Barış istemek

Barış istemek

“Barış” sözcüğü bize hep “mutlu son”ları anımsatır. O “mutlu son”ların gülümsemesi, savaşın yol açtığı yıkımlardan sonra insanı yeniden yaşama bağlar. Bu saf bir mutluluğun gülümsemesidir, kötü günler geride kalmıştır. Oysa kötü anılar bırakmayan ve belleğe sızmayan bir savaşa, yalnızca sıradan ve acemice yazılmış birtakım kurmaca metinlerde rastlanabilir; gerçekte her savaş hüzün, şiddet, yıkım, kan ve zulümdür. Eğer bunların çok küçük bir parçası bile sonradan yapılan barışın içine sızmışsa, her “mutlu son” ve her barış mutluluğu savaşın kötü anılarıyla bozulmuşsa, bu durumda o barış gülümsemesi, gülmekle ağlamak arasında ve sevinçle hüzün arasında bir mimiğe dönüşür.

Savaş elbette bir bellek oluşturur. Bu bellek duygusal olmaktan daha çok, fiziksel bir kaynağa dayanır ve bu yüzden birkaç kötü anıdan daha uzun sürer, yaşama olan etkisi hayli fazladır. Öyle ki bellek kendisini her an yeniler ve yaşam boyu varlığını sürdürür. Savaşın bedende açtığı yaralar büyük acılar vermiştir. Sonradan o yaralar kapanır, kabuk bağlar ve giderek bir ize dönüşür. Yara izi, yaranın ilk açıldığı andaki acıyı artık taşımıyorsa da, kan durmuşsa da, acının ilk deneyimi unutulup gitmişse de, bu tam bir iyileşmenin gerçekleştiği anlama gelmez. Savaş sırasında bedende duyulan acı, yaşam boyu kendisini değişik hislerle ve bu hislerin yönettiği türlü davranışlarla açığa vuracaktır; hem de yaşamın sonraki bölümlerinin her noktasında…

Savaşın lekesi

Demek ki “barış istemek”, öncelikle bir savaşı yaşamak ve onun neden olduğu acıyı derinine hissetmekle başlar. Ve barışı gerçekten isteyenler, savaşın sıradan bir film, sıradan bir roman, sıradan bir öykü ya da sıradan bir tiyatrodan ibaret olmadığını bilenlerdir. Bu yüzden barışı gerçekten isteyenler, barışın geldiği “an”da filmin bitmeyeceğini, romanın ya da öykünün son sayfasının kapanmayacağını, perdenin inmeyeceğini de bilirler. Hiçbir şey “mutlu son”a bağlanmaz; barış, savaşın hüznü, şiddeti, yıkımı, kanı ve zulmü ile tümüyle lekelenmiştir ve bir daha da savaş öncesine geri dönüş olamayacaktır. Barış zamanında da savaşta açılan yaranın acısı, bir ize dönüşmüş halde bellekte devam edecek ve bizi her zaman geçmiş savaşa bağlı kılacaktır.

Ve o zaman barış, zorlu ve uzun bir arınma süreci halini alır: Hüzünden, şiddetten, yıkımdan, kandan ve zulümden… Barış, önce kendi üzerine düşen savaş lekesini silme işine girişir. Fakat zor olan da budur, hatta olanaksızdır: Savaşın lekesi barışın üzerinden silinmez. Barış üzerine yürütülen romantik düşünceler, zihinlerdeki ölümlere ve felaketlere dair görüntülerin üstesinden gelemez. Oysa gene de barışı istemekten ve ona güvenmekten başka çaremiz yoktur. “Barış istemek”, savaşı bitirmek kadar arınma sürecini de üstlenmekse, bu nasıl başarılacaktır? Mademki bellek çalışıp durmaktadır, savaşa ait her şey yaşama durmadan yayılmaktadır ve bir daha da savaş öncesine dönme olasılığı yoktur, bu durumda barıştan beklenilen nedir?

Dilde uzlaşma

Herhalde söz konusu beklenti iki yönlüdür: Birincisi; mevcut savaşın hemen sona erdirilmesidir ki bu değerli bir düşünce olmasına rağmen işin kolay yanıdır. Bu beklenti kararlı bir kitle bilinci ile başarılmayacak bir şey değildir, o bilinci oluşturmak amacıyla ortaya konulacak birçok çaba bunu belki sağlayabilir ve başlangıçta bir “mutlu son” tesis edilebilir. Ama zor olan beklenti ise ikinci yöndedir; yani savaş sonrasında, savaşın lekesini barışın üzerinden söküp atmak… İşte bu beklenti, düpedüz bir “olanaksızlık” beklentisidir. Bellek çalışıp durmakta ve her tür savaş deneyimini “barış zamanı”na getirip yığmaktadır çünkü…

Barışın altında yatan karmaşık sorunlar, bunlardan ibaret görülmemeli. “Barış istemek” sürecinde diğer bir sorun da dildedir. “Barış istemek” sonuçta, dilde bir uzlaşmayı zorunlu tutar: Açıkçası, barış isteyenlerin kendi aralarında kurdukları iletişim, “barış” sözcüğünün anlamı üzerinde bir uzlaşma gerektiriyorsa da bunun bir garantisi yoktur. “Barış” sözcüğü yalnızca bir kodlamadır; “barış gerçekliği”nin tam karşılığı olamaz. O sözcük olsa olsa, “barış gerçekliği”ni ifade etmek için kullanmak zorunda kaldığımız belirsiz bir “şey”dir. Tarihi kana bulayanların “barış” anlayışları ile barışı gerçekten isteyenlerin anlayışları arasında bir fark olmalı. Fakat yazık ki gene iletişimin kurbanı oluyoruz. İktidar mücadeleleri ve çıkar hesapları yüzünden toplumları hoyratça itip kakanlar ile barışı gerçekten özleyenlerin kendilerini ifade yöntemi dil olduğu müddetçe, biz iki tarafın da kullandığı “barış” sözcüğünün anlamını aynı sanıyoruz. Fakat değil, bunlar hiç aynı şeyler değil. “Barış”, herkes tarafından kullanılan, ama anlam olarak birbirini tutmayan bir sözcüktür. Tarihi kana bulayanların “barış”tan anladığı şey ile barışı gerçekten isteyenlerin anladığı şey, aynı değildir.

Asıl barış, barış yapıldıktan sonra

Kodlar, yaşamdaki gerçeklikler adına hiçbir şeydir. Yaşamda hiçbir şey olmayan, hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen kodlarla siyaset yapıyor olmak ise iktidar sistemine iyice bağlanmaktan ve onu iyice semirtmekten öteye gitmez. “Kodlar siyaseti” denilen şey, mağdurların yaptığı, ama kendi mağdurluklarını hazırlayan ve hatta onu iyice pekiştiren bir siyasettir, hepsi bundan ibarettir. Belki şöyle düşünmeli: Savaş yoksa barış isteğine de gerek kalmaz.  Barış, savaş zamanlarının tasavvurudur. Barışın rahatlığını ve mutluluğunu tatmak isteyenler, bir savaşı yaşamak, ona tanıklık etmek ya da onun duygusunu iyice hissetmek zorundadırlar. Bunu ifade etmenin dili de salt kodların dili olamaz.

Sonuçta “barış istemek”, savaşın bedende açtığı yaraların acısını hissetmekle başlar. Ve ardından da “mutlu son”dan sonra bu acılarla sürdürülmek zorunda kalınacak bir yaşama yeni bir biçim vermek çabasıyla devam eder. Asıl barış, barış yapıldıktan sonra başlayacak yaralanmış bir yaşamda ortaya çıkartılabilir (eğer başarılabilirse). Barışın üzerindeki savaş lekesi kesinlikle çıkartılamaz, ama belki bu lekeyle birlikte yaşamanın insani bir yönü kurulabilir. Bu yüzden bu olası barış eğer tarih kitaplarına geçecekse, o kitabı kahramanlık ve zafer öyküleri, pişmanlıklar, unutmalar ve silmeler yerine, savaşın lekeleriyle doldurmak daha insani bir davranış olur.

Zaten başka bir çare de yoktur; değil mi ki bir barış, savaşın lekelerinden asla kurtulamaz…

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal