Antigone’den Auschwitz’e insanın anlam arayışı: ‘Saul’un Oğlu’

Antigone’den Auschwitz’e insanın anlam arayışı: ‘Saul’un Oğlu’

2013 yılının son günlerinde medyaya bir haber düşmüştü: Erasmus öğrenci değişim programı kapsamında, Macaristan’daki bir üniversitede okuyan, biri kız iki Türk öğrenci, Auschwithz ziyaretleri sırasında üzerinde “Arbeit Macht Frei” (Çalışmak sizi özgürleştirir) yazılı tabelanın önünde Nazi selamı verip fotoğraf çektirdikten sonra gözaltına alınıyordu. Bu haberden birkaç ay önce de aynı yerde iki Türk üniversite öğrencisi, kampı ziyaret eden bir İsrailli misafir grubuna yönelik olarak Nazi selamı verdikleri için kovuşturmaya uğramışlardı. Yine basından öğrendiğimiz kadarıyla Erasmus öğrencisi kız ve oğlan, Polonya mahkemelerinde 6 ay hapis cezasına çarptırılmış, cezaları ertelenmişti. Savunmalarında yaptıklarının suç olduğunu bilmediğini söyleyen iki genç muhtemelen bu söylemlerinde samimiydiler. Çünkü geldikleri ülkede “nefret suçu” kavramı toplumsal bir anlam taşımadığından, ailede, okulda ve diğer kamusal alanlarda, çocukluklarından itibaren başka inançlara, kimliklere saygı duyma hassasiyetiyle eğitilmediklerinden, İkinci Dünya Savaşı’nın –sebep olduğu tüm trajedileriyle– dünyanın başına gelmiş en büyük felaket olduğundan bihaber olduklarından bu gençlerin derin bir kötü niyetlerinin olmadığını ümit etmeye mecburuz. Öte yandan anti-semitizmin toplumsal kodlarda yerleşik bir kök saldığı, “Kavgam”ın çok aranan yayınlar arasında olduğu, 1934 Trakya Pogromu’nun son birkaç yıla kadar telaffuz dahi edilmediği bir iklimde yetişen nesillere dair umutlu olmayı gerektirecek verilere sahip olmadığımızı da teslim etmeli. Bulunduğumuz coğrafya açısından durum bu minvaldeyken Avrupa ve Doğu Avrupa’nın da pek iç acıcı halde olmadığını açık seçik görebiliyoruz. Özellikle faşizme ve Holokost’a yaptıkları katkıyla hiçbir zaman tam anlamıyla hesaplaşmamış Polonya, Macaristan, Litvanya, Letonya, Estonya gibi ülkelerde faşist hareketlerin çeşitli adlar ve kimliklerle örgütlenmesini sürdürdüğünü hatta özgürlük hareketi olarak bir önkabul ile kutsanan Ukrayna’daki ayaklanmalarda Faşistlerin en ön saflarda olduğunu gördükten sonra iğneyi kime çuvaldızı kime batıracağını şaşırıyor insan.

Lazslo Nemes’in ilk filmi ve Macaristan’ın bu yıl En iyi Yabancı Dilde Oscar adayı olan “Saul’un Oğlu”ndan bahseden bu yazının girişindeki durum tespitine neden ihtiyaç duyulduğunu anlamlandıran önemli bir detay var: Auschwitz’de Yahudi tutsakların öldürüldüğü gaz odalarında ve yakıldıkları krematoryumda çalışan Sonderkommando adı verilen Yahudi tutsaklardan birinin hikâyesine odaklanan “Saul’un Oğlu” projesi yönetmen Nemes’in 2010 yılında yazdığı bir senaryoya dayanıyor. Senaryosunu tamamladıktan sonra o dönem yaşadığı Fransa’daki yapımcıların kapısını aşındıran yönetmen, filmin konusunu okuduktan sonra “Bir başka Holokost filmi daha?” tepkisiyle karşılaşır. Bu yüzden filmin yapımı beş yıl kadar gecikir. Oysa yukarıda özetlenen olaylar bu tür filmlerin hâlâ güncelliğini koruyan bir tehlike hakkında farkındalık yaratmak için yapılmaya devam edilmesi gerekliliğinin en büyük kanıtı niteliğinde.

“Saul’un Oğlu”, eleştirilerde çoğunlukla başarılı bir ilk film oluşu, lens seçimi (film boyunca 40mm), 1.37:1 (Akademi) ekran formatı, 35mm ile çekilmiş olması, net alan derinliğini kullanmaması, dar çerçeveleme seçimi ve son olarak ses tasarımı gibi teknik ve biçimsel unsurlarıyla alkışlanmakta. Hiçbiri kendi başına ya da beraber olarak sinema tarihi için yenilik teşkil etmeyen bu özelliklerin bu kadar ön plana çıkarılması meseleyi özünden uzaklaştıran bir fetişe dönüşmüş durumda. (Bir anlamda yönetmenin de tercihleriyle bu fetişi bilinçli olarak desteklediğini söylemek mümkün.) Elbette insanların, “Schindler’in Listesi”, Hayat Güzeldir” vb. gibi Holokost temalı örneklerin yarattığı algı ile biraz sıra dışı bir şeyle karşılaştıklarında böylesi bir coşkuya kapılmaları anlaşılır olsa da, sinema tarihinin artık derinliklerinde kalmış olan bazı örnekleri hatırlandığında “Saul’un Oğlu”na daha sağlıklı bir yaklaşım geliştirmeleri beklenmeli. Alain Resnais’nin 1955 tarihli, 32 dakikalık filmi “Gece ve Sis” (Nuit et Broulliard), tam da “Saul’un Oğlu”nun hikâyesinin yaşandığı Auschwitz ve Birkenau’da çekilmiş arşiv görüntüleri ve güncel çekimlerden yararlanan bir film olması açısından Nemes’in filmini anlamlandırma çabalarında önemli bir yerde duruyor.

Resnais, “Gece ve Sis”de kamerasını rahatsız edici bir sükunet ile toplama kamplarının dehşet verici atmosferinde dolaştırır ve bu görüntüleri arşiv filmlerden alınan parçalarla paralel bir montaj eşliğinde kurgulayarak dehşetin boyutunu bir kat daha artırır. Resnais’nin filminde kamplarda yaşananları iliklerinize kadar hissederken hiçbir insan göremezsiniz ve bu boşluğun içinde filmde gösterilmeyen insanlarla özdeşleşmeye yönlendirilirsiniz. Nemes’in filminde ise bu eksik parçaya, yani insana odaklanılarak arka planın bulanıklaşması sağlanır. İki filmi yan yana getirdiğinizde ise bir bulmaca tamamlanır. “Saul’un Oğlu”nu Holokost temalı filmlerden ayıran temel unsur işte bu noktada ortaya çıkar: Psikoloji.

Film boyunca, içinde bulunduğu travmatik ruh halinin de etkisiyle bir çocuk cesedini oğlu olarak sahiplenen Sonderkommando (Özel birlik) üyesi Saul Auslander’in bu çocuğa Yahudi itikadına uygun bir cenaze organize etme çabası izlenir. Kendisi de bir toplama kampı sağ kalanı olan, Logoterapi’nin kurucusu Viktor Frankl, Türkçeye “İnsanın Anlam Arayışı” olarak çevrilen ve toplama kamplarındaki tutsakların yaşam ve ölümle olan ilişkisine dair gözlemlerini aktardığı kitabında, içinde bulundukları korkunç ortamda yaşamak için ikna edici bir sebebi kalmayan tutsakların hemencecik öldükleri ve bunu başarabilenlerin hayatta kaldıklarını aktarır. Filmde Saul’un bir çocuğun cenazesini gömebilmek için gösterdiği –zaman zaman mantık dışı– çabası da ancak bu motivasyonla açıklanacak niteliktedir. Senaryonun ilk satırından sonuna kadar süren bu motivasyonun benzerine Antik Yunan dramalarından Sofokles’in “Antigone”sinde de rastlarız. İki hikâyenin de merkezinde ölülerine hak ettiğini düşündükleri bir cenaze merasimi yapmaya çalışan baş karakterler mevcuttur. Eğer “Saul’un Oğlu”nu biçimsel düzleminden sıyrılıp psikoloji ve bir ölçüde felsefeyle okumaya çalışırsak, neden Holokostun ve sinemada kafi miktarda işlendiğine kanaat getirdiğimiz benzeri konuların hâlâ gerekli olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal