar” diye sormuş. Niye demiş oğlu. “Ne bileyim her geçen ‘hay’ diyor, ben de onlara ‘hay, hay’ diyerek el sallıyorum. Gülüyorlar. Burada meğerse ne kadar çok hay varmış!” “Ya hu baba” demiş oğlan, “o hay senin bildiğin hay değil, merhaba demektir”.

Adaletle buluşmamış hakikat

Şimdi bizimki de o mesele: Kürtçedeki “haydar”ın haberdar olmaklığından mütevellit hadi gelin Ermenilerden hay-dar / haberdar olalım, çünkü sahiden buna ihtiyaç var. Çünkü o kadar çok üzeri kalın kül tabakasıyla örtülü gerçeklikler var ki!

Hani bunca hakikat ve yüzleşme mevzusunun peşine düşüyoruz ya… Hakikat dediğiniz ne ki! Hakikat elbette üzerinde uğraşıldığında, orta yere olanca çıplaklığıyla serilir. Serilir serilmesine ya! Peki ya adalet? Adaleti ve adalet peşinde koşmayı, hatta adil olmanın mücadelesini vermeyi nereye oturtacağız? Adaletle buluşmamış hakikatin kime/kimlere ne faydası olacak ki!

Bu sebeple son yıllarda bu “tuhaf ülke”nin kara delikleriyle bir bir yüzleşen kitaplarından biriyle daha hemhal olmanın vaktidir. “Keşiş’in Torunları”** kitabı “Dersimli Ermeniler” alt başlığını taşıyor. Dêrsim Alevilerince adı çok haklı olarak konulan Dêrsim tertelesinde Xozat’a bağlı Halvori, Vank ve Zimek köylerinde yaşayan Keşiş ailesinin öyküsünü ikinci, üçüncü kuşak bireylerden yola çıkarak ve sözlü tarih yöntemini kullanarak Kâzım Gündoğan kitaplaştırmış.

Daha önce Nezahat Gündoğan ile birlikte “Dêrsim’in Kayıp Kızları” kitabı ve “İki Tutam Saç” ve “Hay Way Zaman” belgesellerinden tanıdığım hatta kitabı hakkında yazdığım Kâzım Gündoğan’ın “Keşiş’in Torunları”nda anlattığı Ermeniler; bir zamanlar sahipleri arasında oldukları kadim topraklarda önce 1895 kırım ve yangınlarında, sonra 1915 soykırımında, en sonra da felaketten kurtulabilenler açısından, sadece mallarından, mülklerinden değil, dillerinden, dinlerinden, kültürlerinden, kimliklerinden de olup sürgünlere uğruyorlar. Bir başka kimliğe eviriliyorlar.

Evet, belki kimilerinin hayatları kurtulmuş oluyor ama neler pahasına! İşte, asıl adı Aslıhan Kiremitçiyan olan Dêrsim Ermenisinin Fatma Yavuz’a dönüşüm hikâyesi, “Keşiş’in Torunları” kitabının ana çıkış noktası hatta çatısı haline dönüşüyor.

Dersin Ermenileri ve Aleviler

“Keşiş’in Torunları”nı okurken yıllar evvel Türk Tarih Kurumu eski başkanı Yusuf Halaçoğlu’na cevap olsun diye Türkiye Ermenileri Patriği Aram Ateşyan’ın bir gazeteye verdiği demeçteki sözlerini anımsadım. Ateşyan diyordu ki; “Dêrsim Alevilerinin çoğu Ermeni Kırımı sonrası kırımdan kurtulmak için Alevi kimliği içinde kendine yer açmış Ermenilerdir”.

Doğrusu “Keşiş’in Torunları”, öncesinde Dêrsim coğrafyasının Alevi sakinlerinin Ermenileri koruma ve kurtarmada hayli çaba gösterdikleriyle ilgili çeşitli kaynaklardan okuduklarımı bir kez daha teyit etmiş oldu.

Kâzım Gündoğan önceki çalışmalarında olduğu gibi hayli zor bir işe, adeta imkânsıza soyunmuş; kayıtların tozlu sayfaları arasında yitip giden, sadece silik belleklerde kalan bir Ermeni topluluk Keşiş ailesinin fertlerini Isparta, İzmir, Dêrsim, Bolu, İstanbul, Almanya ve Fransa’da bulunarak onlarla görüşmeler yapılmış. ‘38 öncesi yaşamları 1915’e varıncaya kadar, Dêrsim tertelesi süreci, sürgünler ve mecburi iskân dönemleri! Ermenilikten/Hıristiyanlıktan koparılıp Türk, İslam, Alevi kimliklerine evirilme süreçlerine dair neyi/neleri hatırlıyorlarsa ve yaşama neresinden tutunuyorlarsa görsel ve yazılı tarih belgelerine dönüştürmüş Kâzım Gündoğan…

Yıllar evvel Dêrsim’in saygın ailelerinden bir arkadaşla konuşurken bana demişti ki: “Bizler çocuklarımızın aklı kesmeye başladıktan sonra 38’i anlayacakları dille anlatırız çocuklarımıza. Geçmişte halkımızın başına ne işler gelmiş/getirilmiş bilsinler, unutmasınlar diye.”

İşin evveliyatının Dêrsim 38’in de hayli ötesine gittiğini hatta 1915 soykırımı öncesinde de Dêrsim coğrafyasında 3500 yıldır Ermenilerin yaşıyor olduğunun vurgusunu da yapmış Gündoğan…

“Keşişin Torunları”, “birinci kitap” demiş Kâzım Gündoğan, demek ki devamı gelecek.

Madem Türkçede “haberdar olmak” anlamına gelen Kürtçedeki “haydar” kelimesini hatırlattık yazının girizgâhında… 1915’de feleğin çemberinden geçip de bugünlere gelebilme şansını yakalamış “Keşiş’in Torunları” ve diğerlerine Margosyan”ın dayısına dedikleri gibi “Hay” diyelim de bir daha bu acılar yaşanmasın…

* Dêr: Kürtçede kilise demektir.

** Kâzım Gündoğan, Keşiş’in Torunları, Ayrıntı Yayınları, 2016, İstanbul…

24 Nisan 2016 / Diyarbekir

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal