‘Attığımı vurmayı öğrendim ama matematiği unuttum…’

‘Attığımı vurmayı öğrendim ama matematiği unuttum…’

Geçmiş geride kalan bir şey değil aslında. Bir devrimi, savaşı, tutsaklığı, ölümün kıyısından dönüşü ve kayboluşu yaşayanların anlattıkları yazıya dökülüp dilden dile dolaştığı sürece, geçmiş canlılığını koruyarak bugüne ve geleceğe taşınacak.

Sözün gücüne inanan, sözlü tarihin ağırlığının farkında olan Svetlana Aleksiyeviç, özellikle kendi coğrafyasının insanlarının başından geçenleri aktararak geçmişle bugün arasındaki mesafenin ne kadar kısa olduğunu ortaya koyuyor kitaplarında. “Son Tanıklar” da bunlardan biri.

‘Düşman kayıpları duyurulduğunda hep mutlu oluyorduk…’

1941-1945 arası SSCB’nin Naziler tarafından işgaliyle başlayan insankırım sırasında çocuk olanların gözünden dönemin panoramasını yansıtan Aleksiyeviç, “Son Tanıklar”da bir travmayla buluşturuyor bizi. Başka bir deyişle resmî tarihin atlamaya meyilli olduğu, Sovyet coğrafyasında ailesiyle beraber ölümle burun buruna gelen o günlerin çocuklarının zihnine kazınan yıkımı aktarıyor.

Savaş çıkaranların, onların peşinden gidenlerin ve direnenlerin ‘kahramanlık hikâyeleri’ yazdığı ve anlattığını bilen Aleksiyeviç, o dönemin çocuklarına söz vererek bir kez daha hakikatin can yakan tarafına yoğunlaşırken onların hayatında meydana gelen boşluğu ortaya koyuyor.

Aleksiyeviç’in konuştuğu tanıkların anlatımlarındaki ortak nokta, anlamlandırılamayan ve SSCB topraklarına bir şaka gibi sıçrayan savaşın kokusu ve sesi. ‘Hayır, asla olmaz’ denen bir şey bu; yöneticilerin, düşman işgalini önleyeceğine duyulan güvenin ilk bombanın düşüşü ve insanların öldürülüşüyle kısa sürede boşa çıkışı…

‘Kahramanca çarpışılan’ savaşın hemen herkesi öldürdüğü, radyolardan resmî ağızla yapılan açıklamaların aksine, çocukların yalnız kaldığı ve o kadar da ‘kahramanca’ olmayan kuralsız bu oyuna dair Taisa Nasvetnikova şöyle diyor: “Ölümü yakından görmek istemiştim, ölümün yakınında bulunmak. Radyodan düşman kayıpları duyurulduğunda hep mutlu oluyorduk… Ama bu kez… Gözlerimle görmüştüm… Sanki uyuyormuş gibiydi o adam… Yatar vaziyette bile değildi, oturur hâldeydi, yana kaykılmıştı, başı hafifçe omzunun üstüne düşmüştü. Ondan nefret mi etmeliydim, yoksa ona acımalı mıydım, bunu kestirememiştim. Düşmandı o. Düşmanımız! Genç miydi, yoksa yaşlı mıydı, hatırlamıyorum. Çok yorgun görünüyordu.”

‘Siyah-beyaz bir film…’

1940’ları yaşayanların cümleleri, savaşta zafer ve yenilginin birbirine karıştığı, tek geçeğin kaybetmişlik duygusu olduğunu bir kez daha gösteriyor. Fısıltıyla konuşanlar, bombalar arasındakiler, boşalan sokaklar, ‘ölüler bombalanmaz’ diyerek mezarlıklara sığınanlar hep bu kaybetmişliğin göstergesi.

Mişa Mayorov’a göre insanların görünmez olup renk çeşitliliğinin azaldığı bir hikâye bu: “Her şeyin siyah renkte olduğunu anımsıyorum: Siyah tanklar, motosikletler, siyah üniformalı Alman askerleri. Bütün bunların siyah renkte olduğundan emin değildim ama ben öyle hatırlıyorum. Siyah-beyaz bir film gibi…”

Bombardımanların, işgalin, uçak sortilerinin ve cinayetlerin büyükler arasında çok kolay konuşulmaya başlandığı; kötülüğün sıradanlaşıp hayatın parçasına dönüştüğü bir ortamda, çocukların tanık olup yıllar sonra anlattıkları, üzerinden zaman geçtikçe derinleşen ve yaşamı sekteye uğratan, ölülerin bir kez daha öldüğü korkunun ifadesi. Tamara Parhimoviç bunu ‘mutluluğun her an sona erecekmiş gibi geldiği çocukça korku’ diye tanımlamış; yetişkinlerin savaş başladığı için ağladığı, çocuklarınsa oynadığı askerciliğin yerini kaygının aldığı bir süreç bu.

Bahsi geçen korkunun bir tarafında ebeveynlerini, diğer tarafında ise evini ve yaşadığı kenti yitiriş yer alıyor. Elinden kayıp gidenler, hayatta kalan tanıkları yarı ölü hâle getirmiş. Bazılarının gönderildiği toplama kamplarından tesadüfen kurtuluşu ise bu durumu pekiştirmiş.

‘Her şey olduğu yerde donmuş gibiydi’

Sovyet coğrafyasındaki savaş, arka planda bırakırken en çok o dönemin çocuklarını etkiliyor. Onların anlattıkları, soğuk yüzünü gösteren ölümü ve yokluğu kayıt altına alıyor. Dikenli tellerle, bombalar ve savruluşlarla sınırları yeniden çizilen yaşamın tam ortasındakilerin sözleri, savaşın kitaplarda ve gazetelerde kendisine pek yer bulamayan, insanların yıllarca zihninde taşıdığı anları gözler önüne seriyor. Bu anlatılanlar Ellen Key’in sözünü doğruluyor: “Savaşın her şeyi ama her şeyi barbarcadır. Fakat savaşın barbarlıklarının en kötüsü, tek başlarına kaldıklarında tüm varlıklarıyla isyan edecekleri şeyleri insanlara toplu olarak yaptırmasıdır.”

Aleksiyeviç’in konuştuğu tanıklar, Valya Kojanovskaya’nın dediği gibi çocuk hafızasında kalan iyi ve korku dolu şeylerin izinin açığa çıkışını gösteriyor bize. 1941 öncesi huzurla uykuya dalan; savaşı bilmeyen ve yakın çevresinde bundan hiç söz edilmeyen çocukların hayatı aniden altüst oluyor.

‘Attığımı vurmayı öğrendim ama matematiği unuttum’ diyen Fedya Trutko, bu yıkımı en iyi özetleyenlerden. Bir diğeri de Galya Spanovskaya: “Savaştan önce her ne vardıysa hepsini hareket hâlinde anımsıyorum, hareketliler ve sürekli değişiyor renkleri. Çoğu zaman parlak renkler. Ama savaş zamanı, yetimhane zamanı, her şey olduğu yerde donmuş gibi sanki. Renkleri de gri.”

Savaş en çok çocukları yaralıyor

Tanıklar, İkinci Dünya Savaşı’nın SSCB cephesine dair hikâyenin giriş-gelişme-sonuç bölümlerini kendi deneyimleriyle anlatıyor. Kaybedilenlerin ve elde kalanların bir muhasebesi bu: Savaştan önceki hayat, işgalle birlikte değişenler ve 1945’te var olan boşluğun tasviri… Diğer bir ifadeyle 1941-1945 arasına ait, kaygılı bakışların bulunduğu ve başkalarının kararlarıyla hayatlarının akışı değişen çocukların yer aldığı bir fotoğraf albümü “Son Tanıklar.”

Aleksiyeviç’in görüştüğü ve Naziler tarafından işgal edilen SSCB’de o dönem çocuk olanların anlatımlarındaki ortak nokta, kimi büyükleri zenginleştiren savaşın kimilerini öldürdüğü ve en fazla çocukları yaraladığı.

Son Tanıklar, Svetlana Aleksiyeviç, Çeviren: Aslı Takanay, Kafka Kitap, 294 s. 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal