‘Aşk kör olmalı, ete saplanan mızrak ya da adalet gibi…’

‘Aşk kör olmalı, ete saplanan mızrak ya da adalet gibi…’

Marilyn Monroe ile Arthur Miller’ın ilişkisi, sonu başından belli; ümitsiz ve heyecan dolu bir aşktı.

Miller, sade yaşantısı, düzenli ve monoton evliliği olan, kendisini işine vermiş bir entelektüeldi. Monroe; babasını tanımadığı, hasta annesinin onu terk edip gittiği ve kliniklerde geçen yaşamını geride bırakmaya uğraşırken kendisine biyografiler uyduruyordu.

İkiliyi buluşturansa Miller ve Elia Kazan’ın ortak projesi “Kanca” filmiydi. Monroe’nun filmdeki kısa rolü, sette Miller’la karşılaşmasını sağlamış böylece birbirlerini fark etmişlerdi, daha doğrusu keşfe koyulmuşlardı. Ümitsiz ve heyecanlı aşk bu şekilde başlayıp evliliğe kadar uzanmıştı. Bir yanıyla ‘Amerikan Rüyası’nın ürünü diye nitelenen bu evlilik kısa sürede çatırdamıştı. Hayatı boyunca kendisini ve kendisine biçilen rolü oynadığını söyleyen Monroe, Miller’la evliliğinde de bunu aşamadığını itiraf etmişti yakın arkadaşlarına. Miller ise Monroe’nun kaygılarını gidermek, mutsuzluğunu alkolde ve uyuşturucuda arayışını engellemek için çok çabaladığını fakat başarılı olamadığını anlatmıştı çevresindekilere. Sonuçta çift, 11 Kasım 1961’de boşanmıştı.

Evlilik ve boşanma, Monroe ve Miller için birer kırılma ânıysa 5 Ağustos 1962’de intihar eden Monroe’yu teşhis etmesi de Miller’ın yaşamında bir dönüm kırılma noktasıydı.

Miller’ın “Yaratılış Sonrası” isimli oyunu, söz konusu dönemleri yansıtırken Monroe’yla yaşadıklarının ve sonrasındaki ruh hâlinin bir yansıması.

Uzaklardaki başka dünya

Özgün adı “After the Fall” olan “Yaratılış Sonrası” (ki “Düşüşten Sonra” diye çevrilerek özgün ismi korunsa daha doğru olurdu), ilk kez Elia Kazan tarafından 1964’te ANTA Washington Square Theatre’da sahnelenmişti. Monroe’yla evliliğinin ve onun intiharının etkisini epey bir zaman üzerinden atamayan Miller, oyunda Quentin karakterine bürünmüştü. Monroe’nun hızla çöken benliğini ve yaşamını bir parça olsun anlamlı kılmaya uğraşan Miller, Quentin’e de benzer bir sorumluluk yüklemiş.

Monroe, gerek notları gerek yakın çevresine anlattıklarından hareketle kaleme alınan kitaplarda, Miller’la evli kaldığı yılları ve ruh hâlini bir ölçüde dünyaya açmıştı. “Yaratılış Sonrası”nda ise Miller, Monroe’nun psikolojik durumuyla birlikte, daha çok kendisine odaklanıyor. 1950’lerde başlayan ilişkinin başlangıcının ve bitişinin kendisinde bıraktığı izleri anlatıyor Miller, Quentin’in ağzından.

Quentin kayboluşun eşiğinde bir avukat; etrafındaki herkesin yitip gitme ihtimali yüzünden kendisini bir var oluş davasının içinde buluyor. Umutsuzluğun bir yaşam biçimi olabileceğinin de farkında ve kendisini buna kaptırmamaya uğraşıyor. Sahnedeki diğer oyuncular (karakterler), âdeta Quentin’in zihninde; bir görünüp bir kaybolmaları, Monroe ve Miller’ın inişli çıkışlı ilişkisini andırıyor.

Metin ilerledikçe Quentin’in bocalamalarına tanık oluyoruz; sürekli yakın geçmişe uzanıyor, yerli yersiz pek çok şey geliyor aklına: Bazen kendisine yabancılaşıyor, ardından yaşama geri dönüyor ve hayatına girip çıkan kadınlarla ilgili düşüncelerini ortalığa saçarak ‘Bu lanet kadınlar beni yaraladı, hiç mi ders almadım!’ diyor. Bir bakıma, kendisiyle ve dünyayla savaşa tutuşmuş, içini döker gibi bir hâli var. Tutunmaya çalıştığı umudun çerçevesini, İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkıp gelen Holga çiziyor:

“Quentin, bence insanın kendisi dışında bir yerde umut araması bir hata. Ev bir gün taze ekmek kokusuyla doludur, ertesi gün duman ve kan kokusuyla. Bir gün bahçıvan parmağını kestiği için bayılırsın, bir hafta içinde kendini bir metro tünelinde bombalanmış çocuk cesetlerinin üzerine tırmanırken bulursun. Bu böyleyse umut nasıl var olabilir?”

Diyaloglar ilerledikçe Quentin’in, hayali bir doktor karşısında psikanaliz seansına katıldığı izlenimi uyandırıyor Miller; çağrışıma açık sözler ve yaşanmışlıklara dair düşünceler ortaya çıkıyor: Suçunu yüzüne vuran eski eşler, oyuna dönüşen yaşamı ve göremediği bazı gerçekler, Quentin’in açık bıraktığı bir kapıya benziyor. Bu kapının ardında, onun uzaklardaki başka dünyası var; sessizlik istedikçe konuşmaların çoğaldığı ve diyaloglarla git gide derine inilen bir dünya…

‘İnsan aşkı hatırlayabilir mi?’

Temiz vicdanların pratik yalanlar ürettiği dünyanın yanı sıra davranışlarını da anlamlandırmaya çalışan Quentin; kadınların gizeminden, kendi çapkınlıklarından, kalpten arkadaşlıklardan, kıl payı kurtuluşlardan, kendisine ayırdığı ve ayırmadığı zamanlardan, kesin kararlarından ve ikilemlerinden bahsediyor. Kalabalıkta yalnızlığına bakıyor, yalnızlığını aşmak için hayali kalabalıklara karıştığında, gerçekliğin alçaklığını kavrayıp “Sahte masumiyetin hâkimiyetini reddediyorum” diyor.

Sonra küçük bir tirat geliyor: “Bayağılık ve boşunalık sisi içinde, bu felaketin bir kanunu var ve ben onu bir heykel gibi sert ve açıkça gördüm. Ama sanırım onu biraz aşkla gördüm ya da insan aşkı hatırlayabilir mi ki? Bu sanki gül kokusunu bir mahzende saklamaya çalışmak gibi. Bir gülü görebilirsin ama parfümü değil. Bu da güllerin gerçekliğidir, değil mi-parfüm?”

Quentin’le Maggie’nin konuşma ve tartışmaları, Monroe ve Miller’ın evliliğinden pasajlar gibi; ikilinin dünyaya ve birbirine bakışı, hayatı algılayış biçimi, geçmişi eşeleyip geleceğe dair öngörülerindeki farklılıkların dökümü âdeta. Tabii şüphelerin, gerginliklerin ve kavgaların da… Maggie’nin evhamları sırasında, Quentin’in sarf ettiği ‘Evet güç, birini değiştirmek, kurtarmak!’ sözü, ilişkiyi özetliyor aslında. Bir diğeri de şu: “Aşk varsa sınırsız olmalı; kişilerin aşkı değil, kör bir aşk, hakarete kör, ete saplanan mızrak gibi kör, tıpkı adalet gibi kör…”

‘Her şey bilmek midir?’

Quentin’in ve Miller’ın ortak noktası, tutkuyla bağlı oldukları aşkın benliklerinde yarattığı ıstırap. Onu yaşarken ve sonrasında beliren sorun yumağı, umudun ve mutluluğun sürekli ertelenmesine yol açıyor. Ardından beliren ışık, sancılı aşkların tarihini Maggie ve Quentin ya da Monroe ve Miller özelinde tarif ediyor sanki:

“Yanan şehirlerin ona ve aşkın ölümünün bana öğrettiği, bizim çok tehlikeli olduğumuz! Bakarak, baktığı şeyi görerek ve bu yüzden her sabah bir çocuk gibi uyanıyorum-şimdi bile, şimdi bile! Sana yemin ederim, dünyayı yeniden sevebilirim! Her şey bilmek midir? Bilmek, hem de mutlu bir şekilde, kutsanmamış olduğumuzu; Cennet yalanı o yapay meyve ve boyalı ağaçların olduğu bahçede değil, sonrası, Yaratılış sonrası, birçok, birçok ölüm sonrası. Bilmek her şey midir? Öldürme isteği asla öldürülmez ama bir cesaret yeteneği olan, ortaya çıktığında onun yüzüne bakabilir ve evdeki bir aptal gibi bir sevgi şokuyla onu affedebilir; yeniden ve yeniden… sonsuza kadar?”

Quentin’in (ve Miller’ın) zihnini okuduğumuz “Yaratılış Sonrası”nın kimi satırlarında, sabitlenmiş bir zamandaymışız hissine kapılıyoruz. İçini döken Quentin, bazı itiraflarına kendisi bile hayret ederken ‘Aşkın ölümü beni şaşkına çevirdi, ona karşı sorumluluğum da yok oldu’ diyor. Bu, Monroe ve Miller ilişkisinin ümitsiz ve heyecanlı bir aşk olduğuna dair ipuçları içeren; Miller’ın silkelenip ayağa kalkmasıyla ortaya çıkan bir cümle.

“Yaratılış Sonrası,” Arthur Miller, Çeviren: Erinç Karasu, SUB Yayın, 102 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal