Bahar karşılaması

Bahar karşılaması

İçinden geçtiğimiz günler düşünüldüğünde bir oksimoron gibi duruyor olabilir yazının başlığı. Budalaca bir iyimserliğin peşindeymiş gibi görünebilir, ama değil. Uzun bir zamandır yaşamdan kaçıyoruz, yaşamaktan kaçırıyoruz kendimizi çoğumuz. Bir soluğun hakkını sorguluyoruz. Utanıyoruz, aynalardan, birbirimizden; hazdan korkuyor ve hızla ondan uzaklaşıyoruz. Haz, arzu, sevinç, iştah hepsi bize, onlar ölüyken biz hayattayız’ı, onlar ölürken biz hiçbir şey yapamadık’ı hatırlatıyor. Elimizden gelene bakıyoruz, gerçekten elimizden gelen bu muydu diye. Sonra susuyoruz. Kabuğumuza çekiliyoruz, görünmez olmayı diliyoruz. Omzumuzdan bir hayalet el bizi arzın merkezine doğru bastırıyor, cehennemi ayaklarımızın diliyle çözmeye çalışıyoruz. Ağaç değiliz, başaramıyoruz. Hoş, biz bedenimizin de ruhumuzun da konuşmalarını hiç dinlemiyoruz. Tamlıktan, bütünlükten, bağlamdan söz açıyoruz. Bunu yaparken vücut bütünlüğüne dek düşman saydığını paramparça eden öfkenin bir gün nesnesi de biz olabiliriz, bu geçiyor mu içinizden? Geçtiği için belki içeri, daha içeri kabuğun en kuytusuna yapışıyoruz, karanlığa tutunduğumuzu bilmeden.

Şiddetin sersemletici etkisinin henüz kimsenin üzerinden silinmediği bir gerçek. Her felaketi bundan daha kötüsü olamaz diyerek karşıladıkça şiddetin ve kötücüllüğün dimağlarımızı serseme çeviren yeni örnekleriyle karşılaşıp durmadık mı? İyi değiliz, dedik. İyi olmayalım. Unutursak kalbimiz kurusun dedik. Öfkemizle, el elde baş başta kaldık. İtirazlarımızı, hayırı’mızı örgütlü ya da örgütsüz seslerle barış kararımızın, inadımızın yanına bıraktık. Ama olmuyor, hadi kabul edelim, bu yetmiyor. Yalnızca bu, yetmiyor.

Kendimizi dışarıda tutarak yaptığımız toplumsal çözümlemeler, umut arayışları, spekülasyonlar, gelecek okumaları, içinde kendimizin de olduğunu unuttuğumuz bataklıkta daha derine batmamıza neden oluyor. Çaresizliğimizden belki, belki büyük yalnızlığımızdan, sevgisizliğimizden hep bir başkasına tükürüyoruz ağzımızdaki çamuru. Cihangir solcuları diyoruz, Nişantaşı cenahı, ey tuzu kuru İzmirliler, çıt çıkarmayan Batı, yetmez ama evetçiler! Hep büyük fotoğrafın içine içine bakıp, oradan konuşup o büyük gözün tam da istediğini yapıyoruz. Öfke olsa iyi, nefret kuşanıp, nefret dilinden, hep o başkası var ya o başkası heyulasına karşı konuşuyoruz. Aslında hepimiz suya konuşuyoruz, toprağa, gökyüzüne… onlara bıraktığımız atomlarla titreşiyoruz. Dünyayı uğultulu bir mezarlığa dönüştürüyoruz; o, şarkı söyleyen derin bir orman olabilecekken. Kakofoniden korkmasaydık, herkes aynı şarkıyı söylesin istemeseydik, aynı notalara aynı anda basılsın demeseydik, çapaklardan, detonasyondan, atonaliteden çekinmeseydik. Aynı anda herkes şarkı söyleyebilseydi, kendi şarkısını… sesten korkmasaydık. Çokluğun tekilliklerden geldiğini, tekliğin çokluğu içerdiğini görebilseydik… Yaşıyoruz ama. Yaşadığımız sürece hep bir şans var.

Tüm bunları naif bir iyimserlikle düşündüğüm sanılmasın. İnsanın bittiğini biliyorum. En azından “bu” insanın. Dünyada da içeride de şiddet kesilmeyecek görünüyor. Başka bir inşa modeli deneniyor sistem kendini sürdürsün için. Hem bilmiyor muyuz, uygarlık tarihi dediğimiz topyekûn bir savaşlar tarihi. Tanrılar hep aynı şey için oluk oluk kan istiyor. Gerçekten yaşamaktan yaşatmaktan yana iyilik içinde olsaydık dünya böyle olur muydu? O nedenle çoktan insandan ve insanlıktan yana umudumu kesmiş biri olarak bakıyorum olana bitene. Yarın ne olacağını hiç kestiremediğim gibi bize ne oldu’nun, bütün bunlar bittiğinde neye dönüşmüş olacağımızın kestirmesini de yapamıyorum. Ama asla aynı olamayacağımız keskin bir hakikat olarak duruyor önümüzde. Hakikattin dilinden uzaklaşan kibir yumağı insanlığın denizi bitti. Hatırlamalı yine de, çöl de hep bir olasılığa, olanağa açık. İnsana inanmıyorum ama kemiğe ve onun inadına inanıyorum. Onun yaşamdan ve yaşatmaktan yana olan inadına…

Anayoldan gözümüzü hiç ayırmıyoruz ama şu zamanlarda patikalara sapmalı. Majör politikanın diline teslim olmaktansa gündelik hayata ilişkin politika üretmenin önemini yeniden hatırlamalı. Her ne ise o olarak insanla, doğayla, şeylerle kurduğumuz ilişkideki tavrımız yeni bir etik üretecek. Hukuk, yasalar, haklar… bütün bunların ötesinde beyan dahi istemeyen sözsüz mutabakat hayatla aramızda o küçük şeylerle ilişkimiz üzerinden kurulmalı önce. Kibirli sarhoşluğumuzun yarattığı hiyerarşiyi önce küçük dünyalarımızda kırmadan nereye? Nasıl büyük cümleler kurabilir kendini, insanı bilen taşla, ağaçla, kuşla, gökle, dağla kendini eşitlemeden?

Barış istemek, onda ısrar etmek; çatışmasızlığı arzulamak, hoşgörü ve uzlaşıya kendini teslim etmek asla değil. Barışta ısrar etmek bir dünya fikriden yana olmak demek, bir dünya fikri üretmek. Nasıl acı çekiyorsak, ölüyorsak, onun kadar çetin, çetrefil ve zor bir varlık savaşı içinde yaşıyor olmanın da hakkını vermek demek. Düşmanı hayatla rahatsız etmek, hayatla ve hayata doğru kışkırtmak demek.

Hayatta olduğumuz için suçluluk duyduğumuz, utandığımız ne çok zaman var. Çoğu gün hayatı zehir zıkkım ederek geçiyor. Ya da sıkıntı içinde, taş gibi bir duvarı seyredip hiçbir şey yapmadan. Ama asıl bu, ölülere haksızlıkmış gibi de geliyor şimdilerde. Madem diyorum onlar gitti sen kalansın, kalmanın hakkını ver. Kahkahayla, sesle, sözle ihlal et hayatı, ondan vazgeçme, geri çekilme. Barışı düşleyerek âşık ol, dostlarına şefkat göster, daha çok oku; daha iyi yaz, daha iyi bir anne ol, iyi bildiğine yol açıcı.. Yükü olanın yükünü hafiflet, sen tüy gibi ol, kelebek gibi. Hepimizi bir gün böcekler yiyecek, börtü böcekle dost ol. Papatyayı ihmal etme, bahar toprağındaki taze çimen kokusunu da. Oturduğun taşa merhametle dokun, içindeki sesi duy ellerinle. Çok şükür yaşıyorum gibi değil, madem yaşıyorum diye bak kainata ve içindeki her şeye. Borçsa budur borcun, bunu böyle öde. Ben barışta ısrar etmekten bunları da anlıyorum.

Düşünceniz değiştiğinde bakışınız da algılarınız ve dikkatiniz de değişiyor. İnsan bir aldanıştır; belki bu yüzden hem kötümser hem umutvarım. Twitter’da Mısır’dan bir duvar yazısına rastladım. Bize, “Çiçekleri ezebilirsiniz, ama baharı erteleyemezsiniz” diyordu duvar. Buna inanıyorum, çünkü diriyim ve dirimden yanayım. Yine aynı yerden başka bir şey, ıssızlık büyüten bir kar açıklığında, dalları çıplak kupkuru bir ağaç fotoğrafı ilişti gözüme. El ele tutuşup ağacı çembere almış kadınlar, dönüyorlar ağacın çevresinde. Bir pagan ayini… mırıltıları, çığlıkları, şarkıları fotoğraftan taşıyor. İnsan fotoğrafın içine girip çembere dahil olmak istiyor. Ağacı bahara cesaretlendirme ayini…

Biz de diyorum, biz de böyle çemberler oluşturmalıyız, büyüklü küçüklü; el ele, döngüsel ayinler yapmalıyız, kendimizi yaşama cesaretlendirmeliyiz yeniden. Acıdan korkmadan, acının bilgisini, özsuyun acı bir damarının olduğunu unutmadan. Say bademleri, /say acı olanı, uyanık tutanı say, /beni de onlara kat: //…///Beni de acı yap, acı yap beni. Bademlerden say beni. (Paul Celan)

* Görsel: Van Gogh, Almond Blossom “Çiçek Açan Badem Ağacı” (Detay), 1890, Van Gogh Müzesi

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal