Arnon Grunberg’in “Hastalıksız Adam” romanı

Arnon Grunberg’in “Hastalıksız Adam” romanı

14 Nisan 2005’te  ABD’de bir mahkeme, İsviçre bankalarının, Yahudi Soykırımı kurbanı iki kişinin mirasçılarına 22 milyon dolar tazminat ödemesine karar verdi. Bu iki kişi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avusturya’daki şeker rafinesinin büyük hissedarlarıydı. 1938 yılında hisselerini bir İsviçre bankasına yatırmışlar, ancak banka bu hisseleri Nazilerin baskısı neticesinde Alman bir yatırımcıya transfer etmişti. Soykırım kurbanları daha önceleri de  İsviçre bankalarını, malvarlıklarını çalmak ve Nazilere transfer etmekle suçlamışlar, uzun müzakerelerin ardından bankalar 1998 yılında kurbanlarla anlaşmış ve 1 milyar 250 milyon dolarlık bir fon oluşturmuştu. İsviçre, bu ödemelerin tazminat anlamına gelmediğini, kurbanlarla dayanışmak amacıyla yapıldığını söylemişti.

İsviçre bankaları, kamplarındaki tutsakların ziynet eşyalarının yanı sıra işgal edilen ülkelerin merkez bankalarında bulunan ve Naziler tarafından el konulan tonlarca altın külçesine de kucak açmıştı. 2. Dünya savaşında tarafsız kalan İsviçre’nin, mültecilere karşı sıkı sıkıya korunan sınırlarından binlerce ton altın kolaylıkla geçmişti, her ne hikmetse.

HAMAS’ın üst düzey komutanı olan Mahmoud Al Mabhouh 19 Ocak 2010’da Dubai’de lüks bir otel odasında ölü bulundu. Vücudunda herhangi bir yara izi yoktu ve ilk açıklamalara göre ölüm nedeni sıcak çarpması idi. Ancak Hamas bu açıklamayı reddetti ve Mahmoud Al Mabhouh’un MOSSAD’ın düzenliği bir suikasta kurban gittiğini iddia etti. Her ne kadar, ilk açıklamalarda suikastı MOSSAD’ın gerçekleştirdiğini gösteren bir kanıta rastlanmadığı söylense de zaman geçtikçe bu iddiaları doğrular mahiyette bazı gelişmeler oldu. Dubai polisi bu ölümle ilişkili olarak 6’sı İngiliz vatandaşı, 3’ü İrlanda vatandaşı, 1’i Fransız ve 1’i Alman vatandaşı olan 11 kişinin peşine düştü, daha sonra bu kişilere 15 şüpheli daha eklendi. İddialara göre bu kişiler, Mahmoud Al Mabhouh’un oteline onunla aynı gün giriş yapmışlar ve öğle saatlerinde bir şekilde odasına sızmayı başarıp, solunumu durduran bir anestezik ilaç olan süksinil kolin ile öldürmüşlerdi. Söylemeye gerek yok, İsrail iddialar karşısında başta sessiz kaldı, sonrasında da inkar etti.

Arnon Grunberg’in 2012 yılında yayınlanan Hastalıksız Adam’ın  baş kahramanı Hintli göçmen, mimar Samarendra Ambani, Mahmoud Al Mabhouh’un öldürüldüğü gün onunla aynı otelde kalıyordu ve önceki 162 sayfayı okuyan herkesin bildiği gibi suikasttan sorumlu olan 28. kişi olarak Dubai emniyet müdürlüğünde sorgulanıyordu. Sorgu memuru bir lap-topu açarak Sam’e  bir DVD izletti. İsrail’li bir subayın Sam’in de katıldığı bir mimarlık konferansında yaptığı konuşmanın kayıtlarıydı bunlar. DVD bittikten  sonra sorgu memuru gözlerini Sam’ dikmiş, ondan açıklama bekliyordu.

“Evet”, dedi Sam, “Ben de ordaydım, konu mimarlığın geleceğiydi. Askerler de bir şekilde mimariyle bağıntılı oldukları için bazı askeri düşünürler de davet edilmişti. Düşman bir binaya gizlenebilir ve onu nasıl dışarıya çıkaracağınızı düşünmeniz gerekir.”

Sorgu memuru: “Senin yaptığın bu mu? Senin işin bu mu? Düşmana böyle mi yardımcı oluyorsun?”

Sam tereddüt içindeydi. Diliyle dudaklarını ıslattı. ”Ben dostlar ve düşmanlar gibi terimlerle düşünmüyorum. Benim için işverenler ve kullanıcılar vardır. Ancak her zaman farklı kullanıcılara kulak vermek ilginç olabilir. Bir binayı yerle bir etmek isteyen de bir anlamda o binanın kullanıcısıdır.”

Onun kendini işaret eden bir adı yoktu. Hindistan’daki akrabaları dışında herkes ona Sam derdi. Babası Hindistan’dan genç yaşlarda İsviçre’ye göç etmiş bir kimyager, annesi ise Zürih doğumlu bir kadındı. Kendinden 5 yaş küçük ölümcül bir kas hastalığından mustarip Aida isimli engelli bir kız kardeşi vardı. Herkes Aida’nın ölümünü beklerken, babaları, henüz Sam 16 yaşındayken, bir kaza geçirerek öldü. Sam, mimari okumaya karar verdi ve idolü olan Fehmer’in mimarlık ofisinde -her ne kadar tek yaptığı Fehmer’in elbiselerini kuru temizlemeye bırakmak da olsa- staj yapıp bir arkadaşıyla ortaklaşa bir mimarlık ofisi açtı. Ölçülü, titiz, yasalara saygılı bir İsviçreli olarak yaşadı her zaman. Kız arkadaşı Nina ile içinde hiçbir aşırılık barındırmayan bir sevgililik hayatı yaşadı. Hintli dış görünümü, öksüzlüğü ve ölüme mahkum kız kardeşini saymazsak, ki o da bunların farkında değildi, hijyenik bir hayatı vardı. Puccini operalarını seven, Irak’lı milyarder Hamid Shakir Mahmoud’tan Bağdat’ta bir opera binası yapması için davet gelinceye kadar Sam işte böyle yaşıyordu.

Kız arkadaşının idrarı ve  arada bir sızlayınca aklına gelen kırık ve yamuk burnu olmazsa neredeyse tamamen unutmuştu Bağdat’ı ve orada yaşadıklarını. Öyle ki üstü kütüphane altı sığınak olacak devasa bir proje için davet edildiği Dubai’de hamam böcekli plazalarda geçirdiği umursamazlık dolu günlerde bile hatırlamadı orayı.

Şimdi bir sorgu hücresinde boğazına kadar boka batmış olduğu halde dimdik duruyordu çünkü o bir mimardı. Tasarlamış olduğu projeler boka bulaşmış gövdesinden değil, o tertemiz kafasından çıkmaktaydı. Tıpkı dün olduğu gibi bugün de yalnızca mimarlık yapmıştı ve “Ben tarafsızım. Her zaman tarafsızdım. İdeolojim yok. Tamam, benim ideolojim güzellik. Medeniyet. Geleneği dert edindim.” diyordu.

Ne yazık ki “Bir yapının güzelliğini görebiliyor, bir tasarımdaki yeteneği keşfedebiliyordu ancak kullanıcılar soyut geliyordu. Hayatı, içinden geçmeyi başaramadığı bir zeka testi gibiydi.”

Dubai resmi makamları tarafından suikast timindeki kod adının Hastalıksız Adam olduğu açıklandı. Oysa ki ağır hastaydı, kendini tarafsız sanacak kadar hasta!

Yazık olmadı; hiç yazık olmadı Samarendra Efendi’ye…..

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal