Çocuk aklının sanat zemininde hoplayıp zıplayacağı bir bienal olamaz mı?

Çocuk aklının sanat zemininde hoplayıp zıplayacağı bir bienal olamaz mı?

Doğadaki pek çok canlı için oyun oynamak, sosyal ilişkilerin oluşması ve sürmesi için kültürel bir değer taşır. Bu bağlamıyla oyun kavramı, içine insanı da alan türler topluluğuna aittir. İçgüdü ve sezgi yollu kavrayış sayesinde oyunun hazzı, türler arasında ortak biçimde hissedilir. Her ne kadar kullanımı itibarıyla geniş bir tür yelpazesine ait olsa da oyunun, insanlık tarihinde bambaşka işlevleri olmuştur. İnsana dair: “Başka etkenlerin de olduğu doğrudur ama özellikle oyunun, hatta ite kaka oynanan bir oyunun bile, görünen kaosu sayesinde fiziksel koordinasyon ve kapasitelerini, duygusal düzenlemelerini, sosyalleşme kapasitelerini, uyumluluklarını, aidiyet hislerini ve sosyal işaretleri, güveni ve deneyimlemeyi geliştirirler.” [i]

Oyunun işleyişi kurallarla sağlanır ve bu kurallara uyulduğu sürece bir düzen elde edilir. Zaten oyunun ciddiyeti de kurallar dahilinde hareket edebilmekten geçer. Kurallar içinde oyunun amacına erişmek meşru olandır. Bu yönüyle, “Kurallar karşısında oyuncunun tutumu yalnızca kesin bir itaattir ve oyun alanının tek etik değerini belirler”. [ii]Oyuna dair amaçların araçlarla[iii]-ya da kurallarla- olan uyumuyla oyuncu tavrının etkileşimi, etiğin bütünselliğine işaret etmektedir. Oyun bir sosyal ilişki formudur. Bir oyunun kurallarına bakıp katılmaya karar veririz, gönüllülük esastır. Kurallar, oyun ahlâkını içerir ve kişi oyunu oynadığı sürece belli bir ahlâk düzleminde yürümeyi de kabul eder. Dolayısıyla oyuna katılmak keyfidir ancak kuralların dışına çıkmanın bir bedeli her zaman vardır.

cocuk2Oyunun kurgusu için oyun alanı olmazsa olmazdır. Kimi zaman oyun kurgusu alana adapte olurken kimi zaman da oyuna göre alan seçilir. Bazen de karar vermeye dair söz konusu belirleyiciler ortadan kalkabilir. O an oyun sürecine, oyuncuların içlerinde taşıdığı dönüştürücü haz dahil olur; ev içinde geçici bir saha oluşturulur. Kapıdan kapıya kaleler kurulur, duvarlara çarpan top taca çıkar hatta anneler maçı iptal eder! En basitinden sokakta çift kale maç yapan çocuklara “Gidin başka yerde oynayın!” diye kızan komşunun “Topunuzu keserim!” tehdidine rağmen kaleler her seferinde yine oraya kurulur, bakkaldan yeni top alınır, takımlar kurulur ve maç başlar! Bu yüzden oyun alanını, oyuncuların uygun koşulları sağladığında tekrar tekrar dönüştüreceği, yeniden kuracağı ve bundan alacağı hazzı bilerek üstlenmekten vazgeçmeyeceği bir tür mücadele tahayyülü olarak kavrıyorum. Bu yönüyle oyun alanı geçici otonom bölgeler[iv]ile de örtüşür.

James C. Scott’ın “Anarşizm – otonomi, itibar, anlamlı iş ve oyun üzerine altı kolay parça” başlıklı kitabında, Danimarka’da klasik oyun parkları tasarlamaktan sapan bir mimarın, oyun alanlarının inşası için farklı bir formu gündeme getirişine dikkat çekilir. Mimar Emdrup’taki çocukların artık salıncak, kaydırak, tahteravalli gibi oyun alanına dair sınırlı oyuncaklardan sıkıldıklarını ve sokakları, boş binaları keşfedip oralardaki eşyaları, imkânları kullanarak oyun alanı kurguladıklarını gözlemler. “Bunun üzerine mimar temiz kum, çakıl, kereste, kürek, çivi ve iş aletleri bulunan bir inşaat alanı şeklinde bir oyun alanı dizayn edip bunu çocuklara bırakmayı planladı.”[v] Kasten tamamlanmamış ve her çocuğun müdahalesine açık bir oyun alanı, kendi oyun alanlarını inşa eden çocukların merakıyla örtüşen bir hazzı hayata geçirmişti.

Kamusal alanın aidiyetine, nasıl kullanıldığına ve üzerinde kim(ler)in değişiklik yapabileceğine ilişkin bir hatırlatma, kentteki oyun alanlarına ve alanın müdavimlerine işaret eder. Tıpkı Gezi Parkı Protestoları ile başlayan süreçte yaşandığı gibi. Muktedir “Gidin başka yerde oynayın, topunuzu keserim!” [vi] dedikçe parklar, meydanlar, merdivenler, duvarlar, otobüsler, vinçler, duraklar, sloganlar[vii] oyun alanlarına dönüştürüldü, bağzı evler işgal edildi, geçici kütüphaneler ve revirler kuruldu. Oyun alanına sahip çıkmak hem oyunun kuralı hem de mücadelenin etiği haline geldi.

cocuk313. İstanbul Bienali de Gezi Parkı Protestoları’ndan hemen birkaç ay sonra gerçekleşmişti. Hatta “(…) küratör Fulya Erdemci bienal mekânı olarak kullanmayı düşündüğü Taksim Meydanı’na, Gezi Parkı’na, AKM’ye baktığında gördüğü şey bir geçici otonom bölgeydi!” [viii]Bienaldeki birçok iş de Gezi Parkı Protestoları’ndaki coşkunun, yaratıcılığın, siyasi konumun izlerini taşımaktaydı ve o dönemdeki tartışmalarda, “Bienal kendi kendini feshetmeli diyenler de oldu tamamen devrimci bir aygıta dönüşmeli diyenler de” [ix] oldu, elbette beklentiler tatmin edilemedi. Ancak her koşulda benimsenmiş bir kabul dikkat çekiyor: Güncel sanat organizasyonu olarak Bienal’in, Gezi Parkı’nda oynanabilir oyunlardan biri olması. Bugün bu etkileşim sürmekte.

Füsun İpek’in küratörlüğünü yaptığı Macar Kültür Merkezi’ndeki Playground sergisinde sokak, kamusal kullanıma açık bir oyun alanı olarak konu edilmiş. Sergideki işlerin çoğu Budapeşte’nin havasını solumuş sanatçıların işleri, elbette oyun alanının sınırları Budapeşte ile sınırlı kalmamış.  Sergideki iki iş bu anlamda dikkat çekici.

Julia Vécsei’nin -sergiye de adını veren- Playground enstalasyonunda harflerin yapısına uygulanan oyun alanı tahayyülü, Gezi Parkı Protestoları’ndan hatırlayacağımız boyalı merdivenlere de konuşlandırılmış. Vécsei’nin işi, kamusal alanların aidiyetini ve üzerinde değişiklik yapma hakkını, merdiven boyama eylemleri -ya da oyunları- üzerinden tekrar hatırlamamızı sağlıyor.

cocuk4Füsun İpek ve Balint Liptay’ın -Waschmaschine Gruppe- ortak işi Entdeckung (Keşif), yine oyun alanına dair. Çocuksu bir merakla sokak duvarlarını aşındıran ikilinin Berlin’de 2014 yılında gerçekleştirdiği 27 dakikalık performansın videosu, afiş katmanları üstüne bir kazı çalışması. Kent içinde çalışma/koşturma hayatımız boyunca her gün arşınladığımız yolların hep son duraklarını önemsediğimiz için kafamızı kaldırıp bakamadığımız, önünden yüzlerce defa geçip göremediğimiz duvarların üstündeki afişler bunlar. Entdeckung, dönüştürme becerisini ve araştırma hissini oyun alanına sokarak yine kamusal alanın aidiyetini ve alan üzerinde değişiklik yapma hakkını sorgulamaya yöneltiyor.

Güncel sanat ekseninde yürümeye devam edelim. Playground sergisi bir oyun alanından bahsediyor ancak bu alanda daha çok yetişkin gezinmelerinin ayak izleri vardı. Oysa Süreyyya Evren ve Bige Örer’in 1987-2013 arasındaki İstanbul Bienalleri’nden derlediği ve anlatılaştırdığı, M. K. Peker tarafından çizimleri yapılan “Zaman Makinesi ile Renkli Bir Gezinti: Çocuklar için İstanbul Bienalleri” kitabının bir özelliği de sanatı, sergi salonlarını çocukların da yer aldığı bir “oyun alanı” haline getirmek.

Bir oyun, bir serüven olarak sanata dönük bu cesaretin kıpırdatılmasıyla gelen erklenme, çocuk avucunda şekillenmeye başlayabilir mi? Çocuk aklının yaratıcı ve dönüştürücü bakışlarını sanata yönlendirmek, oyun ve sanat arasında bir benzeşme yakalamak için yardımcı olabilir mi? Kitabın neşesi, zaman zaman ebeveynlerin de katılabildiği; “annem bana bir oyun öğretti, bak şimdi…” gibi kulaktan kulağa gezip elden ele dolaşan bir paylaşımda saklı.

Peki kendi oyun alanını kendi kuran, evdeki eşyaları hayal gücüyle bükerek oyuncağa dönüştüren çocuk aklının sanat zemininde hoplayıp zıplamasına ev sahipliği yapan bir bienal olamaz mı? Ani Setyan’ın küratörlüğünü yaptığı 2. Uluslararası Çanakkale Çocuk Bienali 9 Mayıs-7 Haziran 2015 tarihinde yurtiçi ve yurtdışından çocuk sanatçıların katılımıyla gerçekleştirilmişti. Konsepti, tam da yukarıda belirttiğim çocuk aklının yaratıcı/dönüştürücü etkisini ve erklenmesini vurgulayan “İçim Dışımdan Büyük” olarak belirlenmişti. Yetişkinler ve çocuklar için uygun bir oyun alanı, sanat organizasyonu aracılığıyla deneyimlendi bile!

Son sözü sona sakladım: Sanatla ilgilenmek için yetişkin olmaya, oyun oynamak için çocuk olmaya gerek yok! Kolektif siyasi pratiklerimizin, sanattaki form arayışıyla aynı oyun alanında buluştuğunu sürekli anımsamalı. Bu yüzden kentle olan bağlantımız bir bakıma da “oyun alanları” savunmasında yatıyor. Bir duvarda da yazdığı gibi: “Allah’ını seven defansa gelsin!”


[i]James C. Scott, Anarşizm Otonomi, İtibar, anlamlı iş ve oyun üzerine altı kolay parça, Türkçesi Barış Taneri, Altıkırkbeş Yayın, Kadıköy 2014, s.88

[ii]Elif Kanca, Oyunun Antropolojisi İktisadi-Siyasi kriz ve oyunları, Genesis Kitap, Ankara 2011, s.27

[iii]David Graeber “Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar” kitabında anarşizmin amaç-araç uyumunu gözeten bir siyasal düşünce olduğunu vurgular. Çünkü gündelik hayatı düzenleyen otoriter araçlar olduğu sürece özgürlük yaratmak mümkün değildir. Gustave Landauer de “Devlet bir ilişkidir, insanlar arasında bir ilintidir, insanların birbirlerine davranışlarının bir tarzıdır” derken sosyal ilişki formlarını kastetmektedir (bkz. Daha Az Devlet Daha Çok Toplum-Rolf Cantzen).

[iv]Hakim Bey’in öne sürdüğü geçici otonom bölge ya da TAZ, çağın post-fordist koşullarına da adapte olabilen bir mücadele, bir savunma alanı olduğu kadar bir oyun alanı da (bkz. T.A.Z. Geçici otonom bölge, ontolojik anarşi, şiirsel terörizm-Hakim Bey)

[v]Emdrup’ta kurulan “Macera Parkı”nın benzerleri daha sonra Stockholm’de, Minneapolis’te, İsviçre’de ve Danimarka’nın başka yerlerinde “inşaat oyun alanı” adıyla hayata geçirilmiştir. Yaygınlığını borçlu olduğu form, kendiliğindenliği harekete geçirmesinde yatıyor. Kent müdahalelerinin yukarıdan aşağı gerçekleşmesi, iktidarın tek yönlü karar alımlarına içkin. Oysa bu örneğin aksi yanı parkın inşası, çocuklara – aşağıdan bir çabaya bırakılmış.

[vi]Başbakanın eylemleri sürekli illegal olarak nitelemesi ve legal eylemler için Kazlıçeşme’yi adres göstermesi.

[vii]Prostestolar esnasında duyduğumuz çocuk şarkılarından, “Tayyip pabucu yarım çık dışarıya oynayalım!”

[viii]Evren, Süreyyya (2013), Başka Bir Barbarlık Mümkün, Sanat Dünyamız, 2013 Kasım-Aralık S:137 s.107-120, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul

[ix]a.g.e

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal