ABD’den sert eleştiri: Nobel ödülü Orhan Pamuk’u lanetledi mi?

ABD’den sert eleştiri: Nobel ödülü Orhan Pamuk’u lanetledi mi?

Orhan Pamuk’un “Kafamda Bir Tuhaflık” romanının İngilizcede yayımlanmasından sonra bir dizi övgünün yanında, eleştiriler de yayımlanmaya başladı. Pamuk’un romanı İngiltere’nin ardından ABD’de de çok satanlar listesinde üst sıralara yükselirken, The Daily Beast, Tom LeChair imzasıyla sert bir eleştiriye yer verdi. “Nobel ödülü Orhan Pamuk’u lanetledi mi?” başlıklı yazıda “Türk dehası erken emeklilik yaşıyor” denildi:

Nobel ödülü Orhan Pamuk’u lanetledi mi?

Bir romancı edebiyat dünyasının en büyük şerefine nail olduktan sonra ne yapar? Yeni romanı “Kafamda Bir Tuhaflık”a ve diğer işlerine bakılırsa, bu Türk dehası erken bir emeklilik yaşıyor.

Orhan Pamuk 2006 yılında Nobel Ödülü’nü kazandığında 54 yaşındaydı; şimdiye kadar bu ödülü alan en genç ikinci kişiydi. O zamandan beri İngilizcede iki romanı yayımlandı, 2009’daki “Masumiyet Müzesi” ve şimdi de “Kafamda Bir Tuhaflık”. The Independent’ten Max Liu, bu iki roman için pek çok eleştirmen adına konuştu: “Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü kazandıktan sonra en iyi kitaplarını yazan o nadir yazarlardan birine dönüştü.” Pamuk’un Nobel öncesi romanlarından “Yeni Hayat”, “Benim Adım Kırmızı” ve “Kar”ı (ki bu roman muhtemelen Nobel almasının temel nedenidir) da yorumlayarak, ben son dönem eserlerini farklı görüyorum: alttan alta yapılan kültür eleştirisinden, nostalji küratörlüğüne giden zamansız bir emeklilik… 

Erken dönem romanlarında ve kitaplarında Pamuk, çağdaş Türkiye’nin baskıcı siyasetini, bu siyasetin ifade özgürlüğünü yok edişini, Kürtler gibi etnik azınlıklara yönelik kıyımı, din işleri ve devlet işlerini birbirinden ayırmadaki başarısızlığı ve tarihi gerçekleri inkâr edişini yansıtmak için sıklıkla dolambaçlı yollardan geçer; Kafkavari kinaye, Nabokovvari oyunlar, tarihi “uzak aynalar”… 2004’te yayımlanan “Kar”da bir sürü yabancılaştırma efektine (baş karakter Brechtiyandır), romantik duygusallaştırmaya, estetik tartışmaya ve Orhan isimli romancının da dahil olduğu özgönderimsel oyuna rağmen Pamuk bizi, dini ve politik konulara daha doğrudan bir biçimde yaklaşma cesaretini göstermeye davet etmiştir.

Dolayıma dair ihtiyaç 2005 yılında Pamuk’a Türkiye Cumhuriyeti’ne hakaret ettiği gerekçesiyle dava açıldığında ortaya çıktı. Dava düştüğünde ve Nobel kazandığında, bence Pamuk illa ki bu sene Nobel’i kazanan Belaruslu yazar kadar açık bir biçimde olmasa da, biçimsel yaratıya ve postmodern ustalığına dair yetenekleriyle bu yeni güvenliği ülkesine ve kültüre daha doğrudan bir biçimde angaje olmak için kullanabilirdi. Bunun yerine özgürlüğünü, orta sınıftan İstanbullu bir adamın genç bir kadın olan kuzenine ve beraber geçirdikleri geçmişe dair takıntısı hakkındaki aşk hikâyesini, eleştirmenlerin “büyüleyici” ve “albenili” olarak tanımladıkları (ki ben bu sıfatları hiçbir zaman olumlu bir yorum olarak kullanmadım) romanı “Masumiyet Müzesi”ni yazmak için kullandı. Aynı dönemde Pamuk, 2012 yılında dönüştürülen eski bir İstanbul yapısında açılan hakiki Masumiyet Müzesi için romanda bahsi geçen objeleri ve döküntüleri topladığını açıkladı. 

Müzeyi geçen yaz, romanın dar burjuva deneyimini genişleteceğini umarak ziyaret ettim ancak yerleştirmeyi, kitaptan bile daha klostrofobik ve narsistik buldum. Pamuk müzenin kendisi hakkında olmadığını iddia etti ancak yazar kendi eserinden kelimeleri fiziksel biçimiyle andığına göre, bu iddia ciddiye alınamaz. Müze masum bir proje değil ve romanın ortaya koyduğu politik olarak kaçamak tavırları hicvedemeyecek kadar müşkülpesent ve sevecen bir küratörlüğü var. Vitrinlerin merak değil bayağılık dolapları olduğunu gördüm ve Pamuk’un kendi fetişistik nesnelerini bulduğu İstanbul sokaklarına dönmek için sabırsızlandım. 

Bu yazın son günlerinde “Kafamda Bir Tuhaflık”ın 1969 yılında taşradan İstanbul’a gelen, hayatının büyük bir bölümünü şehrin sokaklarında işportacılık yaparak geçiren fakir bir oğlan hakkında olduğunu ve Pamuk’a ve eğitimli orta sınıf kahramanlarına dönüşmeye asla yaklaşmadığını öğrendiğimde, “oh be, daha fazla masumiyet yok” diye düşündüm. Neredeyse üçte bir oranında haklıydım. Her ne kadar Mevlüt Karataş “inatçı iyimserliğin” karakterinin merkezinde olduğunu düşünse de, ailesi ve arkadaşları onun “masum” olduğunu düşünüyordu. Liseyi bitirmemişti ve 1969’dan 2012’ye kadar dolaştığı sokakları periyodik olarak girdaba çeviren siyasi ve dini hareketlere hiçbir ilgi duymuyordu. Lisedeki en yakın arkadaşı Kürt ve Marksistti ancak Mevlüt’ün ideoloji sahibi olma lüksünü karşılayacak durumu yoktu ve Pamuk da karakterin namussuz davranışlarını açıklayacak bir geçmişe çaba harcamamıştı. Sonrasında Mevlüt esrarengiz bir İslamcıyla bir miktar zaman geçiriyor ancak “Kutsal Rehber”in etkileri çok az etki bırakıyordu. 

Mevlüt, kendisinin (ya da Müslümanların) alkolsüz olduğuna inandığı için Müslüman içeceği olarak tanımladığı, eski moda, çok az alkol içeren bir içecek olan bozayı satmak için şehirde dolanmaya adanmıştı. Mevlüt’ün gezintileri Pamuk’un, hızlı bir değişim içinde olan çeşitli mahalleleri hayli detaylı bir biçimde anlatmasına müsaade etmişti. 1970’lerde doğudan gelen göçmenlerin gecekondu mahalleri kurduğu söylenen İstanbul’un merkezine yakın tepeler, bu mahallelerin sonraki gelişimleri, Rumların şehri terk etmeye zorlanmasının ardından göçmenlerin binaları devralması, yol yapımı için merkezdeki eski binaların yıkılması, orta sınıfın ve apartmanların yükselmesi; yani romanın maddi kültürün alt sınıflar üzerindeki etkisine dair bir farkındalığı var ama bu bilinç dolaylı ve sığ zira Mevlüt yayan bir Google kamera gibi, kaydediyor ama incelemiyor. 

Mevlüt on yıllar boyunca boza gezilerini garsonluk, tavuk-pilavcılık, küçük bir kahvede işletmecilik, otopark refakatçisi ve elektrik müfettişliği yaparak destekliyor ama kendisi, karısı ve iki kızı romanın çoğunda tek odalı bir eve hapsedilmiş. Mevlüt zihninde hiçbir zaman hayalciliğe, melankolik “tuhaflığa” kaçmıyor. Kendisi anlamasa da Pamuk’un ima ettiği, Mevlüt erken yaşta annesinden ve köyünden alınmış, maço erkeklerle birlikte sabit bir ortaklığa girmeye zorlanmış, kılıbıklıktan döndürülmüş, daha hünerli ve başarılı aile üyeleriyle çevrelenmiş ve bir psikoloğun “ergenliğe takılma” diye tanımlayabileceği durumdan muzdarip. Mevlüt çoğunlukla dürüst ve sorumluluk sahibi kaldığı ve tüm ekonomik engellerine rağmen gezgin şehir hayatından çoğunlukla memnun olduğu için, Pamuk onu romanın başında “bizim kahramanımız” olarak tanımlıyor; sıradanlığın kahramanı. 

Bu sıradanlık bazen zevkli, sıklıkla acıklı, Mevlüt’ün bir hurda-metal dükkânında, bir din okulundan mezun olduğunu söyleyen dükkân sahibi tarafından evlendirildiği an gibi bazı anlarda da her ikisi birden. Ama romanın mecburi sıradanlığı benim için ve zannımca Türkiye dışından, hatta İstanbul dışından pek çok okuyucu için bir problem. Pamuk’un müzesinde gösterdiği ve “Saf ve Düşünceli Romancı”dan bir bölüm olan “Müzeler ve Romanlar”da tartıştığı gibi, Pamuk çoğunlukla edebiyatla ilgilenmeyen Türkiyeli okuyucularının gündelik yaşamlarını, alanları, gelenek, görenek, yemek ve atmosferi kurgusunun içinde muhafaza etmek istiyor. “Kafamda Bir Tuhaflık”ın ortasında yer alan uzun kısımlar gündeliğe dair bir belgesel gibi ve kitabın sonundaki bir fotoğraf, bir indeks ve Mevlüt’ün yaşamında yer eden, Türkiye dışında ve içinde yaşanan tarihi olaylara dair bir kronoloji aracılığıyla, kurgudışı bir illüzyon pekiştiriliyor. Maalesef, bu olaylar Mevlüt’ün biraz tuhaf ama çoğunlukla sıradan zihnine nadiren nüfuz ediyor ve İstanbul’a aşina olmayan okuyucular fazlasıyla yerel renk ve sıkıcı tempoyla yıldırılıyor. 

Tıpkı “Masumiyet Müzesi”nde olduğu gibi, bazı tereddütler ve dramalar, ilk-görüşte-aşk romansıyla sağlanıyor. Bir yeni yetme olarak Mevlüt köydeki güzel Samiha’ya vuruluyor ancak ismini ablasının, şatafatsız Rayiha’nın ismiyle karıştırıyor. Rayiha’ya mektuplar gönderiyor ve onunla hiç buluşmadan, karanlıkta babasından kaçırıyor ve İstanbul’a gidiyorlar. Belki masum olduğu için, Rayiha’yı sevmeyi başarıyor ama Samiha nihayet İstanbul’a geldiğinde iki kız kardeş arasında bir gerilim ve üçüncü kız kardeşleri Vediha ve Mevlüt’ün biri ülkü ocakları üyesi olan iki kuzeni ile arasında bir çatışma yaşanıyor. Detaylarını vermemem gereken bir trajedinin sonunda, Pamuk uzun süre cefa çeken Mevlüt’e mutlu, evcil bir son veriyor ve her ne kadar zamanından önce yaşlansa da, Mevlüt halen boza satıyor. 

Pamuk “Kafamda Bir Tuhaflık”ın “ilk feminist romanı” olduğunu söylüyor ve üç kız kardeş de eski kulüp şarkıcısı da Mevlüt’ten daha keskin karakterler ve romanın gücüler. Romanın sonuna doğru, Vediha romana ve Türkiye erkeklerine dair üç sayfalık (soru formunda) unutulmaz bir konuşma yapıyor. Ancak Mevlüt satışa başladığında, kadınların İstanbul’da aylak aylak dolaşmaya izni yok; yani Pamuk’un kahramanı, iyi huylu, bir nebze kadınsılaşmış, biraz tuhaf bir Türk erkek. 

Pamuk Mevlüt hakkındaki iki ila dört sayfa arasında değişen bölümlerde (başlığa rağmen) onu üçüncü şahıs olarak ve geçmiş zamanda hikâye ediyor. Bu bölümlerin arasına serpiştirilen, hatta bazen onları kesen, bazen gelecek zamanda yazılmış, çoğu Mevlüt’ten daha akıllı karakterler olan Mevlüt’ün babası, kız kardeşler, onların âşıkları ve arkadaşlarının ağzından bölümler var. Bu teknik başta romanın ufkunu genişletmek için etkili gibi görünüyor ancak ikincil karakterlerin monologları, kitabın diyalog aracılığıyla üretilebilecek bazı dramalarını talan ediyor. “Kafamda Bir Tuhaflık”ın stili, tıpkı romanın dünyevi meseleleri gibi, tutarlı bir biçimde sıradan. 

Pamuk, kendi adını kullanarak ve anlatının uygun amaçları hakkındaki içsel estetik tartışmalara katkı koyarak kendi kurgusunun yapısına sıklıkla girmiştir. Karakterlerinin Mevlüt’ün hikâyesi hakkındaki yorumları sayesinde, okuyucular düzenli olarak yazarın tüm ipleri elinde tuttuğunun farkına varıyor, ki Mevlüt bazen İstanbul’da yaşayan ve kendisinden daha güçlü olan insanları tanımlamak için bu metaforu kullanıyor. Ama kukla oynatıcısı Pamuk aynı zamanda sembolik olarak Mevlüt’ün boza satıcılığına da dahil oluyor. Tıpkı karakteri gibi, Pamuk da zamanının çoğunu İstanbul sokaklarında yürüyerek geçiriyor ve dediğine göre, “Kafamda Bir Tuhaflık”ı yazdığı dönemde bunu bir kayıt cihazıyla birlikte yapmış. Bir romancı olarak Pamuk sıklıkla Türkiye’nin tarihinden ürünler, boza gibi eski-moda hikayeler, nostaljik okuyucuları rahatlatacak ılımlı tüketim maddeleri yaratıyor. Mevlüt sokaklarda, belli ki müşterilerini cezbeden hüzünlü ve içten bir tonla “booozaaa” diye bağırıyor. Pamuk’un tüm eserlerinde belki de daha tehlikeli bir tınının yerine geçen benzer bir melankoli nüansı var. Mevlüt’ün yolculuğu hakkındaki tavrını tanımlarken, Pamuk kendisi hakkında konuşuyor gibi görünüyor: “Geceleri dolaşmak için sokağa çıkmadığında, düşünce ve hayal gücü zayıfladı.”

orhan12“Kafamda Bir Tuhaflık” tabii ki romansı bozadan çok daha fazlası. Ancak roman esasında, gönderme yaptığı gerçekliğe dair içten bir anlayış sağlamak yerine güçlü hisleri ortaya çıkarmak istiyor. Ne Mevlüt’ün ne de diğer karakterlerin onları baskılayan durumları, ideolojileri ve sistemleri yeterince detaylı bir biçimde temsil etmesine izin verilmemesinden ötürü, Pamuk’un “Öteki Renkler”de bir araya getirdiği denemelerde ara sıra ifade ettiği çağdaş Türkiye’ye yönelik öfke, romandaki bu güçlü hislerden biri değil.

Bir müdafi, tıpkı “Masumiyet Müzesi”nin masumiyeti gibi, Mevlüt’ün edilgenliğinin de, sofistike bir sanatsal stratejiyle okuyucuları edilgenliği yaratan koşullara dair nefret duymaya çağıran bir tasarım olduğunu söyleyebilir. Eğer bu doğruysa, “Kafamda Bir Tuhaflık”ı albenili ve büyüleyici bulan eleştirmenler Pamuk’un niyeti konusunda fena halde yanılıyor. Hayır, bir 19. yüzyıl hikaye anlatıcısı olarak ortaya çıktığında onu baştan düşünmüştüm; Pamuk neşeli bir biçime eğlendirmek ve muhafaza etmek istiyor, mütevazi ve ılımlı bir yol onun özellikle Türkiye’deki popüler cazibesini hafifletmeyecek hatta belki artıracaktır. Zaten şimdiden Nobel Ödülü var. 

Hazırlayan: Haziran Düzkan

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal