Ahmet Büke: ‘Dertlerimizin altında büyük ah’lar var’

Ahmet Büke: ‘Dertlerimizin altında büyük ah’lar var’

Yazar Ahmet Büke, üç eserle karşımızda: “İnsan Kendine de İyi Gelir” ON8 Kitap tarafından eylül ayında yayımlandı. “100 Tuhaf Kitap” adlı derleme, geçenlerde Ağaçkakan Yayınları’nca basıldı. Senaryosunu Özcan Alper’le birlikte yazdığı, “Rüzgârın Hatıraları” adlı film ise 11 Aralık’ta gösterime girecek.

Ahmet Büke hâlâ İzmir’de yaşıyor, geçinmek için çalışıyor, bir yandan kızını büyütüyor. Onunla iki yeni kitabını, filmi ve hayatını konuştuk.

-Nasılsınız, son zamanlarda nelerle meşgulsünüz?

Yani memleket nasılsa ben de öyleyim aslında. Tadım yok haliyle. Bir de İzmir’de babamın yetmiş yaşındaki haline döndüm biraz. Kahvede okeyi boşa atan amcaları izliyorum saatlerce. Rahmetli babamın sendikacı bir arkadaşı vardı Cengiz Abi. 12 Eylül’den sonra işsiz kalmıştı. Sonra bir çorbacı açtı. Orası da battı. Bir ara sormuştum “Baba, Cengiz Abi ne yapıyor” diye, “çok iyi bir iş bulmuş” dedi; “Kordon’da oturup dalga saymaya başlamış”. Bu aralar nedense hep babam ve Cengiz Abi geliyor aklıma, gülümsüyorum. Bu da bir hayatta kalma yöntemi galiba. Sonra gidip yine öykü yazıyorum. Öyle işte.

– Ama sizin Kordon’da dalga izlemeye vaktiniz pek olmuyor sanırım. Birçok röportajınızda yazarak geçinmenin mümkün olmadığını söylüyorsunuz. Yazmanın yanında, çalışıyorsunuz değil mi?

-Düzeltmenlik yapıyorum iş çıktıkça.

-Yazar olmak isteyenlerin şunu merak edeceğini düşünüyorum: Bir dönem yazıyla ilgisi olmayan bir alanda çalıştınız. Hangisi yazmaya devam ederken daha rahattı?

-Bunu bana soran epey kişi oluyor. Ben doğru örnek olmayabilirim ama tecrübem şu yönde: Eğer varlıklı bir aileniz yoksa önce iyi bir mesleğiniz olsun. Edebiyat her türlü yapılır.

ahmet2

-Tam bir baba tavsiyesi oldu bu. Yakın zamanda da baba olduğunuzu biliyorum. Adettendir sormak: Hayata bakışınızı, yazarlığınızı değiştirdi mi bu durum?

-Pek değiştirmedi sanırım. Sadece Peter Ustinov’un sözünü daha çok tekrarlıyorum kendime: “Karamsarlık romantik bir tutkudur, iyimserlik bir görevdir.”

-On8’den basılan iki kitabınız da önce blogda yayımlandı. Her hafta bir öykü yazdınız. Daha önce de hep böyle bir disiplinle mi çalışıyordunuz?

-Eskiden de belli bir ritimle yazardım ama bu kadar değil. Son kitap için bir yıl boyunca her hafta bir öykü yazdım örneğin. Tabii bu biraz da zorunluluktan oldu. Telif aldım çünkü.

-Bir seriye başlarken, kafanızda belli bir kurgu oluyor mu, yoksa kervan yolda mı düzülüyor?

-Aslında bir yol haritası olsa iyi olur ama benim öyle olmuyor. Yazmaya başladığımda ne yazacağımı bilmiyorum. Bunu, benim tekniğim bu diye yapmıyorum ama baştan beri hep böyle yazdım. Sanırım daha çok öykü yazmamın nedeni de bu. Roman kafa dağınıklığını pek kaldırmaz sanırım.

SAA KAPAK ONAY-On8 Kitap için ilkgençlik hikâyeleri yazıyorsunuz, “Mevzumuz Derin” de böyleydi. Nasıl karar verdiniz bunları yazmaya?

-Aslında her hafta bir yazı yazacaktım ON8 Blog’a. Ama bir ay sonra bunun mümkün olmadığını anladım. Onun yerine kurgu yazsam olur mu, diye konuştum blog yönetimiyle. Sen bilirsin, dediler. Ben de oturup kurgu yazdım. Böylece bir roman, bir de öykü kitabı çıktı ortaya.

-Siz neler okurdunuz ilkgençliğinizde?

-En çok Conan okudum galiba. Sonra Ken Parker’ı falan çok sevdim. O arada edebiyat da ilgimi çekti. Dayım Türkçe öğretmeniydi. Çok güzel bir kütüphanesi vardı. Sait Faik, Orhan Kemal, Yaşar Kemal derken Yusuf Atılgan’ı keşfettim. Babam Manisa Lisesi’nde okumuş. Orta kısmında. Yusuf Atılgan’ı görürmüş. İnsan onu uzaktan bile severdi, derdi. Yusuf Atılgan bizim aile sevdiceğimizdir yani.

-Sosyal medyayı çok aktif kullanıyorsunuz, okurlarınızın da sizinle iletişim kurmaya meraklı olduğunu görüyorum. On8 Kitap’tan yayımlanan kitaplarınız daha genç bir okuyucu kitlesiyle tanışmanıza olanak sağladı mı?

-Özellikle yazmaya meraklı gençlerle bir iletişimim oldu. Öyküleri takip edip, meraklı sorular sordular. Kitabı alıyorlar mı pek emin değilim açıkçası, internet üzerinden okumayı, yazmayı ve tartışmayı daha çok seviyorlar.

-Birçok yetişkin gençlere karşı belli bir öfke duyuyor, hayal kırıklığı, tatminsizlik yaşıyor gibi. Bu ancak Gezi Direnişi zamanı kırıldı. Siz ne hissediyorsun kendinizden daha gençlerle iletişim kurarken?

-Şunu düşünüyorum; benden genç yazarlar benden daha iyi yazacaklar ya da halihazırda yazıyorlar. Çünkü daha zekiler ve kendilerine daha çok güveniyorlar. Yaşlılık tedavisi olmayan bir hastalıktır, hayatım yaşlılar arasında geçti ve ben de yaşlanıyorum, bunu biliyorum. Ölüme yaklaştıkça daha uzak olanlara kızarsın hep.

-Öyküleriniz de giderek kısalıyor bir yandan. Tercih ettiğiniz bir şey mi bu?

-Son iki-üç yıldır internet üzerinden yazınca biraz öyle oldu. Her hafta uzun metinler yazmak zor ve yine internet üzerinde uzun metin okunmuyor. Yani bu durumu biraz da koşullar belirledi.

ahmet4

-Bir röportajınızda “kısa öykünün bir gücü var” diyorsunuz.

Buz dağı metaforu uygun galiba kısa öykü için. İçinde ânı ileri ve geri saran, hemen görünenin dışında, daha büyük zaman hacmi taşır. Aynı zamanda okuyucuyu bu derinliğe dahil eder. Harekete geçirme gücü büyüktür.

-Mahalle öyküleri yazmayı neden seviyorsunuz?

Bu yazma işinde hep talihsizlikler olur aslıdan. Bu klişe de benim üzerimde kaldı. Ben mahalleden çok bireyi yazıyorum. Ege’den çok memleketi de. Ama pek de bununla cebelleşmek istemiyorum. Öyle anlaşılıyorum demek ki.

-Hayvanların, çocukların ya da ölülerin dilinden anlattığınız çok öykün var. Sanki ağzı dili olmayanlara ses olmak istiyor gibisiniz. 

-Galiba çocukluktan gelen bir şey bu. Annem çok yufka yüreklidir benim. Bazen şöyle derdi: “Biz ne güzel gezip dolaşıyoruz ama şu bahçedeki iğde ağacı doğdu öldü hep orada olacak. Ne kadar üzülüyordur kim bilir.” Ben hep taşın toprağın dili, kalbi var diye büyüdüm. Sonra da öyle kaldı.

ahmet5-Yakın zaman önce “100 Tuhaf Kitap” isimli bir seçkiniz yayımlandı. Nasıl çıktı fikir ortaya?

-100 fikri zaten serinin yapısıydı. Ben ne yapabilirim diye düşünürken aklıma daha önce Virgül dergisi için yazdığım bir yazı geldi: Kahır Kitapları. O yazıda tuhaf 4 kitabı anlatmıştım. Kitapların sahibi arkadaşıma gittim. Koleksiyoner olan. Sen de 96 kitap daha çıkar mı, dedim. Kütüphanesini gösterdi ve daha çok da çıkar dedi. Kapakta yazan Murat Gültekin’den bahsediyorum. Onunla kitaplar üzerinde çalıştık biraz. Sonra oturup 100 kitabı okudum ve metni yazdım. Daha uzundu aslında ama kısalttık biraz.

-Kimdir bu Murat Gültekin? Günün birinde arşivini kamuya açmayı planlıyor mu?

-Benim 30 senelik arkadaşım, üniversiteden. Tuhaf her şey ondan çıkar. Mesela büyük bir politik kaset koleksiyonu var. Kimsenin bilmediği sağcı, solcu kasetleri falan toplar. Bu kitapların bir kısmı tek örnek sanırım. Belki bir gün bir deli hepsini tıpkıbasım yapar.

-Okurların önemli bir bölümü bu kitapları hiçbir zaman okuyamayacaklar. Haklarında bu kısa yazıları okumak, bize yazıldıkları dönemle ilgili fikir veriyor. Siz ne düşündünüz onları okurken?

-Evet kısmen var öyle bilgiler. Okurken bazen kendimden geçtim, özellikle tuhaf ilişkiler bölümünde. Mesela aşk mektuplarını türlere göre ayıran bir kitap vardı. Sevgiliniz bekârsa nasıl yazmalısınız, evli ise nasıl mektup yazarsınız, dul ise nasıl vb. Adam epey çalışmış çeşitli durumlar üzerine. Evlilikte Balayı diye bir kitapta da şöyle bir tarif var misal; ‘“cinsel ilişkide kadın tamamıyla teslim olduğu vakit cinsi heyecanın en muhteşem örneğini verir”. Cinsellik ve homofobi ile ilgili değer yargılarımızın köklerine arkeolojik kazı gibi kitaplar bunların bir kısmı. Birisi de Victor Hugo’ya seslenmiş mesela kitabında: Hugo o şiir böyle yazılmaz böyle yazılır demiş ve şiirlerini bastırmış. “Yaktın beni hanım abla” diye de Ajda Pekkan’a bir şiiri var ayrıca. Yani bu seçti, cennet de cehennem de bu topraklarda dedirtiyor.

-Artık hiç bu düzeyde “tuhaf” şeyler yazılmıyor değil mi? İlk akla gelen toplumun muhafazakârlaşması ama herkesin her şeyi daha ciddiye aldığı bir zamandan geçiyoruz sanki.

-Yazılmıyor ya da delilik de çok bayağı hal aldı. Zaten bu kitapların orijinalliği 70’lerde bitiyor. 80’lerden sonra bu kalibrede pek bulamadık.

-Delilik bayağı bir hal aldı derken neyi kastediyorsunuz?

-Yani delilik hali hastalıkla eşit tutuluyor artık. Oysa eskiden delilik biraz da sıra dışı olma hali ve uç bir özgünlüktü. Onu öldürünce hastalık kaldı geriye.

ahmet7

-Özcan Alper’in yeni filmi “Rüzgârın Hatıraları”nın senaryosunu birlikte yazdınız. Daha önce hiç senaryo yazmış mıydınız?

-Yok yazmamıştım. Öykü Özcan Alper’e ait. Çok güzel bir öyküsü vardı.

-Bize biraz bahseder misiniz öyküden?

-İkinci Dünya Savaşı yıllarında muhalif bir entelektüel Aram’ın öyküsü. O baskıcı zaman Aram’ın üzerinde daha ağır bir yükle geliyor çünkü bir de Ermeni kimliği var. Mecburen yurttan kaçmaya karar veriyor. Bu kaçışı anlatıyor film. Tabii bununla birlikte birçok şeyi de.

-Tarihi bir şeyi anlatmanın, hele de böyle bir dönemi yazmanın ağır bir sorumluluğu olmalı. Nasıl bir araştırma yolu izlediniz, hangi kaynaklardan yararlandınız?

-O dönemin gazete, dergi arşivlerinden yararlandık. Yine bazı Ermeni edebiyatçıları okuduk. Dönemin edebiyat dergilerine de baktım biraz ben. Tarih biraz arka formda akıyor zaten. Kahramanın korkuları, travmaları ve yaşama arzusuyla daha çok ilgilendiğimizi düşünüyorum, yani en azından ben böyle hissettim yazarken.

ahmet6-Daha önce bir röportajınızda, “bana göre edebiyat, politika yapmanın başka bir biçimi” diyorsunuz. Sinema ve daha özel olarak “Rüzgârın Hatıraları” için de benzer bir şey söylenebilir mi?

-Özellikle bu film için söyleyebilirim. Özcan Alper sineması zaten başlı başına bir politik sinema. Ama sinema çok zor iş Türkiye’de. Giderek de yapılması güçleşiyor.

-Daha önce de öykülerinizde tarihi olaylara yer vermiştiniz. Ermeni bir karakterden bahsederken, özellikle de soykırımın 100. yılında, en çok konuştuğumuz konu yüzleşme oluyor. Tarihle yüzleşmemek bir toplumdan neyi götürüyor sizce?

-Şu anda sokağa çıktığımızda neyi görüyoruz? Ya da sosyal medyada? Bütün bu sıkışmışlık, kavga, kamplaşma, birbirinden nefret etme hallerinin altında biraz da bu meseleler var. Ben yuva yıkanın yuvası olmaz sözüne inanıyorum. Dertlerimizin temelinde büyük ah’lar var. Konuşmaz ya da konuşturulmazsak bu hastalık sürecek.

-Daha önce de yazdıklarınız filme uyarlanmıştı. Kelimelerle oluşturduğunuz bir dünyanın görselleşmesi sizde nasıl bir his uyandırıyor?

-Değişik bir his. Fakat senaryo tekniği baştan beri benim hâkim olamadığım bir alan. O yüzden ben senaryoyu zenginleştirecek işler de yaptım. Mesela kahraman bir günlük tutuyordu. Ben oturup o günlüğü baştan sona yazdım. Senaryoya günlükten sahneler, replikler ve anlar aldık. Yine bazı sahneleri öykü gibi yazdım sonra oradan malzemeler devşirdik.

-Son olarak, gelecek planlarınızı merak ediyorum.

-Blog için yeni sezon yazmaya başladım. Hayatta kalalım, bu yılı atlatalım, seneye Allah kerim.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal