Çıkış var mı?

Çıkış var mı?

Geçtiğimiz günlerde Şener Özmen ile son sergisi vesilesiyle bir söyleşi yapıldı. Şener Özmen’in bu çok samimi söyleşisinde dile getirdikleri, güncel sanat açısından oldukça önemli ve benim de özellikle yaklaşık iki yıldır üzerinde düşündüğüm, yazdığım bir konu.

cikis2Şöyle diyor Şener Özmen: “Peki nasıl çıkacağız? Nasıl ve nereden çıkılacak? Türkiye ve Türkler üzerinden düşündüğünüzde, elinizi taşın altına koyacaksınız. Barışı siz isteyeceksiniz, bunun için siz mücadele edeceksiniz. Faşistleri kovacaksın, siyasetinden dışlayacaksın ve nefreti körükleyenlere yeni alanlar açmayacaksın, onları korumayacaksın. Bu, belki bir çıkış olabilir. Burada yara daha ağır, söylemek istediğim şey bu. Tüm bunların birer yansıma olarak sanatıma –ve Çıkış Var sergisine– dâhil olması ise, benim suçum değil! Öngördüğüm bir şey de değil. Kendim için, bunun bir aşama olduğunu düşünüyorum. Sanatsal açıdan malzemeyle yüz yüze geldiğim ve malzeme üzerinden düşündüğüm bir “çıkış”. Çünkü ben de tıkandım. Türkiye güncel sanatı da tıkandı. Yolu ben açmayacağım, bu sergi hiç açmayacak ve hiçbir sergi açmayacak, böyle bir şansı da yok! Sürekli başarıdan söz ederseniz, olacağı buydu! Şunun çıkışı, bunun uluslararası başarısı, büyük yapıtlar, açılışlar ve diğer seremoniler… Hepsi Türkiye’de çağdaş, güncel sanatın ne kadar ileride olduğunu göstermek, kanıtlamak için. ‘Politik sanat’ derken, Türkiye’de her sanatçının en az bir düzine politik çalışması olabilir, vardır yani, bunu kendisi de laf arasında söylemiş olabilir. İktidarla haşır neşir olacaksın, açılışlarına falan gelecekler, ardından politik sanat, büyük hassasiyetler, kapanmayan yaralardan söz edeceksin ki, buna gerek yok! Gerçekten yok! Kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsin…”

Uzun zamandır neoliberal politikaların en çok zarar verdiği alanlardan birinin çağdaş/güncel sanat olduğunu düşünüyorum. Son otuz yıldır, neoliberal projenin başlıca yöneliminin artı değer üzerindeki kontrolü özelleştirmek olduğunu elbette biliyoruz. Bu dünyanın her yerinde geçerliyken, Türkiye’de sürecin çok daha kaba bir biçimde işlediğini kabul etmemiz gerekir. Türkiye’de devletin sanata desteğinin 1960’lardan bu yana hiç olmadığını (olduğu zamanki başarısı da tartışmalı) ve özellikle neoliberal projeyle çok kaba ve vahşi bir sürece girildiğini görmemek imkânsız. Bu süreçte aktörler de değişti. Daniel Bell, bu aktörleri kültürel kitle olarak tanımlıyor. Yani, kültürü üreten değil ama medya ve başka yollarla aktarımını sağlayan kişiler. Bell’in dikkat çektiği durum, kültürel kitlenin siyasi duruşunun yıllar içinde yön değiştirmesi. Bell’den aktaran David Harvey, “Asi Şehirler” adlı kitabında bu durumu şöyle yorumluyor: “1960’larda sanat okulları radikal tartışmanın kızıştığı yerlerdi, ancak bunların giderek pasifleşmesi ve profesyonelleşmesiyle birlikte ajitasyona dayalı siyaset de ciddi oranda geriledi. Bugün sosyalist strateji ve düşüncenin kendisinin de belki yeniden şekillenmesi gerekiyor, fakat bu tür kurumları siyasi angajman merkezleri olarak yeniden canlandırmak ve kültür üreticilerinin siyasi ve ajitasyonel gücünü harekete geçirmek sol açısından kuşkusuz uğraşmaya değer bir amaçtır. Ticarileşme ve piyasa teşvikleri, içinde yaşadığımız döneme tartışmasız biçimde hâkim olsa da, kültür üreticileri arasındaki muhalif alt akımlar ve hoşnutsuzluk düzeyi, bu ortamı yeni bir tür ortak alanın üretilmesine dönük eleştirel ifade ve siyasi ajitasyon için verimli bir alan haline getirmeye yeterlidir.”

Siyasi ajitasyon konusunda aynı şeyi düşünmesem de, David Harvey’in yeni bir tür ortak alan oluşturulması çağrısı önemli. Özmen’in röportajında belirttikleriyle karşılaştırdığımızda da, 1990’lardaki muhalif gücü tıkanan güncel sanatın bu ortak alan konusuna yoğunlaşması gerekecek gibi geliyor.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal