Caspar Hauser vakası

Caspar Hauser vakası

Werner Herzog’un yazıp yönettiği “Jeder für sich und Gott gegen alle” (Herkes Kendi Başına ve Tanrı Herkese Karşı) filmini izleyenler, hakkında bir sürü tevatür üretilen Caspar Hauser’in hikâyesini hatırlayacaktır.

Herzog’un filmin senaryosunu yazarken Dostoyevski gibi bir kalem olmak isteyen, metinlerinde psikanalize ve ruhsal çözümlemelere yer veren Jakob Wassermann’ın “Caspar Hauser” isimli kitabından haberdar olduğu çok açık. Dahası, Walter Benjamin’in 22 Kasım 1930’da Berlin Radyosu’nda ve 17 Aralık 1930’da Güneybatı Almanya Frankfurt Radyosu’nda yaptığı programlarda Hauser’e ayırdığı bölümlere dair bilgi sahibiydi kuşkusuz. Bu bölümlerin metni, “Radyo Benjamin” (Yayına Hazırlayan: Lecia Rosenthal, Çeviren: Cemal Ener ve Elif Okan Gezmiş, Metis Yayınları, 2018) başlıklı kitapta okurla buluşmuştu.

Benjamin, Hauser’in 1828’de Nürnberg’de on yedi yaşındayken görünüp 1833’te öldürülüşüne kadarki tuhaf hayatını, hatta eline tutuşturulan mektuplarda anlatıldığı kadarıyla  1828 öncesindeki yaşamına ait bilgileri de derleyip toparlamıştı programlarında.

Benjamin’in anlatımıyla Hauser

1828-1833 arasında Avrupa’da ilgi odağı hâline gelen Hauser, Nürnberg’de görüldüğü günlerde insanlarda âdeta bir yabani izlenimi uyandırıyor; derdini anlatmak bir yana ismini bile zar zor söyleyebilen bu delikanlı, polisler ve halk tarafından ilk anda ‘dolandırıcı’ diye damgalanıyor. Onu görmek üzere Almanya ve Avrupa’nın dört bir yanından insanlar Nürnberg’e geliyor ve Hauser, kentin turizm öznesine (ve belli bir aşama sonrasında nesnesine) dönüşüyor.

Bu noktada, Hauser’in hayatındaki değişime ilişkin Benjamin’in anlattıklarından bir bölümü hatırlamak gerek: “Bu olağanüstü vakaya duydukları ilgi nedeniyle şehri ziyaret eden sayısız seçkin insan arasında, Caspar Hauser’le bizzat tanışan ve birkaç yıl sonra Kaspar Hauser-Beispiel eines Verbrechens am Seelenleben des Menschen (Kaspar Hauser-İnsan Ruhuna Karşı İşlenmiş Bir Suç Vakası) kitabını yazan temyiz mahkemesi başyargıcı Anselm von Feuerbach da bulunuyordu. Bu hikâyenin yön değiştirmesinde Feuerbach’ın belirleyici bir etkisi oldu. Çünkü Feuerbach, Caspar Hauser’e sadece üstünkörü bir merakla bakmayan, tersine onu derin bir ilgiyle inceleyen ilk ziyaretçiydi. Feuerbach, bu oğlanın çaresizliğinin, budalalığının ve cehaletinin, sahip olduğu olağanüstü yetenekler ve soylu karakteriyle açık bir tezat oluşturduğunu çok geçmeden fark etti. Bu sıra dışı yaradılışa ve olağanüstü yeteneklere bazı yüzeysel gözlemler, sözgelimi çocuğa çiçek aşısı yaptırılması ve o dönemde yalnızca en seçkin ailelerin çocuklarını aşılattığı gibi ayrıntılar da eklenince Feuerbach, terk edilmiş bu gizemli çocuğun çok varlıklı bir aileden geldiği ve onu mirastan çıkarmak isteyen akrabaları tarafından yasadışı yollarla ailenin dışına itildiği sonucuna vardı (…) Caspar Hauser’in hiç dikkat çekmeden Nürnberg’deki bir düşkünler evine ya da hastaneye kapatılacağını düşünen bazı insanların tüm bunlardan nasıl huzursuzluk duyduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Ama olaylar çok farklı bir biçimde gelişti. Yüksek dereceli bir devlet memuru olarak bu vakada da sözünü dinleten Feuerbach, oğlanın, artık muazzam bir canlılıkla uyanan öğrenme açlığının hakkını vereceği bir ortama girmesini sağladı ve Caspar Hauser, Nürnbergli profesör Daumer’in ailesi tarafından bir evlat gibi kabul edildi.”

Benjamin’in anlattığı hikâyenin daha geniş hâli, Wassermann’ın romanında karşımıza çıkıyor: Hauser’in Nürnberg’de bulunuşu, yaşamının bundan önceki bölümlerine ilişkin tahminler ve dedikodular, kentte başına gelenler, Daumer’in şefkatle yaklaştığı delikanlının âdeta zihninde gezinmesi ve kendisini keşfetmesini sağlarken basının ve fısıltı gazetesinin üstüne gittiği gencin yaralanması ve ardından şüpheli ölümü, Wassermann’ın ruhsal çözümlemeler ve ayrıntılı tasvirlerle genişlettiği sinematografik anlatımının ana izleğini oluşturuyor.

Bir ‘mağara adamı’

Wassermann, Hauser’in Nürnberg’de 26 Mayıs 1828 günü ilk kez görünüşüyle başlatıyor anlatımını; gözaltına alınan bu on yedi yaşındaki delikanlının kim olduğunu, nereden geldiğini ve neden kentte bulunduğunu öğrenip kulaktan kulağa ‘bilgi’ yaymak isteyen ahali, polis merkezini mesken tutuyor.

Konuşmasından pek bir şey anlaşılmayan, iletişim kurmakta güçlük çeken, duygularını kontrol edemeyen ve yürümeyi sanki yeni öğrenmiş izlenimi uyandıran Hauser, kent sakinleri tarafından âdeta bir ‘mağara adamı’ muamelesi görüyor.

Nürnberg ahalisi, kendilerine benzemeyen bu yabancıyı, üzerindeki kıyafetlere, hâl ve hareketlerine bakarak belli kalıplara sokuyor hemen; kimi onun için ‘gelişmemiş ve ilgisiz kalmış bir köylü’, kimi ‘bir soylunun sokağa atılmış gayrimeşru çocuğu’ diyor. Adli tabip ise bu gence dair şunları söylüyor: “Karşımızda hemcinslerinden bihaber, başkaları gibi yiyip içmeyen, sezgileri olmayan, konuşmayan, dünü bugünü bilmeyen, zamanı kavrayamayan, kendini hissetmeyen biri var.”

Kendisini görüp bilgi almak için polis merkezine gelen Friedrich Daumer, Hauser’in bir bakıma hayatının akışını değiştiren isim olarak çıkıyor karşımıza. Bu andan itibaren, yazarın Hauser anlatısı tasvirlerle yüklü bir sinema filmi ve derin çözümlemeler içeren psikanaliz seansı hâlini alıyor.

Hauser’in 1815’te bir evin kapısına bırakıldığını, evden dışarı çıkarılmadığını, kimseyle görüştürülmediğini, konuşmayı öğrenemediğini veya unuttuğunu öğreniyoruz fakat bunların yazılı olduğu mektup, hem Daumer hem de polis ve belediye yetkililerince ‘şüpheli’ ve ‘kafa karıştırıcı’ diye niteleniyor. Bu arada basın da konunun üzerine gidiyor; ‘Caspar Hauser kim?’ sorusu etrafında şekillenen haberler yapılıyor, üretilen dedikoduları ve yürütülen ‘fikirleri’ besleyen yayınlara imza atıyor, arkasından soru-yorumlar geliyor: “İşin aslı nedir? Ne söylendiğini anlamayan ama konuşabilen, eşyayı tanımayan ama görebilen, daha ağlamayı keserken gülebilen, gözlerinin masum ışıltısının ardında belki de fenalık ve alçaklık gizlenmiş zararsız görünümlü bu esrarengiz insan kimdir?”

Pedegog Daumer’in istediği şey, kendisi hakkında pek bilgisi olmayan, antisosyal ve beyaz tahta atıyla paylaştığı yalnızlığının farkına varmakta güçlük çeken Hauser’in benliği ve varlığı üzerindeki örtüyü kaldırmak; gizemli bu gencin dilini çözmek, içindeki huzursuzluğuna erişmek, yaşamının karanlığa gömülen taraflarını aydınlatmak.

Derinlere inen Daumer’in zihninde, Hauser’in bir kurban olup olmadığına dair kuşkular filizleniyor; böyle bir durumun onun konuşmasına, iletişim kurmasına ve insanlarla bir araya gelmesine ket vurmuş olabileceğini düşünüyor. Böylece roman; muammalarla, muallakta kalan noktalarla, şiddet öyküsü ihtimaliyle gerçeklerin ve dedikoduların harmanlandığı bir hayat hikâyesi anlatımına evriliyor.

Tekinsiz, gizemli ve tedirgin

Hauser’in etrafında yaratılan bürokratik ve tevatüre dayanan curcunanın ortasında kalan Daumer, hem onun hatıralarını ortaya çıkarmaya çalışıyor hem de basının ve yetkililerin işgüzarlıklarıyla mücadele ediyor. Öte yandan Daumer, kendisi çok farkında olmasa da Hauser’le duygusal bir bağ kuruyor: “Söz konusu Caspar olunca abartamıyorsun çünkü dil onu ifade edemeyecek kadar zavallı. Bu masalsı yaratığın kapkaranlık hiçlikten meydana çıkışı kadim efsaneleri andırıyor; tabiatın saf sesi birden karşımıza çıkmış, efsane gerçeğe dönüyor. Ruhu açgözlü ellerin henüz dokunamadığı kıymetli bir mücevher âdeta ama ben o mücevhere dokunacağım, bana bu hakkı tanıyan yüce bir amaç var.”

Daumer’in bu yakınlıkla evine götürdüğü Hauser, uzun suskunluğunun ardından kısa ve etkili cümleler kurarak pedegogun merakını enikonu artırıyor. Delikanlının, içinde hangi fırtınaların koptuğunu, ‘her canlı büyür’ gibi cümlelerin ve çocuksu soruların altında hangi yaşanmışlıkların bulunduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyor Daumer.

Geçmişte bir yerlerde kalan, kendisiyle ilgili ama kendisine sahip olmayan, vakti zamanında başına bir şeyler gelen fakat bunu bilmeyen, kendisini bulamayan ve ismini boşluğa söyleyen Hauser’e âdeta bir ayna tutan ve onu ‘bir mucize’ diye niteleyen Daumer, ‘onunla alakalı her şeyin arkasında insan elinden çıkma bir esrar var’ diyor.

Fizik ve metafizik sınırında gezinen Hauser’in etrafında gelişen sosyal, dinî ve toplumsal tartışmalar, Daumer’in onu anlama çabasıyla bir arada sunuluyor Wassermann tarafından. Bu, dönemin ruhunu yansıtırken o yıllardaki sosyal dokuya dair çıkarımlar yapma olanağı veriyor.

Aynı günlerde Hauser, âdeta yeniden doğuyor; yaşamı tekrar öğreniyor, insanlarla konuşmaya başlıyor, derdini anlatıyor ve çevresindekilerde, kendisiyle ilgili müphemliğin ortadan kalkabileceğine ilişkin bir umut doğuyor. Tüm bunlara rağmen Caspar’ın ‘tekinsizliği’, ‘gizemi’ ve ‘tedirginliği’ olanca ağırlığıyla hissediliyor.

Hauser’in eksik yaşamı ve bekleyişi

Daumer’in yanı sıra farklı ailelerin hamiliğinde süren yaşamı, Hauser’in hem bir sürüklenişe kapılmasına neden oluyor hem de her yeni ev, benliğinde taze bir başlangıç etkisi yaratıyor. Bu etki sayesinde Hauser yılmaz bir çalışkanlığa kaptırıyor kendisini, öğrenme hırsıyla yanıp tutuşuyor ve insan ilişkilerindeki incelikleri gözlemliyor. Tabii bu arada sezgilerle ve huzursuzluklarla dolu benliğindeki kör noktalar peşini bırakmıyor ve gözleri gelecek birini arıyor: “Caspar’ın bir sürü beklentisi vardı. Gelmesi gereken birini, insanların arasında bir yerlerde dolanan ve bulunduğu yere çıkan yolu arayan birini bekliyordu, birisinin gelmekte olduğuna dair inancı öyle kuvvetliydi ki her sabah bugün, her akşam yarın diye düşünüyordu. Sürekli manen gözetleme hâlinde yaşıyor, sezgilerle dolu sevinci rüyaya benziyordu. Ama tavus kuşu çirkin ayaklarını fark edince kuyruğunu nasıl yere vurursa aynı böyle kendi sesi ve kendi adımları onu yine yüreksizleştiriyordu, günbegün ümitlerini kıranları görmek de cabasıydı.”

Doğumu, yaşamı ve ölümü belirsizliklerle dolu olan Hauser’in, Daumer ve diğer ailelerin yanında geçirdiği zamanlar, bu muammaları gidereceği yerde daha da artırıyor. Benjamin’in deyişiyle Hauser’in hayatıyla ilgili gizemleri çözdüğünü iddia eden kitaplar, onun kısa ömrüne dair yeni dedikodular üretiyor yalnızca.

Wassermann, hâlâ birçok karanlık noktası bulunan Caspar Hauser vakasını, bir bütün olarak yer yer belgesel yer yer bir film havasında romanlaştırıyor. Yazarın anlattığı hikâye, Hauser’in hem kendisini hem de ahalinin onu keşfedişi üzerinden yürüyor. Başka bir deyişle bir var oluş ve bu var oluşun içinin (varsayım, dedikodu ve bilgi kırıntılarıyla) dolduruluş öyküsünü okuyoruz. Öte yandan, dönemin ahlak anlayışı ve ahlak kisvesi altındaki oyunlar, Hauser’in eksik yaşamıyla harmanlanıyor yazar tarafından.

“Caspar Hauser”, Jakob Wassermann, Çeviren: M.Sami Türk, Everest Yayınları, 446 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal