‘Büyük Doğu dergisi veya Necip Fazıl’ın mezarı’

‘Büyük Doğu dergisi veya Necip Fazıl’ın mezarı’

Dün Meclis’teki Anayasa Komisyonu’nda Oscar Wilde-Necip Fazıl tartışması yaşandı. HDP milletvekili Mithat Sancar’ın Oscar Wilde’dan alıntı yapmak istemesi karşısında, AKP Tokat Milletvekili Zayid Aslan “O kim ya?” derken, AKP Çorum Milletvekili Ahmet Sami Ceylan “Biraz da Necip Fazıl’dan örnek ver. Bu medeniyetin değerleri de var” diye istekte bulundu. 

1968 yılında, dönemin tanınmış kalemlerinden Baki Süha Ediboğlu, Cumhuriyet gazetesine “Evvelkiler ve Bizim Kuşak” adlı bir yazı dizisi hazırlamış, burada gün gün şairlerin portrelerini yayımlamıştı. 5 Şubat 1968 gününün konuğu Necip Fazıl’dı. Baki Süha Ediboğlu’nun “Genç kuşağın birinci plana çıkmasını geciktiren güçlü soluk: Necip Fazıl Kısakürek” sözleriyle başlayan yazısı şöyle: 

Al eline bir değnek
Tırman dağlara şöyle
Şehir farksız olsun tek
Mukavvadan bir köyden

Yel olsa sen de esen
Cücesin şehirde sen
Bir dev olmak istersen
Dağlarda şarkı söyle.

Bizim kuşak şairleri, isimlerini, yavaş yavaş duyurmaya başladıkları, Cahit Sıktılar, Ahmet Muhipler, Fazıl Hüsnüler sanat ve edebiyat dergilerinde yerleştikleri sırada, önlerinde dağ gibi duran iki dev şöhret vardı: Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek. İkisinin de şöhreti memleket ölçüsünde yaygın, ikisi de sanatlarının en güçlü çağını yaşıyorlardı.

O günlerde edebiyat çevrelerinde esen o verimli, mutlu ve olumlu havaya bu iki büyük şöhret elle tutulacak kadar hâkimdi. Genç edebiyat ve Türkçe hocaları derslerinde körpe zevklere onları aşılıyor, delikanlılar, genç kızlar onların resimlerini arıyor, şiirlerini defterlerine geçiriyorlardı. Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’dan evvel gelen Faruk Nâfiz ismi, büyük şairlik gücüne ve yaygın şöhretine rağmen, artık aydınların, şiir sevenlerin hafızasından silinir gibi oluyor, bir zamanların bu ünlü aşk şairi artık klasikleşiyordu.

Nâzım’la, Kısakürek’in uzun yıllar devam eden güçlü solukları yanı sıra, genç kuşağın birinci plana çıkması bir hayli gecikti.

***

Ben Necip Fazıl’ı 1935 yılı sonlarında İstanbul’da Cumhuriyet gazetesinde tanıdım. O zamanlar gazeteye birkaç makale getirmiş, yazı işleri odasında çalışan Doğan Nadi’ye bu makaleler yayınlanırsa sanat ve edebiyat aleminde birer “hadise!” olacağını söylemişti.

Durmadan yüzünü gözünü oynatıyor, yerinde duramıyor, çok heyecanlı, çekici, mübalâğalı, fakat -kim ne derse desin- güzel konuşuyordu. Benzetişleri yeni, esprileri güzel, iddiaları inandırıcı idi. Her haliyle insanı saran bir havası vardı.

O gün Doğan Nadi ile Necip Fazıl, iki saate yakın -biri bırakıp biri başlamak üzere- karşılıklı, aralıksız yaptıkları esprilerle, yazı işleri odasını kahkaha tufanına boğdular. Onların yüzünden tam da gazetenin hazırlanacağı saatlerde gülmekten iş yapmaya vakit bulamadık.

Necip Fazıl’ı daha sonraları Ankara’da sık sık görmeye başladım. Ağaç dergisini çıkarıyor, etrafını alan dostlarını, hayranlarını lokantalara, barlara götürüyor, avuç dolusu paralar sarf ediyordu. Neme lazım, eli açık hatta müsrif insandır. Para onun avucundan hazan yaprakları gibi uçar gider. Bu yüzden ona aramızda “Prens” adını vermiştik.

Bir akşam, yedi-sekiz kişilik bir grup halinde bizi Ankara’daki meşhur Tabarin Barı’na götürmüştü. Aramızda hasisliği ile meşhur rahmetli Nahit Sırrı Örik de vardı. Geç saatlere kadar yeyip içtik eğlendikten sonra Necip Fazıl hesap istedi. Hesabı getiren garsona da paranın para olduğu zaman tam elli lira bahşiş bıraktı. Hepimiz hayret içinde kaldık. Hele Nahit Sırrı o incecik sesi ile bağırarak isyan etti:

“Ayol siz delirdiniz mi? Hiç elli lira verilir mi?”

Necip Fazıl bir milyarder edası ile fütursuz cevap verdi:

“Hani ben sizden bir zamanlar elli lira borç istemiştim de paranız olduğu halde param yok veremem, demiştiniz. İşte şimdi o elli lirayı ben bir garsona veriyorum. Sizi birazcık olsun para kullanmaya alıştırmak istiyorum…”

Nahit Sırrı, kendi cebinden bir kuruş bile çıkmadığı halde Necip Fazıl’ın bu hareketine son derece öfkelendi ve sesinin tonuna garip bir hüzün katarak:

“Ben sizinle bir daha hiçbir yere gitmem.. Günah değil mi paracıklarınıza?” dedi.

O yıllar Necip Fazıl, şöhretinin tam da zirvesinde bulunuyordu. Şairliğinin tadını her alanda çıkarıyor, evinde uşak kullanıyor, yemeklerini zamanın en lüks lokantası sayılan Karpiç’ten getirtiyor, özel olarak kiraladığı büyük dairede fraklı, smokinli garsonlar kullanıyor, partiler veriyordu. Tabii bu türlü hesapsız harcamaları için de sık sık beş liraya bile muhtaç olduğu günler oluyordu.

Atadan, babadan kalma bir de at merakı vardı. Eline topluca bir para geçti mi, iyi cins bir at alıyor, ona bakmak için bir de seyis tutuyor, bir yığın masrafa gidiyordu. Bu at sevgisi sonunda onu “Ata Senfoni” adlı bir kitap yazmaya kadar götürmüştür.

Onun çok değişik, dalgalı olan hayatına kısaca bir göz atalım.

Necip Fazıl Kısakürek 1923-24’lerden başlayarak yazı hayatına atıldı. 1925’te Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Paris’e gönderildi. Orada fazla kalmadı, bir yıl sonra öğrenimini yarıda bırakarak İstanbul’a döndü. Geçimini sağlamak için bankacılık mesleğini seçti. 1929 yılına kadar Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında çalıştı. Çeşitli gazetelerde fıkra yazarlığı yaptı. 1936’da 17 sayı çıkabilen Ağaç dergisini kurdu. Daha sonra Büyük Doğu adlı edebi, siyasi bir dergi daha çıkardı. Necip Fazıl’ın artık şairliği unutup sosyal ve dini akımlara kayan çabalarını harcadığı ve kendisini birkaç defa hapishanelere kadar götüren bir dergidir. Bana gücenmeyeceğini, samimiyetime inandığını bildiğim için söylüyorum, Büyük Doğu, büyük şair Necip Fazıl’ın mezarlığı olmuştur.

Türk edebiyatına “Örümcek Ağı”, “Kaldırımlar”, “Ben ve Ötesi” gibi ölümsüz şiir kitapları, “Tohum”, “Bir Adam Yaratmak”, “Künye”, “Sabır Taşı”, “Para”, “Namı Diğer Parmaksız Salih” gibi güzel ve unutulmaz piyesler kazandıran Necip Fazıl Kısakürek, ne yazık ki, sanki adlarını saydığım o şiir kitapları, o güzelim piyeslerini kendisi yazmamış gibi, siyasi, mistik akıntılara kapılmış ve bizi şair Necip Fazıl’dan mahrum bırakmıştır.

Şiirimize getirdiği yenilikleri ve güzellikleri burada bir bir sayacak değilim. Ancak şu kadar söyleyeyim ki, Kısakürek Türk halk şiirini, mistik tekke şiirinin herkese açılmayan kapılarından rahatça, başka bir rüzgârla geçmiş, Batı şiirinin havasını da taşıyan mısralarında madde ve ruh felsefesini kendi açısından en güzel bir dil, en mükemmel bir form ve tadına doyulmaz bir ahenk içinde vermiştir.

Şimdi eski Necip Fazıl’ın tadına tekrar ve yeniden varmak için bazı şiirlerini birlikte okuyalım.

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum,
Yolumun karanlığa karışan noktasında
Sanki beni bekliyen bir hayal görüyorum

Kara gökler gül rengi bulutlarla kapanık
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar
Bu gece yarısında iki kişi uyanık
Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler
Simsiyah camlarını üzerime dikiyor
Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler.

“Kaldırımlar” aldı, ünlü şiirinden aldığımız bu parçadan sonra, bir de şu sıcacık, yeri doldurulmaz ana sevgisini bütün içliliği ile anlatan “Anneciğim” adlı şiiri okuyalım:

Ak saçlı başını alıp eline
Kara hülyalara dal anneciğim
O titrek kalbini bahtın yeline
Bir ince tüy gibi sal anneciğim

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar
Zulmetin ardında yine zulmet var
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim.

Gözlerinde aksi bir derin hiçin
Kanadın yayılmış çırpınmak için
Bu kış yolculuk var diyorsa için
Beni de beraber al anneciğim. 

necipfazil2

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal