Bakışsız Kalan Bozkır Abbas Kiarostami

Bakışsız Kalan Bozkır Abbas Kiarostami

Dünyanın tenini en kuvvetli hisseden yönetmen-şairlerden biriydi o. Issızlığın dahası nasıl olur bilmiyorum ya onsuz yeryüzü daha ıssız, bakış eksik, kör noktalar öksüz. O da çekildi işte rüzgârın hepimizi tek tek sürükleyeceği o yere.

Bakışın tüm temsil olanaklarını tüketen eski/miş sinema sanatına yine bakış sanatının gücüyle, başka bir gerçeklik penceresinden bakarak, taze anlam alanları açmayı başarmış bir sinemacı/şairdi Kiorostami. Dünyanın tenine bakışla nüfuz eden bir şair. Bakış onda Jean-Luc Nancy’nin “Filmin Apaçıklığı”nda dediği gibi uçsuz bucaksız, öncesiz ve sonrasız bir uzama dönüşür. “Şirin”de sinemasının metafiziğini bütünüyle gözler önüne seren bu yaklaşımla seyircisini de bu apaçıklığın içine büyülü fenerin nasıl çektiğini cüretkâr bir üslupla göstermiştir. O filmde sadece bakış vardır. Hikâye edilenin zerrece önemi yoktur. Bakışlar birbirinin içinden geçerek birbirinin üstüne binerek yönetmenin bakışının bizi sürüklediği yere varırlar. İmgenin bakışta tutulması… bir nevi sınırlandırılma, tutsaklık içerse dahi bu bakıştaki çağrıda uyanışa dair zarif bir zorlama da vardır. “Arkadaşımın Evi Nerede?” filmini anımsayalım… yönetmenin bakışlarının bakışımıza değdiği ilk planla birlikte tüm sokaklar, evler, ovalar, bahçeler kısaca tüm uzam şeylerin temsil edilişlerinin ötesinde bir anlam arayışının belirsiz açıklığına dönüşür. Kadraj, sinema perdesi ve vizörün sınırlayıcılığı bakışın görünenin ötesine geçmesini engelleyemez. Bu görünenin ardına geçme çabası hem alışılagelen temsil ilişkilerini bozan hem de etiğin ve alışılmışın dışındaki bir politikliğin alanına çeker bizi.

Kiarostami sinemasını şiire en çok yaklaştıran bakışa dair bu tutumdur. Kayıp nesne, eksik özne, imkânsıza dair sonsuz arayış, bitmeyecek yas ve melankoli… tüm filmlerinin güç aldığı kök budur. Onda bakış gerçeğin en sert virajına kadar götürü bizi: ölüm. “Kiraz’ın Tadı” ölüme bakışı ne kadar yaklaştırırsa doğuma ve hayata o kadar yakın düşürür. Ki yaşam ve ölüm onda karşıtlıklar olarak değil akışın içindeki olma halleri olarak karşımıza çıkar.

Sinema bir yolculuğa dönüşür onda. Ardı sonu bilinmeyen bir düzlükte hep zik zak çizerek akar, koşar, yürür onun kahramanları. Sürekliliğin içindeki hareketle örer anlam dünyasını hepsi. Değişimi, dönüşümü gösteren bir didaktikliğin içinde serpilmezler. Gerçeğin apaçıklığı içinde eylerler. Böylelikle bizim gerçeklikle dolaysız bir biçimde ilişki kurmamızı ister gibidir Kiarostami. Bakış zihni uyanışa çağırır, dünyanın tenine gözlerimizi dokunmaya zorlar, bakışımıza bir fikir edindirmenin peşindedir yönetmen. Sinema fikrini buradan kurar. Çünkü bakmak imge ile, hakikat ile kurduğumuz ilişkinin düşünsel boyutunu başlatır. Kiorastami gördüğü şey ile arasına saygıyı, dürüstlüğü, olduğu gibiliği koyar. O nedenle başka ile kurulan ilişki sizi bir ötekiliğin, yabancılığın uzaklığın alanına çekmez. Kültürel kodların yerelci sınırlayıcılığının tuzaklarına hiç düşülmez.

Onda sık rastlanan aşılan tepeler, varılmak istene yerler, bulunamayan adresler, hep bir yerlere gitmekler, bir yerlerden dönmekler vardır. Dünya denen yuvada bir türlü yerini bulamayışların tuhaf iğretiliği, utangaç göçmenliği söz konusudur. Bu duygu bize kendimizi hatırlatır. Bu, yönetmenin bakışına çekildiğimiz, sinemanın içine çekildiğimiz yerdir. Ve Godard’ı anımsayarak söylersek perdedeki ölü imgelere hayat veren izleyenin bakışıdır. O bakış yönetmeninkiyle iç içe geçmiş, üst üste binmiş bakıştır.

Artık Kiorastami yok, o bakış yok. Ama filmlerinin perdeye düşecek sonsuz imgeleri var. O ölü imgeler bizim bakışımızla tekrar tekrar dirilecekler. Dolayısıyla “Arkadaşımın Evi Nerede”, “Yakın Plan”, “Hayat Devam Ediyor”, “Zeytinlikler Altında”, “Kirazın Tadı”, “Rüzgâr Bizi Sürükleyecek”, “On”, “Aslı Gibidir”… ve sayamadıklarımızla Kiorastami’nin bakışı artık izleyicisine emanettir. Binlerce gözle o bakış yolda olmaya devam edecektir.

Luc Nancy yaptığı söyleşisinde “Hayat Devam Ediyor” filminin Zilzal ayetinden esinlenip esinlenmediğine –Her şey yıkıldığı zaman, yer konuşmaya koyulacak ve bir hikâye anlatacak– dair bir soru yöneltir Kiarostami’ye. Yönetmen der ki: Dindar ya da ateist olmanın, İran minyatürünü sevmenin ya da sevmemenin hiçbir önemi yok. En önemlisi kendisine bağlanmış olduğumuz bir yeryüzünde yaşıyor olmamızdır.

*J. Luc Nancy(2013). Filmin Apaçıklığı. Çev. Tacettin Ertuğrul.Küre Yay.:İstanbul

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal