Yeni bir yaşamın ve çağın keyif verici maddeleri

Yeni bir yaşamın ve çağın keyif verici maddeleri

Rönesans’tan sonra dünya çok farklı bir yer hâline geldi. Özellikle de Avrupa. Kilise’nin bambaşka bir şekle büründürdüğü kültür-sanat Eski Yunan’ı hatırladı, bedeninin farkına varan insan hem kendisini hem de karşısındakini gördü, başka diyarlar önem kazandı.

Bu son madde ya da gelişme epey tartışmalı çünkü enikonu hızlanan keşif hareketleri, bir noktadan sonra tamamen nüfuz elde etmeye, sömürüye ve dolayısıyla talana dönüşmüştü.

Avrupa’dan kalkıp okyanusları aşan ‘meraklılar’, sadece merakla yetinmedi, oralarda ne var ne yoksa Eski Kıta’ya taşıdı. Altyapısı hazırlanan yeni insan, farklı kaynaklardan beslenerek taze bedenini işlemeye ve yeni bir yaşam tarzı geliştirmeye başladı.

On yedinci ve on sekizinci yüzyılda filizlenen, serpilip dünyaya hâkim olan burjuva toplumu, sömürgelerden getirttiği pek çok maddeyle yeni yaşamına uygun bir beden yaratmaya koyuldu. Wolfgang Schivelbusch, “Keyif Verici Maddelerin Tarihi”nde bu bedenin nasıl yaratıldığına dair bir incelemeye girişirken bugün sıradanlaşan kahve, baharat, çikolata, tütün vb. maddelerin, o günlerde ritüellerin, yaşam tarzının ve politik duruşun birer göstergesine dönüştürülme sürecini anlatıyor.

Schivelbusch kültürün, sosyal hayatın ve modern dünyanın oluşumunda önemli rol oynayan keyif verici maddelerin bir tarihini yazmıyor aslında, bu maddeler aracılığıyla ulaşılan zevkin ve yaratılan yeni yaşamın izini sürüyor. Bir bakıma yeni çağın ya da Yeniçağ’ın…

‘Cennetle dünya arasındaki köprü’

Çağ açıp çağ kapatan gelişmeler sıralansa icatlar, savaşlar, antlaşmalar ve keşifler akla ilk gelenler olacaktır kuşkusuz. Uygarlık tarihinin kavşaklarıdır bunlar. Schivelbusch, onlara kültür tarihinin önemli unsurları olan baharatları, kahveyi, çeşitli bitkilerden üretilen içkileri, çikolatayı ve diğer keyif verici maddeleri de ekliyor.

‘Cennetle dünya arasında köprü’ olarak görülen baharatlar, Ortaçağ ile Yeniçağ arasındaki bir geçişe denk geliyor. Yazarın deyişiyle ‘Doğu’dan ithal edilen ve Ortaçağ’ın en değerli mallarından biri olan, dolayısıyla yüksek tabakaya özgü bir ayrıcalık’ diye nitelenen baharatlar, yakın geleceğe şekil verecek burjuvaziyle birlikte Avrupa’daki tat ve zevk gelişimini de haber veriyor âdeta: “Baharat Ortaçağ’dan Yeniçağ’a geçişte bir tür katalizör rolü oynar: Bu iki çağ arasında durur, hem ikisine hem de hiçbirine ait değildir ama ikisini de baştan sona etkiler. Baharatın kültürel önemi Ortaçağ’a özgüdür. Önemini Yeniçağ’da hızla yitirmesinden de bellidir bu. Öte yandan baharat, Ortaçağ dünyasında yabancı bir cisim gibi durur, sanki Yeniçağ’ın sınırsızlığını önceden müjdeler gibidir (…)  Baharat tutkusunun kendisi, yani Ortaçağ’a özgü bu zevk de benzer bir etkide bulunur. Henüz Ortaçağ Hıristiyanlığının dinî tasarımı çerçevesinde yer alsa da eski sınırları kendi tarzıyla aşar. İnsanlarda Ortaçağ’a özgü tuhaf bir uzaklara gitme özlemi uyandırır. Bu, cennete duyulan özlemdir ve baharatta bu cennet hissedilir gibi olur.”

Gazeteciliğin ve edebiyatın mekânı kahvehaneler

Baharatın açtığı koridordan Avrupa’ya karışan kahve ise ‘her derde deva’ olarak görülüyor o dönemde. Schivelbusch, kahvenin uyarıcı yönünün ilgi çektiğini, ayıltıcı etkisiyle ‘tembelliğe, sarhoşluğa ve yeteneksizliğe iyi geldiğinin’ düşünüldüğünü not ediyor. Kadeh kaldırma yarışının hâkim olduğu içki ritüellerine benzer biçimde kahve tüketimi de Avrupa’nın ileri gelenlerinin ve ardından halkın yaşamına süratle giriyor. Dahası, kahveye ‘cinsel organları değil, tinsel organları uyaran anti-erotik madde’ deniyor.

Kahveye dair düşünceler sadece bunlarla sınırlı değil elbette. Schivelbusch’un aktardığı gibi kaloriye boğulan bedenin kahveyle hâl yoluna sokulabileceğine ilişkin fikirler de hızla yayılıyor on yedinci yüzyılda. Ardından kahve toplantıları ve o dönem için devrim sayılabilecek işlevleriyle kahvehaneler geliyor peşi sıra: “Kahvehane on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda önemli bir toplumsal işlevi yerine getirir. Bir iletişim merkezi olarak hizmet verir. Modern anlamda günlük basının olmadığı o dönemde, bir tür haber borsası gibidir (…) Fakat kahvehanenin oynadığı bu rol yalnızca ticari yaşam için geçerli değildir. Burjuvazinin iki ayrı faaliyet alanı için de önemlidir: Gazetecilik ve edebiyat. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda kahvehaneye yalnızca iş bağlantıları kurmak için değil, siyaset ve edebiyat hakkında konuşmak için de gidilir. Ortalıktaki gazeteler okunur. Kahvehane ve gazeteler, kahvehane ve gazetecilik, kahvehane ve edebiyat, yirminci yüzyıla kadar canlılığını koruyan eski ilişkilerdir.”

Schivelbusch, on sekizinci yüzyıldan itibaren gazete redaksiyon merkezi, sohbet kültürünün ana mekânı ve ‘burjuva kamusallığının lokali’ hâline gelen kahvehanelerin toplumsal bağlamda önemli roller üstlendiğini de hatırlatıyor. Dolayısıyla kahve, kahvehanelerin oluşumunu sağlıyor, onlar da toplumsal tarihin yazılmasına ön ayak oluyor. Tüm bu gelişim silsilesi ise kahveyi bir burjuva içeceği olarak evlere sokuyor belli bir süre sonra ve kahve, ‘evdeki rahatlığı’ simgelemeye başlıyor.

Kahve ve çay rekabeti

Almanya’daki bira-kahve çekişmesinin bir benzeri İngiltere’de yaşanıyor. 1700’lerden sonra, kahvenin yerini çayın alması, İngiltere özelinde biraz kültürel biraz ekonomik gerekçelerle açıklanıyor ama Schivelbusch’un da vurguladığı üzere bunun kesin nedeni fazla bilinmiyor. Yazar, İngiltere’de olup biteni kısaca şöyle açıklamış: “İngiliz çay ticareti, haklı olarak devlet içinde devlet diye nitelenen Doğu Hindistan Kumpanyası’nın tekelindedir. Oysa kahve ticareti bağımsız tüccarlar tarafından yürütülüyordu. Bu ikisi arasındaki rekabet, modern bir denklem kuracak olursak çokuluslu bir holding ile orta ölçekli şirketler arasındaki rekabete benzetilebilir. Burada kısa çöpü kimin çektiği ortadadır. Çayın İngiltere piyasasında tutunmasında ve sonunda İngiliz tüketiminde sağlam bir yer edinmesinde Doğu Hindistan Kumpanyası’nın güçlü konumu önemli bir faktör olsa gerek. Ancak işin içinde mutlaka başka unsurlar da vardı, örneğin çay ve kahve arasındaki fiyat farkı.”

Kahve-çay rekabeti sürerken araya çikolatanın girdiğini belirten Schivelbusch, onun ‘vücudu ve cinsel gücü besleyen; Protestan dervişliğinin karşısında konumlanan Barok-Katolik bedenselliği temsil eden’ yönünü anımsatıyor. Burjuva girişimciliğinin ve ruhunun uyaranı kahveyken Goethe tarafından kült hâline getirilen çikolata Ancien Régime’in statü içeceğine dönüşüyor.

Tütünün keyfi ve evrimi

On yedinci yüzyılda alkole alternatif olacak bir keyif verici madde arayışı var mıydı, orası meçhul ama 1600’lerin ilk yarısında Amerika’dan Avrupa’ya getirilen tütün, diğerleriyle karşılaştırıldığında kuru sarhoşluğuyla ilgi çekmeye başlamıştı. Bir yanıyla kahveye bezetilirken içildiği ilk anda yarattığı etkiler (baş dönmesi, mide bulantısı, terleme) nedeniyle alkolle karşılaştırılan tütünün, aynı alkol gibi ‘tadına alıştıktan sonra varıldığı’ söyleniyor. Schivelbusch, bu dönemde propagandası yapılan tütünün tıbbi açıdan ‘faydalarına’ (vücutta sıvı birikimini engelleme, zayıflatma, akciğer iltihabına ve öksürüğe iyi gelmesine…) değinildiğini hatırlatıyor.

Yazar, tütünün o dönemde nasıl algılandığını anlatmak için Kurt Pohlisch’ten alıntı yapmış:  “Tütün içme eylemi, amaç ve ifade jestlerinin son derece zengin ve değişken bir işbirliğidir. Tütün içmek psiko-motor gerilimleri motorik olarak yani salt nikotine dayandırılmayacak bir biçimde anında ortadan kaldırır; motor sistemin sakinleşmesini sağlar. Sinirli sinirli hareket eden el tütün içmekte kullanılarak amaçlı bir harekette bulunur. Tütün içmek, keyif ederken meşguliyet ve meşgulken keyifli olunmasını sağlar. Tütün içmek motorik, farmakolojik ve duyusal-psikolojik olarak keyifli bir ruh hâline, farklı tonlamalara sahip duygulara, zihinsel faaliyetler için sakin bir ilhama, hoş bir huzur hissine, hoşnut bir arzusuzluğa, rahat bir hoşsohbete kapı aralar.”

Bir çeşit sakinleştirici olarak görülen tütünle birlikte gelişen tütün içme alışkanlığı pipo, puro ve sigarayla birlikte evrim geçiriyor. Tütün ve türevlerinin ‘sakinleştirici’ ve ‘konsantrasyon artırıcı’ özelliğinin, yaratıcılığı olumlu etkilediğine dair söylentileri ortaya çıkarıyor. Her an her yerde (savaş meydanında, kentin herhangi bir noktasında, evde, kahvehanede…) içilmesiyle tütün, toplumsal bir eylem ve kültürel bir öğe hâline geliyor. Hatta yazarın anımsattığı gibi tütün içme ve bir döneme damga vuran enfiye çekme, insanın gerginliğini azaltan bir yedek eylem olarak tanımlanıyor.

Bazen ‘Ben’, bazen ‘Biz’

Ortaçağ’da ilaç olarak kullanılan ispirtolu içkiler ve Yeniçağ’da evrim geçiren bira, Sanayi Devrimi’yle birlikte keyif verici maddeler hâline gelirken ilerleyen yıllarda, proleterlerin politik eylemlerinin ve burjuvazinin muhabbet ortamının vazgeçilmezlerine dönüşüyor.

Schivelbusch’un hatırlattığı keyif verici maddelerin, gerek kendileri gerek onlarla beraber ortaya çıkmış ritüeller ya da ritüel benzeri hareketler, hem yeni bir yaşam biçimini ve insanın buna göre düzenlediği yapıp etmelerini hem de toplumsal ve kültürel kimliği gündeme getiriyor. Duruma, mekâna ve kullanılan keyif verici maddeye göre bazen ‘Ben’ bazen ‘Biz’ öne çıkıyor.

İster uyarıcı, ayıltıcı ve uyuşturucu densin ister ‘zehir gibi’ diye tanımlamalar yapılsın, Schivelbusch’un kitap boyunca ele aldığı örnekler bir yaşam tarzına, yeni yaklaşımlara, yeni bir çağın başlangıcına ve gelişimine işaret ediyor. Tüm destek ve kösteklere; benimseyişe, kısıtlama ve bazen de yasaklara rağmen keyif verici maddeler, ilkin burjuva yaşam biçiminin ve ardından toplumsal hayatın bir parçası hâline gelerek kültür tarihindeki yerini alıyor.

Yazarın, ‘keyif verici maddelerin insan organizmasında yol açtığı etkiler tinsel, kültürel ve siyasal bağlamda temeli atılan şeyi kimyasal olarak tamamlar’ cümlesi, bahsi geçen tarihi özetliyor.

“Keyif Verici Maddelerin Tarihi”, Wolfgang Schivelbusch, Çeviren: Zehra Aksu Yılmazer, Kırmızı Kedi Yayınevi, 240 s.    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1 yorum

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal