20 yıl sonra yeniden Eşkıya!

20 yıl sonra yeniden Eşkıya!

Yavuz Turgul’un “Eşkıya”sını neredeyse yirmi yıl sonra yeniden izledim. Naif, masumiyet üzerinden bize selam çakan eski zaman eşkıyalarından azade yeni zamanların sistemle entegre şehir eşkıyalarını düşündüm. Aslında o eski eşkıyalığın “masum” ve “mağdur” kimliği üzerinden eşkıyalığı bir kez daha düşündüm.

Film, köyünde bir başına yaşayan ve kendini köyün delisi olarak kabullenen Ceren kadının, Eşkıya Baran’la birlikte İstanbul’a gitmek istemeyişini anlatan sözleriyle başlıyor. “Kurt, kuş bizdendir oğul. Asıl tehlike başka yerlerde.” Daha sonra da, Eşkıya Baran’ın İstanbul’da izini sürerek bulduğu düşmanı ve ihbarcısı, aynı zamanda da sözlüsünü elinden alan Berfo’nun “Hayatın sevda karşısında ne önemi var” sözüyle vurgusunu yaparak, asıl anlamlı mesajını veriyor.

“Eşkıya”da öz olarak kırk yıllık bir hesaplaşma, bir aşk örgüsü çerçevesinde zaman zaman da sürrealist çizgiye oturarak anlatılmaya çalışılmış.

Bilinir ki, eşkıyalık olgusuyla ilgilenenler, tarih boyunca meseleye iki anlam yüklemişler. Eşkıyaları ve eşkıyalığı konu alan romanlarda da bu böyledir.

Yaşar Kemal’in kırk yılda tamamladığı dört ciltlik roman dizisi “İnce Memed” ile Latin Amerika’daki eşkıyalığı tartışan Hobsbawm’in “Sosyal Eşkıyalar” adını verdiği çalışmalarında; eşkıyalar, hak-adalet dağıtıcısı ve halk kahramanı olarak değerlendirilirler. Eşkıyalara bu bakış tarzı toplumsal bir konum da yükler.

Karşıt iki anlam yükü

Bunun tam dışında ise Kemal Tahir “Rahmet Yolları Kesti” romanında eşkıyalığa farklı bir bakışla yaklaşır. Eşkıyayı “gaspçı” ve “çapulcu” olarak görür. Edebiyat eleştirmeni rahmetli Veysel Öngören’in ifade ettiği gibi “Kemal Tahir’in eşkıyaya kökencil tepkisi, eşkıyanın sürgit sergerdeliğinden ve kıyıcılığındandır. Bu tepki eşkıyanın toplumsal konumunu hafife almasına mal oldu.”(Dursun Kırbaş, Osmanlı Toplum Düzeni ve Kemal Tahir, Arba yay. 1987-sayfa.16)

Demek ki birbirine karşıt düşen iki anlam yükü söz konusu…

Bu iki eşkıyalık tanımlamasının yanı sıra, en azından son elli yılın Türkiye metropollerine baktığımızda farklı bir mafyatik eşkıyalık telâkkisiyle daha tanışmış oluruz. Böylece üç anlam yükü doğuyor.

Gazetede okumuş ve arşive almıştım; 1996 yılında bir hesaplaşma sonucu öldürülen Nurullah Tevfik Ağansoy’un, ölümünden sonra ortaya çıkan ve 2 Şubat 1997 tarihli Gazete Pazar’daki mektuplarından birinde, “Ben bir eşkıyayım. Babam da bir eşkıyaydı. O vatanı için yaptı. Bense hem vatanım için, hem de sülalem için eşkıyalık yapıyorum.” diyordu.

Hukukun dışına taşarak çözüm yolları arayan insanlarda kendilerine bu türden kimi misyonlar yükleme anlamında örnekleri görmek zaman zaman mümkün. Asıl sıkıntı, toplumda giderek bunun bir yaşam biçimi haline dönüşebileceği kaygısı. Kendilerine “vatan kurtarıcılığı” anlamında “eşkıyalık” misyonu yükleyen bu ve benzer eğilimlerin kendi coğrafyalarında da “kahramanlık” gibi değerlendirilmesi ya da kabul görmesi tehlikesi ciddi sorundur. (Örneğin kimi siyasi aktörlerle mafyatik “eşkıya”ların tehditkâr ve aleni açıklamaları…)

Bu tehlike arz eden yaklaşımdan kurtulmanın tek yolu da toplumda ve yurttaş beyninde, hukuk dışına taşmaya fırsat vermeden bütün hükmi şahsiyetleri çağdaş hukuk normları çerçevesine oturtarak somutlamaktan geçiyor diyeceğim ama… Kimseleri hatta kendimi dahi inandıramayacağım düşüncesi hayli baskın…

Farklı coğrafyaların bakışı

Tekrar “Eşkıya” filmine dönerek, toplumda eşkıya ile ilgili iki coğrafyadan iki farklı bakışın tezlerini tartışmakta yarar var diye düşünüyorum.

“Eşkıya”yı Türkiye’nin batı yakasındaki kentlerde yerleşik olarak yaşayıp izleyenler; adeta dünyanın bir başka coğrafyasından, kendilerinin yaşamadığı ve tanıklık etmediği bir yaşam biçimini ve de insan anlayışını anlatan bir öykünün dramatikliği karşısında duygusal bir tavırla haşır neşir olurlar.

Diğer bir coğrafyada, olayın örgüsünün kaynaklık ettiği bölgede izleyenler ise, aslında gündelik yaşamlarının sıradan bir kesitini bir film süreci içerisinde izlemiş oluyorlar.

Yıllar önce, şimdi yaşamayan ve mezar taşında da “Ne ah edin dostlar, ne ağlayın. Dünü bugüne, bugünü yarına bağlayın” diye yazılı olan rahmetli babamı, Yılmaz Güney’in “Ağıt” filmine götürmüştüm. Filmin sonunda duygularını öğrenmek istediğimde, babam; “Oğlum bunlar bildiğimiz şeyler. Bölgemizde her zaman yaşananlar. Bizim için çok fazla anlam taşımıyor” demişti.

eskiya2Aslolan şu ki; bu iki farklı kültürel perspektiften, ortak bir kültürel paydada buluşabilme zemini yakalamak.

Yoksa kimileri mendil ıslatarak, gözleri yaşlarla dolu sinema kapısından çıkar. Kimileri de, gerçek hayattaki yeri tartışılan ve Gogol ya da Çehov tiplemelerine benzer Eşkıya Baran’ı yeni binyılda artık eşkıyalığın şekil değiştirdiği zaman diliminde ince bir espri anlayışıyla düşleyerek filmin finalini yakalar.

Her insanın iç dünyasında romantizmle maceracılık iç içe yaşar. Asıl mesele romantizmle maceracılığı, uçlara kaçmadan gerçek hayatın örgüsüyle buluşturabilmekte. Bu açıdan “Eşkıya”daki “Hayatın, sevda karşısında ne önemi var” sözünü, “Hayatın, ancak sevda ile birlikte anlam kazanacağını” düşleyerek yaşamak gerekir, diye düşünüyorum.

12 Haziran 2016 Diyarbekir

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal