Celâl Üster’in kaleminden Bir ‘Çevirgen’in Notları

Celâl Üster’in kaleminden Bir ‘Çevirgen’in Notları

Çevirmen, gazeteci Celâl Üster’in kaleme aldığı “Bir ‘Çevirgen’in Notları” adlı kitap Can Yayınları tarafından yayımlandı. Üster, kitabında, 50 yılı aşan çeviri uğraşına ilişkin anılarını anlatıyor. Bu anılar toplamı, otobiyografik bir anlatı sunarken, edebiyat tarihine de ışık tutuyor. Ayrıca yakın dönem ülke tarihinin belli başlı olayları, Celâl Üster’in kişisel geçmişiyle iç içe okura aktarılıyor.

Öte yandan eserde, kimi kitaplar üstüne çeviri eleştirileriyle, Nail Satlıgan ve Ahmet Cemal gibi çevirmenlerle yapılmış söyleşiler de yer alıyor. Tüm bu nedenlerle “Bir ‘Çevirgen’in Notları” çoklu okuma kapıları aralayan özel bir çalışma.

Celâl Üster, kitabın adında geçen “çevirgen” ifadesini neden tercih ettiğini önsözde şöyle anlatıyor:

Bilmem, Adnan Benk’in 1982-1985 yılları arasında çıkardığı Çağdaş Eleştiri dergisini anımsar mısınız? Hani şu “eleştiri” sözcüğünün ikinci “e”sinin büyük harfle ve ters yazıldığı dergi! Yalnızca derginin niteliğinin değil, o dergiyi yöneten Benk’in kişiliğinin gizlerinin ipucu da o ikinci “e”nin yazılışındaydı belki de: Sözcüğün gerçek anlamında eleştirel!

Benk, işte o dergideki kıyasıya eleştirel yazılarından birinde, bir çevirmenimizin bir çevirisini evirip çevirip haddeden geçirirken, ona “çevirgen” nitelemesini yakıştırmıştı. Hemen “kemirgen” sözcüğünü çağrıştırıveren bu sözcük o gün bugündür aklımdan çıkmamış, Adnan Benk benim çevirilerimden birini eleştirecek olsa onun “çevirgen” nitelemesinden yakayı sıyırabilir miydim acaba diye düşündüğüm olmuştur. Bugün Benk hayatta olmadığı, çeviri eleştirisi de günümüzde pek umursanmadığı için bu sorunun yanıtını bilemiyoruz.

O yüzden, ben de kendi kendime dedim ki: “Gel, bu sorunun yanıtını kendin ver! Bir insan elli yıldan fazla bir zamandır, editörlük, yayınevi ve dergi yönetmenliği, hele gazetecilik gibi başka uğraşlara da dalmasına karşın çeviri yapmadan edememişse, önüne gelen kitabı değil belirli bir beğeniye yaslanarak da olsa yarım yüzyılda doksana yakın kitap çevirmişse, ona ‘çevirgen’ denmez de ne denir!”

Kitaptan tadımlık bir bölümü Celâl Üster’in izniyle okurlarımıza sunuyoruz:

Vazife aşkı!

1970 yazı. Belki bir aydır eve kapanmışım. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Tarihi’nin çevrilmiş bölümlerini gözden geçiriyorum, çevrilmemiş bölümlerinin çevirisini tamamlamaya çalışıyorum. Kendimi o kadar kaptırmışım ki, memlekette neler oluyor, dünyada neler olup bitiyor, farkında değilim. Kopmuş gitmişim…

Bir süredir geciktirdiğim SBKP Tarihi’nin çevirisini artık teslim etmem gerekiyor. Türk Solu dergisinin Sultanahmet’teki bürosuna gitmeli, daktilo edilmiş çeviriyi derginin yazı işleri müdürü Bora Gözen’e vermeliyim.

Çiftehavuzlar’daki evden çıkıyorum. Koca dosya koltuğumun altında. Kadıköy’den Karaköy’e geçeceğim vapurla. O da ne! Yollar kesilmiş, otobüsler çalışmıyor, dolmuş molmuş hak getire! Aldırmıyorum. Kadıköy’e kadar yürüyorum.

Meydanda ortalık birbirine girmiş. Bir yanda dev bir işçi kitlesi, bir yanda jandarmalar ve polis. Havaya ateş açıyorlar.

Çevremdekilere soruyorum. Meğer işçilerin sendika seçme özgürlüğünü büyük ölçüde kısıtlayan yasa tasarısının yürürlüğe girmesini protesto etmek amacıyla işçi sınıfı tarihinin en etkili direnişlerinden biri başlamış bir gün önce. Bugün ikinci günü; 16 Haziran. Gebze’den başlayan işçi yürüyüşü, Kartal’dan katılan işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üstünden Kadıköy İskele Meydanı’na ulaşmış.

Ama ben kararlıyım! Ne olursa olsun SBKP Tarihi çevirisinin dosyasını Bora’ya ulaştırmalıyım! Engel tanımıyorum! Kadıköy’den vapur kalkmadığı için, saman kâğıda daktiloyla yazılmış koskoca SBKP Tarihi’ni kolumun altına sıkıştırıp, Haydarpaşa’ya yolcu taşıyan sandallardan birine atlıyorum. Sandal Haydarpaşa’ya yanaşacağı sırada, merdivenlerin başında polislerin beklediğini fark ediyorum. Birden, göğsüme siper ettiğim çeviri dosyasını kaptırabileceğim sanısına kapılarak, dikkati çekmemek için koluna girdiğim yaşlı bir kadını merdivenlerden çıkarıyorum. Oradan vapurla Karaköy’e…

Paris Komünü’nün alevleri arasından geçen Jean Valjean geliyor aklıma…

Karaköy’den Eminönü’ne geçmeliyim. Ama engeller bitmiyor. Galata Köprüsü’nü açmışlar, karşı yakaya geçmek olanaksız. Çaresiz, köprünün başına biriken kalabalığın arasında bekliyorum. Acaba yine bir sandal mı bulsam diye düşünürken, köprünün orta bölümü yeniden kapanıyor ve kalabalık köprüye hücum ediyor. Ben de aralarında…

Babıâli Yokuşu’ndan yukarı vuruyorum, Sultanahmet’e kadar birkaç barikatı daha aşıp kapağı Türk Solu bürosuna atıyorum. İçeride yoğun bir çalışma var. Herkes afişler, pankartlar hazırlıyor. Ama ben doğruca Bora’nın masasına ilerleyip çeviri dosyasını önüne bırakıyorum.

Bora, önce şaşkın, sonra sevecen gözlerle bana bakıyor. Ardından, dosyayı çekmeceye koyup, serinkanlılıkla, “İstersen, sen de arkadaşlara katıl,” diyor…

Çok değil, üç yıl kadar sonra, Mamak Cezaevi’nde yatarken, sevgili Bora’nın Nahr-el Bared’deki Filistin kampında İsrail komandoları tarafından öldürüldüğünü öğreneceğim…

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal