‘Daha hükümet kurulmamış, şimdi şiirin sırası mı?’

‘Daha hükümet kurulmamış, şimdi şiirin sırası mı?’

Şair yönüyle anılan Melih Cevdet Anday (1915-2002), aynı zamanda deneme ustasıydı. Anday, 1950’lerin sonunda Tercüman, İkdam, 1960’lardan itibaren Cumhuriyet gibi gazetelerde, dergilerde yayımlanan denemeler kaleme aldı. Bu yazılarında kimi kez günlük siyasetten söz ediyor; kimi zaman da edebiyat, sanat ve kültürün kalıcı sorunlarıyla ilgileniyordu.

Bu yıl 100. yaşını kutladığımız Melih Cevdet Anday’ın denemeleri, öncesinde de farklı kitaplarda toplantı. Ancak ilk kez tematik bir seyir izlenerek kitaplaştırılıyor. Bu serinin ilk kitabı olan “Şiir Yaşantısı”nda şiirle ilgili yazıları derleniyor. Akademisyen Yalçın Armağan’ın yayına hazırladığı kitap, Everest Yayınları’nca basıldı.

Kitaptan, 24 Haziran 1977’de, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Güncel Üstüne” adlı yazıyı aktarmak isteriz. Bu yazıda Anday, “Efendim, daha hükümet kurulmamış, şimdi Ahmet Haşim’in nasıl yazdığının sırası mı?” diye kendisine gelen eleştiriler anlatırken, aslında bugün bizim de karşı karşıya olduğumuz bir tutuma değiniyor:

anday2Her gün yazanlar için bile güçleştikten sonra, gazetede benim gibi haftada bir günü olanların iç politika konusunu ele almaları nerdeyse olanaksız duruma geldi. Neden derseniz, olaylar gün gün değil, saat saat değişiyor, hangisine dayanarak bir tahminde bulunacak, bir yoruma kalkacaksınız! Üstelik ben en azından üç gün önce yazımı gazeteye vermek zorundayım; bir iki gün de erken davrandım mı, olayların ardında kaldım gitti demektir. Bu yüzden, sonuçlarını vermesi uzun zaman isteyen olayları yeğliyorum. Dahası var, gazetemizde sürekli yazan arkadaşlarımın konuları seçiş ve işleyiş biçimlerini az çok bildiğim için, başka tellerden çalmaya da özeniyorum. Ama güç oluyor bu işler, bizde pek salgın olan “Sırası mı şimdi?” eleştirisi ile karşılaşmak durumuna geliyorum. Diyelim Ahmet Haşim’in, “Âteş gibi bir nehr akıyordu” ve bir de, “Yaprak ateş oldu kuş da yakut” dizelerinde görüldüğü gibi, “ateş” sözcüğünün birinci hecesinin hem uzun, hem de kısa olarak iki türlü kullanıldığını yazıp bunun eğitimsel açıdan doğuracağı sorunları konu edinsem, “Efendim daha hükümet kurulmamış, şimdi Ahmet Haşim’in nasıl yazdığının sırası mı?” deyiveriyor biri çıkıp, e… benim de canım sıkılıyor elbet. Kaç kez yazdım “Her konunun her zaman sırasıdır” dedim, ama bakıyorum, ben de kapılmış gitmişim güncel olayların çekiciliğine. Hükümet kurulması konusundan şiire, edebiyata kolay kolay değinemiyorum.

Peki, hükümet kurulsa ortaya şimdikinden daha önemli siyasal olaylar çıkmayacak mı? Gazeteler bir süre hükümet programı ile, bir süre de karşı partilerin eleştirileri ile dolup taşmayacak mı? Anlıyorum, şiirin, edebiyatın, sanatların, genellikle kültürün yeri hiç de gazeteler değildir diyeceksiniz, o konularla dergiler uğraşır özellikle, üniversiteler, yayınevleri uğraşır. Ama benim yakınmam gazetelerden değil ki, edebiyat, sanat dergilerimizde çıkan kimi yazılarda siyasanın, ekonominin edebiyata, sanata öncü olacak kerte önemli bulunduğu anlaşılıyor. Arı bir edebiyat, sanat incelemesine pek sıra gelmiyor.

Sonra üniversitelerimizin en umut bağlanan öğretim üyelerinden, bakıyorsunuz, politikaya birbiri arkasına bir geçiş başlamış… iyi ya, böylece politika sanatı bilginlerimizin eline geçecek, politika esnafına yer kalmayacak… Ama hiç de öyle olmuyor, o öğretim üyelerinden kimileri en gerici düşünleri ortaya atabiliyorlar, ülkemizin ilerlemesinden kuşkulanıyorlar, baskı yöntemlerini, baskı yasalarını destekliyorlar. Sonra, “politika esnafı” dediğimiz kişiler, yasaların bütün yurttaşlara tanıdığı hakları kullanan kimseler değil midirler? Bunlar belli bir bölgede, belli işlerin içinde bulunarak kendilerini çevrelerine tanıtmamışlar mıdır? Bu gibilerden son günlerde tanıştıklarım oldu, iyi insanlar gördüm, gözlerini gerçi bir düş dalgınlığı gibi politika keyfi bürümüştü, ama diyebilirim ki çıkarlarını bile unutmuşlardı bu yüzden, bir sinir savaşımı içindeydiler… E, partiler de böylelerini istemiyor mu? “Aydınlar siyasete atılsın” dileğini ileri sürenler, hükümetleri üniversitelere, ya da yazara çizere mi bırakmak istiyorlar? Platon’un sözünü mü gerçekleştirmek amaçları? Hayır efendim, demokrasinin bir sayı sorunu durumuna getirildiğini en iyi anlatan günleri yaşıyoruz. İki yüz yirmi altı.

Bizim şiirimizin başlarında “ateş” sözcüğü girmemiştir daha dilimize, onun yerini Türkçe “od” tutar. O sözcükten, “od” sözcüğünden bugün yalnız “odun” sözcüğü yaşamaktadır. Ama Yunus’ta, Yunus’tan sonraki kimi ozanda “od” en güzel kullanılış biçimindedir. Sonra görürüz ki, “od”la birlikte “âteş” de çıkmış ortaya. “Od” ile “âteş” bir süre birlikte yaşarlar. Sonunda Farsça “âteş”, atar “od”u dilimizden. Ama halkımız, uzun olan ilk hecesini kısaltmakla “ateş”e kendi damgasını vurmakta gecikmez.

Ama eski ozanlarımız, işlerine geldiği gibi, bu ilk heceyi kısa olarak da, uzun olarak da kullanmışlardır. İşte Ahmet Haşim böyle yapanlardan biridir. Doğru mudur bir ozanın bir sözcüğü iki türlü kullanması? Burada artık doğruluk-yanlışlık ölçütü geçmez, işlemez olur. Çünkü elimizde dizeler, şiirler vardır, hem de Ahmet Haşim’inkiler gibi beğenilen, sevilen dizeler. Od gitmiş, odun kalmış.

Ne yapsam olmuyor, insanlarımızın bu gibi konularla ilgilenebileceklerine bir türlü inanamıyorum. Ama bu durum bana bir rahatlık da vermiyor değil hani. Kimse farkında olmadan şiirler yazıyorum, yayımlıyorum, ilgi beklemiyorum, romanlar, oyunlar kuruyorum. Bir umutsuzluk mu bu? Hayır, sanat alanında oldum bittim böyle çalışılmıştır. Uluslar, sanat adamlarını, bilim adamlarını ancak tarihlerinde kullanırlar, geçmişlerini onlarla değerlendirmeye çalışırlar. Bir bakıma doğrudur da bu tutum: Eski Atina toplumu köleci bir toplumdu, bu bakımdan onu yerebiliriz, ama köle sahipleri bugün bizi hayran bırakan bir felsefe yaratmakla kendilerini bağışlatmalardır. Demek köleler çalışırken onlar da boş durmamışlar, düşünmüşler, doğanın nedenini, insan doğasını araştırmışlar. En çirkin toplumlar, hem eşitsizliğe dayanıp, kan döküp, hem de düşünmeye boş veren toplumlardır. Çünkü onları bağışlatacak büyük adamları yoktur, yetişmemiştir.

Bizim demokrasimizin belli başlı çıkmazlarından biri, siyaseti iyi insanların eline vermek ülküsünde düğümlenmektedir.

Bu gerçek bir sorun olsaydı, demokrasiyi kurmadan önce, iyi insan yetiştirecek okullar kurmamız gerekirdi. O zaman da demokrasinin hiç gereği kalmazdı. Biz, tersine bir tutum içinde, demokrasiden bekliyoruz iyi insan yetiştirmesini. Asıl sorun toplumu sağlıklı korumanın yenilmez, kırılmaz araçlarını yaratabilmektedir.

anday3Bir zamanlar Doğan Avcıoğlu, “Ekonomik bakımdan on sekizinci yüzyılda, fakat toplumsal bilinç bakımından yirminci yüzyıldayız” diye yazmıştı; doğrudur değildir, o başka konu; fakat 12 Mart’ta Tağmaç bu sözün tıpkısını kullanarak balyoz kaldırdı. O kötü günleri, ya ekonomimizin geri olmasından, ya da yirminci yüzyılın bilincine varmamamızdan yaşadık belki.

Güncel sorunlar içinde yuvarlanırken, elimizden geldiğince geçmişi ve geleceği düşünmeye çalışalım. Biz ilerde nasıl anılacağız?

Toplumumuz için aydınlar hangi uzak amaçları öngörüyorlar? Güncelin baskısından en çok kimler yararlanıyor?

Köylümüzü, işçimizi, dört yılda bir sandık başına gittikleri için politikaya ortak ettiğimizi sanmayalım.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal