Ali Akay: ‘Kimileri için katliam zaferse, birliktelik imkânı ortadan kaldırılmıştır’

Ali Akay: ‘Kimileri için katliam zaferse, birliktelik imkânı ortadan kaldırılmıştır’

Üç ay önce, yüzü aşkın kişinin ölümüyle sonuçlanan Ankara’daki korkunç katliam sonrasında bile Türkiye toplumu olarak bir olamadık. Acımızı paylaşamadık. Yarıştırdık! Sizin ölünüz, bizim ölümüz dedik. Bugün doğuda yaşananlar karşısında da durum aynı. Duygu, düşünce birliğimiz kaybolmaya yüz tuttu.

İnsanları birbirine bağlayan hiçbir ortak duygu kalmadıysa neler yaşanabilir? Böyle bir bağdan yoksun kalan yapıya halk denebilir mi? Bu sorulara cevap aramak adına Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Akay ile konuştuk:

“İnsanların bir kısmı için katliam zafer anlamına gelmekteyse homojenleştirilmeye uğraşılan insan kalabalığının birliktelik imkânlarının ortadan kaldırılmaya başlanmakta olduğu anlamını çıkarabiliriz. Soru bunun müsebbibinin kim olduğunda yatmakta.”

Görüşmemizi araya girmeden aktarıyorum.

Kimlik/milliyetçilik ve ırk/ırkçılık fikirleri

aliakay219. yüzyılda sosyoloji diye bir dal çıktı ortaya. Fransız İhtilali sonrasında Fransa’daki iç savaşta, aristokratlar ve ruhban sınıfı ile burjuvalar ve köylüler arasında; yani bir anlamda eski rejim ile yeni rejim arasında bir sınıf savaşı baş göstermişti. Bu sırada tam da 19. yüzyıl başında Auguste Comte “sosyal fizik” adı altında “sosyoloji” diye adlandırılacak olan bakışı oluşturdu. Bu, ayrılan ve heterojen olanı homojenleştirmek istenciydi. Bir halk olmalı ki birlik olsun. Bu 19. yüzyılda epey sorun çıkardı. Çünkü bir yanda kimlik ve milliyetçilik, diğer yandan ırk ve ırkçılık fikirleri gelişti ve “milli devlet’ fikri bu süreç içinde doğdu. Buna göre dil, ırk, kültür, sınıf kavramları halka ait olarak oluştu. Başka bir düşünür Karl Marx “halk” kavramının burjuva toplumlarına ait bir kavram olduğunu ortaya atıp “işçiler” üzerine bir “komünizm” fikrini geliştirdi. Buna göre, komün yani ortaklık işçi merkezli sanayi toplumunun öznesi olacak ve herkes bu ölçüye göre düşünülecekti: Emeğine göre ve ihtiyacına göre olarak ayırdığı iki evrede sosyalizm ve komünizm fikirleri toplumsal gelecek olarak kurgulandı. Heterojen olan ise homojenleştirilmek istencindeydi. 20. yüzyılın başında ise Durkheim bunu Sorbonne’da, Paris’te kurumsallaştırdı ve sosyoloji bölümünün kurucusu olarak yeni bir dal doğdu. 20. yüzyıl ve içinden çıkmakta olduğumuz dönem işte halk fikri üzerinden düşünüldü. Burjuva düşünürleri “halk”, komünist düşünürler ise “proletarya” merkezli bir toplum düşündüler. Bugün bu halk kavramının krizi yaşanmakta.

Sorunun bir soy kütüğü var 

Bilhassa 1960 ve 70’li yıllarda refah-devleti kriziyle birlikte sermaye merkezli liberal bir toplum oluşturulmasında 1930’ların Alman ordo-liberal ve ABD merkezli neo-liberal politik ekonomi bugünü hazırladı. Ancak ABD ve İngiltere merkezli 1980 sonrası başlayan yeni dönemde neo-liberal ekonomi ırkçılığı ve kimlikleri dışlamaya başlayarak beyaz Protestan ve paralı insanların dünyasını kurmaya başladığında siyahları, işçileri ve memurları bir kenara bırakan ticaret ve finans burjuvazisini destekleyen bir toplumsal politikaya yaslandı. Bu, gitgide finans ve rant merkezli, Marx’ın “ilkel birikim” olarak adlandırdığı bir modelle işlemeye başladı. Kısaca halk homojenleştirilmeye başlayan bir toplumun kavramıydı. Buna göre milliyetçilik geliştirildi: Tek dil, tek ülkü, tek din vs… Kısaca söylersek, olmayan bir şey icat edildi bu tarihi süreç boyunca. O bakımdan sorunun bir soy kütüğü vardır.

Halk kavramı bir ‘milli iradeye’ mi bağlı?

Judith Butler günümüzdeki “halk” kavramı için “sokakta bir gösteri için toplanıp yan yana gelen bir kitle” olduğunu yazmakta. “Biz” diye adlandırdığı “halk” olmakta; ama bu ezeli bir halk değil, o anda yan yana gelen bedenlerden oluşana verilen bir isim. Bu yan yana gelen kalabalık “biz halk olarak” bir egemenliği ifade etmekte. O halde hukuki beraberlik ve söz söyleme hakkı egemen bir halk yaratmaktadır: Bu “performatif” bir eylemdir: “Biz halk” söylemdir. “Halkın iradesi” diye adlandırılan sosyoloji ve siyaset literatüründe performatif bir harekettir o halde. Yani halk kavramı bir “sözcenin” daha söylenmeden evvelki bir ifadesidir. Burada görebileceğimiz gibi, bugünkü toplumlar için halk kavramı bir “milli iradeye” bağlı durmamaktadır. Halk, beraber duygulanan bir kalabalıktır, ama bu değişken bir kalabalıktır. Egemenlik, toplananların hakkı üzerinde odaklanmaktadır. Duyguları, düşünceleri ve hareketleriyle bedenleri birleşmiş olan bir anki kalabalığın adıdır. Burada siyasi hareketler ve çıkarlara göre belirlenmekte olan bir halk kavramı önümüze çıkar ki, bu asla bütün ülkenin vatandaşları anlamına gelmeyecektir. Çünkü iktidara gelmiş bir parti egemenliği bütün herkesi kapsaması imkânı filli olarak neredeyse imkan dışı durmaktadır. O halde kalabalıklar siyasi bir rejimi veya bir siyasi iktidarı meşru yaptıkları gibi meşruluğunu da yok edebilecek bir kapasiteye sahip olandır. Burada ne “Nobel” ne de “katliam” herkese ait bir kavram olarak işlerliktedir. İnsanların bir kısmı için katliam zafer anlamına gelmekteyse homojenleştirilmeye uğraşılan insan kalabalığının birliktelik imkânlarının ortadan kaldırılmaya başlanmakta olduğu anlamını çıkarabiliriz. Soru bunun müsebbibinin kim olduğunda yatmakta? Homojen olmayan bir topluma ait olan bir “yapıştırma” kavramı olan “halk” sosyolojinin nesnesi olan toplum kavramının da zorlaştığını bize düşündürtmektedir. Bu nedenle bugünkü toplum analizini “Sosyallikler Analizi” olarak adlandırmaktayım.

İlk bölüm:

Prof. Dr. Betül Çotuksöken: ‘Şiddet, sonunda insanca düşünmeyi yok eder’

Üçüncü bölüm:

Psikiyatr Agâh Aydın: ‘Toplum değil, sistem hasta’

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal