Ana yadigârı…

Ana yadigârı…

Bugün 11 Temmuz 2016, anamın vefatının birinci yıl dönümü. Bugün kendisiyle yaptığım görüşmenin de içinde yer aldığı “Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım” kitabımı bir kez daha okuma ihtiyacı duydum.

Kitabı şöyle bir elime alıp baştan sona gözden geçirdiğimde ve dahi anamla ilgili bölümü okuduğumda yeniden hüzünlendim. Kitap, sözlü tarih üçlemesi olan ve İletişim Yayınları’nda çıkan üç kitaplık çalışmanın ilk kitabı. Sonrasında da “İsyan Sürgünleri” ve “Amidalılar” yayımlanmıştı.

“Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım”, 13 şehir sakini ile yapılan yüz yüze görüşmelerden oluşuyor. Anam, kitabın tek kadın görüşmecisi ve kitabın hemen ilk başında yerini alıyor. Görüşülen şahsiyetlerden 10’u kitabın yayımlanış tarihi olan 2003’den bu yana öte yakaya göçmüş/göçtü. Vefat edenlerden sonuncusu anamdı. O kitabın kelam ustalarından üçü kaldı geriye, ömürleri uzun ve sağlıklı olsun.

Sözlü tarih dediğimiz mesele; Azrail’in dörtnal koşan atının terkisinde mahpus kalmış yitik kelimelerin Azrail’in elinden, boğazından söküp alınması sonra da tarihe yadigâr bırakılmasıdır bir anlamıyla…

Şimdi bir kez daha ve yeniden, anamla yaptığım görüşmeden ve ondan geriye kalan satırları okuduğumda sadece kendime soruyorum; insan dediğiniz nedir ki!

yadigar2İnsanın kendisi açısından sanki çok uzun bir zaman dilimiymiş gibi varsayılan ömür dediğimiz aslında çok kısa. Göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor ömür. Çoğu kez ardından bakakalıyor ve “yalan dünya” demek durumunda kalıyorsunuz kaderci bakış açısıyla hayata…

“Hatıralar…” diyor, Alman şair Rainer Maria Rilke, Malte Laurıds Brigge’nin Notları’nda. “Hatıralar, ancak hücrelerimize yerleştikleri, bakış ve hareketlerimizde okundukları, isimsizleştikleri ve artık bizden ayırt edilemedikleri zaman, işte ancak o zaman, çok ender bir saatte, bir mısranın ilk kelimesi, hatıraların ortasından ve hatıralardan tecelli eder.”

İşte, tam da Rilke’nin izinden yürüyerek hatıralarını geride bırakanlardan biri olan ana’mın tam da ölüm yıldönümünde satırların yaşanmışlıklarının izini sürdüğümde hayat dediğiniz nedir ki, insana ve yaşanmışlıklara değdiği noktadan ardakalan diyorum…

Düşünün ki, doğunun insan tekini iliklerine kadar titreten kış ayazında geride bırakılmış bir ölü kader arkadaşından yadigar kalan dört çocukla henüz yirmisini bulmamış çaresiz bir kadının göç yollarına bir atın terkisinde yol alışı ile başlayan serencam…

Ve kendisi henüz el kadar bebe iken anasının kaderinin uzun yıllar sonra bazalt taşlı Diyarbekir sokaklarındaki bir evde bu kez kendisi için tezahürü…

Yoksullukla örülen hayatlar. Önyargılar.

Tıpkı anası gibi daha kendisi çocukken, evlendirilip ana olan, oyuncak bebek yerine kendi çocuklarıyla “evcilik” oynayan çocuk gelin olmanın, sonra sorumluluk üstlenmenin binbir “acıya kiracı” serencamı.

Geçtiğimiz yıl vefat tarihinden bir yıldan daha az süre önce anam artık Alzheimer hastası olmuştu. Hafızası sıkça gidip geliyordu. Kendisiyle kitap için yıllar evvel yaptığım görüşmeden yola çıkarak biraz daha sorduğum soruları açmasını, belki unutmuş olduğu konuları geriye giderek hatırlamasını sağlamayı defalarca denediğimde heyhat demek durumunda kalmıştım.

Ne 13’ündeki evliliğini, ne de beş yıl üst üste her yıl doğurduğu ama yaşatamadığı ilk beş çocuğunu, sonra benimle başlayıp doğurduğu dört çocuğunu artık hafızası arada bir izin verdikçe konuşabiliyordu…

yadigar3

Anam bugün yaşasaydı ve hafızası yerinde olsaydı! Şimdi hâlâ yasaklı olan ve yerinde koca meydan haline dönüşmüş bütün anılarımızın, yaşanmışlıklarımızın yer aldığı Hasırlı Mahallesi’ndeki evimizin artık olmadığını, yıkıp yerle yeksan ettiklerini biri kendisine anlatmaya yeltenseydi! “Sus oğul xırıfandî mi oldun (aklını mı yitirdin)” derdi.

Evet, ana, sahiden şehir xırıfandî oldu. Hafızası yitti şehrin. Öylesine bir hafıza yitimi ki! Şehre kimsenin ayağı artık gitmek istemiyor gibi say.

Anamdan bana yadigâr üç parça eşyası kaldı. Cinsini bilmediğim bir ağaçtan yontulmuş doksandokuzluk bir tespih, akik taşlı bir gümüş yüzük, bir de sedef işli ceviz ağacından babasının memleketi Ahlat işi bir gopal (baston)…

Gücüm yetse, haklarından gelebileceğimi bilsem anamın Ahlat işi bastonuyla hafızamızı yitirmeye yeltenenleri, evimizi, okulumuzu, camimizi, kilisemizi başımıza yıkan zalimleri önüme katıp kovacağım da!

Dil heye teqet tunneye… (Gönül ister, güç yetmez), neylersin…

11 Temmuz 2016 Diyarbekir

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal