‘Amerikan Rüyası’ndan Amerikan çölüne

‘Amerikan Rüyası’ndan Amerikan çölüne

James Graham Ballard, 19 Nisan 2009’da öldüğünde ‘yabancı gezegen’ diye nitelediği dünya ‘tuhaf’ bir yazarı kaybetti. Çocukluğunda hiç bilimkurgu kitabı okumayan fakat hepimize bilimkurgu ve yeraltı edebiyatı karışımı özgün metinler hediye eden Ballard’ın kitaplarında Amerikanlaşma, örselenen kişilik ve benlik, ‘her şey yapılabilir’ mottosuna yönelik eleştiriler, paranoya ve cinsellik temaları, içi boş iyimserliğin karşısına keyif kaçıran gerçekleri koyma girişimlerinin yanı sıra güvenlik, izole ve her şeye hâkim olma yanılgısının kişide uyandırdığı hazla birlikte tüketim kültürüne dair yergiler ve kaos betimlemeleri bulunuyordu.

Ballard, 1930’da Şangay’da doğmuştu; İkinci Dünya Savaşı sırasında kurulan toplama kampında kentteki diğer yabancılarla birlikte zorunlu ‘misafirliğe’ gönderilince çocukluğunun üç yılını tecritte geçirmişti. Yazar, bu tecrübesini yıllar sonra “Güneş İmparatorluğu”yla (Çeviren: Emine Güreli, Sel Yayıncılık, 2015) romanlaştırdı ve Pearl Harbour baskını sonrasında, Şangay’daki yabancı kolonisinin savaş kaosunu nasıl yaşadığını anlattı. Bir oyun gibi başlayan fakat hızla gerçeğe dönüşen, ardından yaşama uğraşı hâlini alan bu tutsaklığı, kitabın ana karakteri Jim isimli bir çocuğun gözünden aktarmıştı.

Ballard’ın esas meselesi, tekinsiz dünyada hayatta kalmaya çabalayanlar ve düzene uyum sağlayanlar arasındaki çelişkileri, belirsizlik ve korku düzleminde ele almaktı. İletişim teknolojileri aracılığıyla ruhların ve düşlerin satın alınabildiği bir dünyada gezinen yazar “Çarpışma”da (Çeviren: Nurgül Demirdöven, Sel Yayıncılık, 2015), kurgu ve gerçek arasındaki dengenin bozuluşuna dikkat çekerken şöyle demişti: “Yaşadığımız dünyayı pazarlamacılık, reklamcılık, reklamcılığın bir kolu olarak görülen politika ve özgün tepkinin yerini alan televizyon ekranı aracılığıyla deneyim gibi çok çeşitli kurgu türleri yönetiyor. Bizler kocaman bir romanın içinde yaşıyoruz. Özellikle yazar, romanına kurgusal bir içerik bulmaya git gide daha az gereksinim duyuyor. Kurgu zaten önünde. Yazarın görevi gerçeği icat etmek.”

Ballard; sömürüye, acımasız pragmatizme, ısrarcılığa ve baskı altına almanın esas olduğu, teknolojik albenilerle ve tüketim kültürüyle harmanlanmış pornografik bir çağda yaşadığımızı anlatmaya çalışmıştı.

“Öteki Dünya” bu bağlamda Ballard’ın en önemli romanlarındandı. Ballard, alışveriş merkezinde tüketim illüzyonuna kapılarak tüm dertlerini halının altına süpüren, pasif ve bütün duygusal gereksinimlerini âdeta zombileşerek tatmin eden insanları anlatırken ‘alışveriş, öfkeden ve heyecandan arındırılmış kişilerin davranışlarının merkezindeydi’ cümlesiyle günümüzün çarpıcı bir gerçeğini romana yerleştirip seçme şansı varmış gibi davranan bireylerin tüketime çılgınca mahkûm oluşunu betimlemişti.

Bu betimleme, Ballard’ın geçmiş-bugün bağlantısı kurup geleceğe dair öngörülerde bulunmasıyla ilgiliydi. Yazarın fütüristik anlatımının bir başka örneği ise Türkçeye ilk kez çevrilen “Merhaba Amerika.”

Ballard romanda, sona eren ya da balonu patlayan ‘Amerikan Rüyası’ sonrasında toparlanmaya çalışan bir ülkeyi ve zihniyeti resmederken kaynakları tükenen çölleşmiş bir coğrafyada hayatta kalmaya çalışan anti-kahramanlar ile şiddete meyilli, hırslı ve yabancılaşmış karakterleri sahaya sürüyor.

Altın sarısı bir boşluk

Bir hayali satmaya ve bu satışı küreselleştirmeye dayanan ‘Amerikan Rüyası’, belli bir yaşam biçiminin ve kültürün sanki evrenselmiş gibi gösterilmesiydi. Başka bir deyişle kurmacaydı. Ballard, romanı bunun üzerine inşa ediyor ve Hollywood tipi yaşam biçiminin çöküşünü, trajikomik biçimde ve bir distopya havasında sunuyor okura.

Çöküşün başlangıcı, âdeta ABD’nin kuruluş dönemlerini simgeleyen ve Western filmlerine bir gönderme olan altın arayışıyla veriliyor Ballard tarafından. Daha doğrusu, ülkenin sokaklarını kaplayan ve aslında toz topraktan başka bir şey olmayan altın sarısıyla! Yıkıntılar içindeki ve çölleşmiş kentlerde dolaşan araştırma ekibinin ilerleyişi ise bir bilimkurgu filmini andırıyor.

SS Apollo gemisiyle ilerleyen keşif ekibinin ABD kıyılarında karşılaştığı manzara, eski şatafatlı günlere ya da vakti zamanının fotoğraf karelerine pek benzemiyor; kıyı kentlerine (ve ülkenin tamamına) altın sarısı bir boşluk hâkim: ‘Amerika’nın bir zamanlar olağanüstü bir devlet olarak saçtığı (…) coşku, kahverengi fotoğraflara hapsolmuştu’ cümlesi, bu boşluğu tarif ediyor.

Roman, ABD’nin kuruluşunun, gelişiminin ve yıkılışının hikâyesi; ardından her şeye yeniden başlama umudu veya arayışıyla karşılaşıyoruz. Kitabın başlığındaki ‘merhaba’ kelimesi buna uygun şekilde, hem görüntünün arkasındaki gerçeğe hem de bitmiş bir ülkeyi yeniden ayağa kaldırma girişimine denk geliyor. SS Apollo gemisindeki bir grup insanın ‘keşif’ çalışması ise yazarın, ‘diriliş’ için kullandığı bir metafor.

Bahsi geçen ‘keşif’ sırasında, soluk Manhattan silüeti, denizin dibini boylamış Özgürlük Anıtı, pas tutmuş devasa köprüler ve yıkık dökük göçmen gemileri görülüyor. Ballard’ın çizdiği felaket resmi, SS Apollo’nun görev ayrıntılarıyla biraz daha netleşiyor: “Apollo seferinin öncelikli amacı, son yıllarda Amerikan kıtasında tespit edilen atmosferik radyasyon seviyesindeki küçük ama belirgin artışı araştırmaktı. Belki de eski nükleer reaktörlerden birinin çekirdeği tehlikeli bir şekilde sızıntı yapmaya başlamıştı veya unutulmuş bazı silah silolarında çürüyen bir savaş başlığı tehlikeli bir kütleye ulaşmış olabilirdi.”

Keşif ekibinin karşılaştığı yıkımı anlatan cümleler, gemiden toz toprak içindeki New York’a yayılıyor: “Demek burası New York, bir zamanlar New York’muş yani. Yirminci yüzyılın en müthiş şehri, uluslararası finansın, sanayinin ve eğlencenin kalbi… Şimdi gel de şu hâle bak, Pompei ya da Persepolis kadar gerçek dünyadan ırak bir yer burası. Tanrım, Vahşi Batı’daki hayalet şehirler gibi çölün ücra bir köşesinde bir fosilmişçesine korunmuş.”

Bir dönem dünyaya hükmeden süper gücün, bu terk edilmiş harabe hâli ve caddelerinde atlarla gezilen şehirleri, enerji krizinin yol açtığı karanlık ve yoksunluk, yıkılan hayallerin altından çıkan gerçeği yansıtıyor. Keşif ekibi, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren yapılan uyarıların dikkate alınmadığını, kaynakların hızla tüketildiğini, ekolojik felaketlerin var oluş krizine dönüşme tehlikesine dair söylenenleri hatırladığı bu ortamda, ‘Amerikan Rüyası’nın Amerikan çölü hâline gelişinin izlerini takip takip ediyor.

Herkesin her şey olma ihtimali

Dünya savaşlarına yön veren, küresel ekonominin kaptan köşkü olan, uzayda üsler kuran, ‘refah devleti’nin kendi coğrafyasında ete kemiğe büründüğünü iddia eden ve özgürlüğün yegâne temsilciliğine soyunan ABD’nin, yıllar içinde çoraklaşmasının ve şanının şöhretinin yerlerde sürünüşünün tanığı keşif ekibi, büyük bir enkazın ortasında buluyor kendisini. Bu enkaza, terk edilmiş ve pencerelerinden bakıldığında kumlar görünen Beyaz Saray ve Oval Ofis de dâhil. Ekipteki herkes, geçmişe ait bir gerçekliğe tutunmak isterken gözleri, bir zamanlar ABD’nin en azametli simgeleri olan yapılardan geriye kalanlara takılıyor.

Eski ve yeni ABD arasındaki köprü ise yıkılmış ve çölleşmiş ülkenin başkanı Manson. Yeni ABD’yi yaklaşık bir asırdır yönetip geçmişteki imparatorluğun tekrar ayağa kaldırılması için çabalayan hastalık hastası bu adamın yolu, keşif ekibiyle ve ekibin lideri Wayne’le kesişiyor. İkiliyi buluşturan hırs, eski ABD ile yenisi arasındaki en önemli bağlantılardan biri. Manson’ın, Wayne’e bu bulanık ortamda başkan yardımcısı, hatta başkan bile olabileceğini söylemesi, ikilinin paydası hırsın sözcüklere dökülmüş hâli âdeta.

‘Başkan Yardımcısı’ Wayne, tuttuğu günlüğe, rulet masasına oturan Başkan’la ilgili şöyle bir not düşüyor: “Manson, her şeye sil baştan başlamak için gece gündüz çalışıyor, tabii bu durumda kendini kırk beşinci başkan olarak görmeye de hakkı var.”

Ballard’ın, koca bir ülkeyle beraber hayallerin de yok oluşunu anlattığı “Merhaba Amerika”, 1981’de yani Ronald Reagan’ın başkan seçilmesinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra yayımlanmıştı. Bu dönem, neoliberal kapitalist sistemin dünyaya bir virüs gibi yayıldığı ve küreselleşme politikalarının hızlandığı, doğal kaynakların tükenişine ve ekolojik felaketlerin kapıda olduğuna dair uyarıların gür bir sesle dillendirildiği zaman dilimiydi.

Ballard, hem bu gelişmelerden ve devam eden Soğuk Savaş’tan hem de ‘Amerikan Rüyası’ söyleminden esinlenerek yazdığı romanda, vaat edilmiş yaşam biçiminin elde patlamasının ardından, yeni bir ABD kurma yollarını arayanları, zenginlik ile tükenmişliğin belli belirsiz sınırına yığılanları getiriyor karşımıza. Çölleşen, hayalleri sönen ve ikonları yerle bir olan kentlerde, ABD’nin önceki kırk dört başkanıyla, John Wayne’le, Marilyn Monroe’yla, Gary Cooper’la, Frank Sinatra’yla, Dean Martin’le, Judy Garland’la, Humphrey Bogart’la, Walt Disney’le, ünlü Amerikan arabalarıyla, ülkenin simge yapılarıyla ve şehirleriyle, gangsterlerle, meşhur otoyollarla ve otellerle, filmlerle, füzelerle ve Las Vegas’taki oyunları andıran siyasi kumarlarla yüzleşiyoruz. Daha doğrusu bunların hayaliyle… Böyle bir ortamda, hiç kimse olan kişilerin, her şey olabilme ihtimali beliriyor.

Ballard, ‘Amerikan Rüyası’ ile Amerikan gerçeği arasındaki ayrıma yoğunlaşırken ölüm ve yaşam sınırına sürüklüyor okuru: Yok olanların ve elde kalanların listesini çıkarırken ‘refah devleti’nin, gerilemeye ve çöküşe dönüşümünü ortaya koyuyor. Diğer bir deyişle büyük bir tutkuyla, hırsla ve şiddetle keşfedilen topraklar için kapanış gongunun çalışını ve tekrar başlangıç noktasına gelişi; kendi kendisini bitiren bir ülkenin hatıralarda yaşadığı zamanları romanlaştırıyor Ballard.

“Merhaba Amerika”, J.G. Ballard, Çeviren: Özge Ege Altan, Sel Yayıncılık, 240 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal