Charlotte Rampling’in bilinmeyenleri

Charlotte Rampling’in bilinmeyenleri

“45 Yıl” filmindeki performansıyla Avrupa Film Ödülleri’nde, en iyi kadın oyuncu seçilen Charlotte Rampling, New York Times’a bir söyleşi verdi ve bu söyleşide, kişisel yaşamını, oynadığı karakterlerle ilişkisini, oyunculuğa bakışını ve son filminin önceki filmleriyle bağlantısını anlattı. Makaleyi aktarıyoruz: 

Charlotte Rampling’in namı hiç akla yatkın değil. O, olağan dışı bir zekâya ve hassaslığa sahip, nadir, karizmatik güzelliğini ve cinsel enerjisini 60’lı yaşlarında da koruyan bir aktris. Kariyeri, 17 yaşındayken üst katında çalışan reklamcı bir adamın onu sekreter odasında keşfetmesiyle başladı ve Cabudry reklamındaki ufak bir rolden 1966’ın hiti “Georgy Girl”le birlikte tam bir şöhret olmaya doğru büyüleyici bir hızla ilerledi. Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca yüzden fazla film ve dizide yer aldı ve şimdi de kariyeri Andrew Haigh’ın “45 Yıl”ıyla taçlandı. Rampling, dikkate değer çalışmalarıyla haklı bir şöhrete sahip ama aynı zamanda “soğuk”, “buyurgan”, “mesafeli”, “tetikte”, “yakınlaşması zor”, “gizemli” ve “uzak” olarak da niteleniyor. Verdiği sayısız röportajda, muhabirler onu korku ve kaygının arasında bir yerde tanımlıyor.

2001 yılında bir gazeteci, Rampling’in eski kocası Jean Michel Jarre’ın ihaneti karşısındaki “metanetinden” dolayı çileden çıktığını dile getirmeden hemen önce “ilk kez karşısına oturduğumda Rampling’in olaylarla iyi bir şekilde baş edemeyişine üzülmeden edemedim” diye yazıyor. 2014 yılında başka bir gazeteci, Rampling’in “bir oyuncu olarak” nasıl bu kadar “kapalı” olduğunu merak ediyor ve bu niteliğinin Rampling’in kız kardeşinin 20 yıl önce intihar etmesini bir sır olarak saklamasıyla bağlantılı olabileceğine yönelik bir spekülasyon yaratıyor.

Günümüzde şöhretlerin hayatlarına dair en mahrem detayları basınla paylaşması çok normal tabii; ve Rampling’in yüksek cazibe ve başarısında gazetecileri tereddüde düşüren bir tür vahşilik ve ışıldayan bir bulanıklık var. Bir imalat varisinin ve Olimpiyat madalyalı sporcunun kızı olan Rampling, 1946 yılında İngiltere’de dünyaya geldi, yakınlarındaki St. Hilda isimli sosyetik bir özel okulda ve sonrasında da Versay’daki Jeanne d’Arc Academie pour Jeunes Filles’de eğitim gördü. Yetişkinlik yaşamı, başta kız kardeşi ama aynı zamanda iki kocasının kaybıyla mimlendi: Bryan Southcombe’la yaptığı dört yıl süren ilk evliliğini, 1976 yılında St. Tropez’de bir partide tanıştığı elektronik müzik bestecisi Jean-Michel Jarre için bıraktı. Jarre ile birlikte Versay’da bir malikanede lüks içinde yaşadı ancak 1988 yılında sökün eden bir çöküntüyle birlikte depresyona girdi ve 90’ların ortasına kadar da iyileşemedi; tam bu süreçte kocasının ihanetini bir tabloit gazeteden öğrendi. Tüm bu süre boyunca çalışmaya devam etti ve 2000 yılında genç yönetmen François Ozon “Kumun Altında”nın başrolü için onu aradığında tekrar bir yıldıza dönüştü. Rampling 54 yaşında tekrar spot ışıkları altındaydı, bu sefer sahip olduğu olgunluğun gücüne sahipti, hâlâ güzel, hâlâ kudretliydi.

Charlotte2

Bir diğer deyişle, onunkisi bir gerçek hayat kahramanının öyküsüdür. Ama onun evlilikleri, çöküşleri, zaferleri, sakladığı ve sonunda açıkladığı sırrı, için için yanan cinselliği hakkında tekrar eden sorgulamaları okudukça, bir sanatçının hayatının bir medya pembe dizisine dönüştürülmesini görmekten rahatsız oluyorum ve her ne kadar gerçeğe yakın bir biçimde sunulsa da, kadının kendisiyle çok az ilgili olduğundan şüpheleniyorum.

Benim buna yanıtım asıl “kadının kendisini” bulmak değil, kendini göstermesini sağlamak olacaktı. Röportajımız boyunca hiç kişisel bir soru sormamaya ya da eh, eğer gerçekten iyi anlaşırsak belki bir iki tane sormaya karar verdim. Sonra 20 yıllık partneri, Fransız iş adamı Jean-Noël Tassez’in, röportajımızdan yaklaşık 3 hafta önce öldüğünü öğrendim ve o noktada ben de akıl hastası gazetecilerden birine dönüştüm. Bu durum hakkında nasıl bir şey söylerdim? Nasıl bir şey söylemezdim? Ya bu konu hakkında konuşmak isterse? Acaba bu durumda buluşmamız doğru muydu?

Onunla münasip bir biçimde konuşma arzumun yoğunluğunun tuhaflaştırdığı (ki bu da yasına burnumu sokmamak demekti) bir ekim akşamı, Paris’teki Hotel Costes’nin barına yürüdüm. Vardığımda Rampling oradaydı, yani girişini göremedim ama zaten o da “ortama giriş yapacak” bir insana benzemiyordu. Ya muazzam bir duruşa, ya içten gelen bir böbürlenmeye ya da ikisine birden sahip olan, sessiz, temkinli bir insana benziyordu. Oturdum, zor bir zamandan geçtiğini bildiğime ve bulaşmamam gereken konularla ilgili gaf yapmaktan endişe duyduğuma dair samimi ve saçma bir şey söyledim. “Eğer bunu yaparsan, seni durdururum” diye cevapladı. “Eğer hoşlanmayacağım bir şey sorarsan, lafı dolandırır ve devam ederim. Başımın çaresine bakarım.”

Charlotte3

Bunu bir meslektaşıma anlattığımda “al sana soğukluk” dedi. Ama benim hissettiğim bu değildi. Kelimeleri temiz bir iletişimin garantisini veriyordu. Beni rahatlattılar. Genel soruları sordum ve her ne kadar her zaman cevap vermese de hepsiyle bağlantı kurdu. Kişiliği hakkında konuştuk: “Her zaman, en baştan beri, antenlerim şey der gibi açıktı, ‘Beni kandıramazsın’. İnsanlar seni kandıramayacaklarını bildiklerinde seni daha ilginç bulurlar.” Gücün zayıflıkla yaratıcı ilişkisini konuştuk: “Zor kısmı, seni ele geçirmemesine dikkat etmek. Kontrol altında tutmak gerekiyor zira daha zayıf, hassas tarafın, anlatımla aynı biçime sahip olmasını istiyorum.” Bazı öne çıkan rolleri hakkında konuştuk: Ozon’un “Kumun Altında”sında yastan çıldırmanın eşiğine gelen kadını; Laurent Cantet’in 2005 yapımı filmi “Güneye Doğru”da seks arayışındaki orta yaşlı kadın turistleri bir Haiti kumsalında ağırlayan alaycı kraliçe arıyı; Liliana Cavani’nin 1974 yapımı filmi “Gece Bekçisi”nde sadist bir gardiyanla sado-mazo bir ilişkinin tuzağına düşmüş genç toplama kampı mahkumunu.

Hâlâ en kötü şöhrete sahip ve belirleyici rolünü içeren bu film Amerika’da gösterime girdiğinde şiddetle eleştirilmiş; Robert Ebert, Pauline Kael ve Susan Sontag filmin aşağılayıcı yönünden nefret etmişti. Rampling’in hayranları bile uzak durmuştu. Yine de Rampling hâlâ bu filmi en güçlü performanslarından biri olarak değerlendiriyor ve ben de katılıyorum. Karakterler pornografik klişeler şeklinde özetlenerek yazılmış da olsalar, Rampling ve baş rolü paylaştığı Dirk Bogarde onları neredeyse tuhaf derece incelikli bir biçimde canlandırmıştı. İlk cinsel ilişkileri esnasında, Bogarde soluk iç gömleği kafasına çekerken, Rampling ona buz kesmiş bir öfke ve dinginlikle gözlerini diker; sapkın bir bağın ve anlayışın ipuçlarıyla birlikte, çok daha yoğun bir şey de vardır: Tuzağa düşürülmüş bir hayvanın bir sonraki hamlesine hazırlanırken takındığı itaatkâr yüzünün görüntüsü. Tüm film boyunca Rampling dehşetten uyarılmaya, hiddetten saf hayatta kalma iç güdüsüne, duyguların sayısız tonunu bedensel olarak ifade eder ve tüm bu duygular birbirine öyle yakın bir biçimde yaşanır ki ne kızın kendisi ne de tepki veriyor olmamıza rağmen bizler kızın ne hissettiğini bilemeyiz. Böylelikle Rampling eleştirmenlere göre filmin en aşağılayıcı temasını güçlendirmiştir: Güzellik ve zalimliğin birleşmesi, amansız güç ve yumuşaklığın arasındaki ilişki ve bedene dair aptal bilgi.

Charlotte4

Rampling’in ilk filmlerinden 50’lerinin sonunda yaptığı filmlere doğru gidişatı yalnızca kendi soğuk seksi karakterini oynamaktan, nasıl oyunculuk yapılacağını öğrenmeye (ya da bir yazarın absürt bir biçimde iddia ettiği gibi, kendisinden çok daha deneyimsiz Ozon tarafından öğretilmeye) doğru bir dönüşüm olarak nitelendirildi. Ama Rampling güçlü ve bazen de çelişkili iç dünyasını sinsice dramatize etmeye yönelik kabiliyetlerini her daim gösterdi. Son dönem filmlerinde Rampling sadece sokakta yürüyerek ya da yatakta tek başına uzanarak izleyicinin ilgisini kontrol edebiliyor ama bu kontrole en baştan beri sahipti.

Bazı yorumcular onun bu yeteneğini gizemli, olağan dışı karizmasına ve ebedi güzelliğine bağlıyor ve bu bir açıdan doğru. Ama bu aynı zamanda onun gerçek insanların doğal olarak tasvir etmeye etkin bir biçimde odaklanan yeteneğine de bağlı. Onları ilgi gösterecek kadar sevmediğimiz (ya da onlarla kavga etmediğimiz) sürece, sıradan insanların ne kadar etkileyici olduklarını fark etmeyiz. Ama herkes, en küçük jestlerinde bile, benzersiz bir biçimde etkileyicidir. Gündelik hayatta karakter gösterilerine öylesine dalmışızdır ki, bizi şaşırtmadıkları sürece bunu fark etmeyiz. Oysa bu sıradan etkiyi bir kameranın lensi aracılığıyla gördüğümüzde, sanat tarafından sadece hafifçe abartılmış saf gerçekçiliğin nakli bile olsa, büyüleniriz.

Örneğin “45 Yıl”, yaşamı değiştiren büyük duygusal dönüşümlerin küçük anlar ve jestlerle yansıtılmasından oluşuyor. Rampling, açılış sahnesinde İsviçre’den kocası Geoff’a (Tom Courtenay) gönderilmiş bir mektupla eve gelen, Kate Mercer isimli emekli bir öğretmeni oynuyor. Kocası yüksek sesle mektubu okuyor ve “Onu bulmuşlar” diyor. “Kimi bulmuşlar?” diye soruyor Kate. “Katya’yı bulmuşlar… Katya’mı”, yarım yüzyıl önce, henüz karısıyla tanışmadan birlikte dağa tırmanırken düşerek ölen ve şimdi de buzun içinde saklı halde bulunan bir kız.

Filmin özü herkesin göremeyeceği kadar ufak bir ifşaata bağlı olduğundan, hikâyeyi daha fazla anlatmak istemiyorum. Ama Kate’in finaldeki jestinin, Rampling’in muhteşem bir biçimde sergilediği müthiş bir yönetmenlik eseri olduğunu; pek çok aktörün ancak yekpare bir sahnede meydana çıkarabileceğinden çok daha fazlasını sadece kolunu aşağıya sallandırarak ifade edebildiğini söylemeye mecbur hissediyorum. Filmin teması örtük ve öznel; Rampling’e göre yarım kalmış işlerin sonucu olarak özetlenebilir. “Kate’in üzerinde taviz verdiği şeyler var ve bu da iyi – insanlar böyle yaparlar çünkü bir çuval inciri berbat etmek istemezler. Pek çok kadın böyledir” diyor. “Sonra bir şeyler olur, her şey gün yüzüne çıkar ve o da bunlarla yüzleşmek istemez. Neyle yüzleşmek zorunda olduğunu bile bilmez.” Bir diğer deyişle Rampling bizim hakkımızda açığa çıkardığı sırlar kadar gizemli davranmıyor.

Charlotte5

“Yaratıcı ifade bizim bilmediğimiz yerlerden gelir” diye devam ediyor. “İlk filmlerime başladığımda, insanlar ‘Aman Allah’ım, bu işi yapabiliyorsun’ diyorlardı. Ve ben de ‘Evet, yapabiliyorum’ dedim. Neden bilmiyorum ama yapabildiğimi biliyordum. Bunun ne olduğunu ve nasıl yapıldığını bilmiyorum ama bunun zekâyla bir ilgisi yok. Bir karakterin varoluş halini anlamak istiyordum. Sadece birinin varoluşunu, yaşayışını izleyerek.”

Belki bu bana ilk kez doğrudan baktığında oldu; emin değilim. Muhtemelen hatırlamıyorum çünkü bakışlarımla karşılaşmadığında bile mevcudiyeti pek çok insandan daha fazlaydı. Gözleri yukarı da baksa aşağıya da, hafifçe gülümsedi, özellikle de bir şempanzeyle ilişki yaşayan bir diplomat eşini oynadığı en mütevazı filmlerinden ”Max Sevgilim”den bahsettiğimde. Film, insanlığın zorlu normlarının karşısında körelen masum hislere harika bir biçimde gönderme yapıyordu. Film bir tür anti-”King-Kong”du, her ne kadar Max’in canına kast edenler olmuş olsa da, sonunda ailenin arabasının tepesinde Paris’e doğru yol alıyor ve kalabalıkla neşeleniyordu.

Ne kadar da saçma bir hikâye, tabii Rampling’in “beni kandıramazsınız” personasını hesaba katmazsanız. “Kumun Altında”daki eşin, kocası ortadan kaybolup iç dünyasındaki kırılganlık yüzeye çıkmadan önce, zevkli ve arkadaş canlısı dış görünüşünün altında ne yattığını hayal bile edemezdiniz. Benzer bir biçimde, “45 Yıl”daki karakter de geçmişten gelen bir depremin yarılmasıyla yüzleşir, tıpkı “Gece Bekçisi”nin sonunda, eski kamp müdürünün üniformasını giydiği sahnedeki gibi.

Kate’in öfkesinin şaşırtıcı derinliği, bana Meredith’i, “Georgy Girl”deki alaycı ve bencil karakteri hatırlattı. Kate’i neredeyse Meredith’in büyümüş hali gibi gördüm. “Aynen öyleydi,” dedi Rampling, “her ne kadar Meredith kadar radikal olmasa da”. Meredith’in kudurmaya yakın halini harika bir biçimde resmettiğini de ekledim; genç insanların çok fazla şey bilip bunu söze dökememesi ancak uygulayabilmesi muazzam bir şey.

“Yaşlanırken bazı şeyleri işlemeye başlıyorsunuz. Ve eğer bunu yapmazsanız, işte o zaman sorunlar başlıyor” dedi. “Bana ‘Gece Bekçisi’ni sordun. Onu hâlâ baştan sona işliyorum” – ellerini karnına koyuyor – “o hâlâ sanki geçen yıl yapmışım gibi canlı ve mühim. Sürekli benimle, tıpkı yaptığım diğer şeyler gibi.”

Acaba yaşlanmış bir oyuncu olarak insanlara bu denli etkilemesinin nedenlerinden biri, insanların süreci görebilmesi mi diye yüksek sesle sordum. Aynı karakteri oynadığı için değil ama karakterlerdeki aynı unsurlarının, yaşın ve büyümenin gerektirdiğince ve hikâyenin daha farklı, daha gelişmiş yollarla ortaya çıkmasıyla değişik şekiller alması nedeniyle. “Bu hep yapmak istediğim şey,” dedi. “Ben bir sanat eseri değil, hayatımı yaratmak istedim; bu şekilde düşünmedim ama yaptıklarımda görünür bir devamlılık yaratmak istedim. Benim ve başka insanların takip edebileceği bir zincir olsun istedim. Hepimiz farklı şeyler yaşarız. Ama arada bir yine bağlantı kurarız. Ve insanların bağlantı kurduğu kişi, tanıdıkları kişidir. Yaşlanıyorum, yüzüm değişti. Ama tanınabiliyor.”

Hazırlayan: Haziran Düzkan

1 yorum

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal