Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Yeni bir anlam arayışının arifesinde

Yeni bir anlam arayışının arifesinde

“Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” ve “Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi” kitaplarının yazarı Yuval Noah Harari için dillendirilen iki soru var: İlki, “Harari bir teorisyen mi?”, diğeri ise “Harari, bir propagandist ve laf cambazı mı?”

Yazarın her iki kitabını okuyup etkilenenler olduğu gibi noksanlıklar bulunduğunu ve yazarın bunu bilgi bombardımanıyla örtmeye çalıştığını söyleyenler de çıktı. Fakat hayli kısık bir sesle. Peki, ne oldu da Harari bu kadar sivrildi, bir fenomen hâline geldi?

Yazarın yaptığı en önemli şeylerden biri, hızla ilerleyen insanın ne olduğunu gösteren birtakım laflar etmesiydi. “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens”, Harari’nin durup geriye baktığı; tarihte gerçekleşen devrimleri hatırlatarak evrimleri ortaya koyduğu, beyni büyüdükçe dünyasını da genişleten, “hikâyeci ve gezgin” insanın geçmişini anlattığı bir kitaptı. Homo Sapiens’in Tanrı icat edip onu öldüren kimliği de parayı bulup başına bela açan yönü de yer alıyordu kitapta. Bilen, keşfeden ve bu süreçte cahilliğinin ayırdına varırken çıktığı kabuğu (doğayı) bozup ekolojik krizler yaratan Sapiens’le de karşılaşmıştık.

Kısacası, kendisine daima “Ne istiyorum?” ve “Ne istemeyi istiyorum?” diye soran, bir başka deyişle öldürdüğü Tanrı yerine kendisini koymaya heveslenen bir Sapiens anlatımıydı bu.

Harari, “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens”te bıraktığı yerden devam ettiği “Homo Deus”ta, Yaratılış Teorisi taraftarları ile Evrim Teorisi’ni savunanların mücadelesi ekseninde bir başka hikâyeyle karşımızdaydı: Sapiens, “her şeye hâkimim” dediği anda Deus hâline geliyor, daha doğrusu geldiğini sanıyordu. Ancak Harari’nin deyişiyle insanın önündeki en büyük sorun yine kendisiydi: “Gezegen ve insan, insandan korunmalı” demişti yazar. Çünkü her birimiz, hep daha fazlasını istiyor ve bunu gerçekleştirmek için elimizden geleni ardımıza koymuyorduk.

Geçmiş-bugün-gelecek bağlantısı 

Harari, ‘Homo Deus’ derken ölümsüzlüğün peşindeki insana gönderme yapmıştı aslında; “üst sürüm varlık olarak” kendisini tasarlamaya uğraşan kişi, bir anlamda zihni ve bedeninin mühendisliğine soyununca çıkış noktasını yani hayvandan geldiğini unutmuştu. Bir sonraki aşamada, sınırları ortadan kaldırma isteğiyle yanıp tutuşmaya başlamıştı.

Sapiens, Deus olma yolunda kurduğu (ekonomik, kültürel ve bilimsel) sistemlerle hem beden ve zihinleri hem de doğayı şekillendirmeye uğraştı, sürdürdüğü bu çabasıyla kendisini bir ürün ve denek hâline getirdi. Tabii bu arada devreye giren algoritmalarla Sapiens, kendi benliğiyle oynadı, verileri ve genetiği bir çeşit dine dönüştürdü.

Harari’nin “Dataizm” dediği bu yeni dinde veri akışının, daha doğrusu Büyük Veri’nin Sapiens’ten Deus’a doğru yol alan insanın yeni kutsal kitabı hâline gelme ihtimali artıyor.

Geçmiş ile gelecek arasında kurduğu bağlantıdan sonra günümüze dönen Harari, yeni tartışmalara gebe kitabı “21. Yüzyıl İçin 21 Ders”te, bu kez daha politik sularda yüzüyor.

Ayağa kalkan, icat eden, devrimler yapan ve kendisini tasarlamaya başlayan insan, aynı zamanda büyük açmazlara ve krizlere imza attı. İlerlemenin hızından doğan sorunlara çareler üretmeyi denedi. Belli anlarda başarılı olduysa da çoğunlukla yeni krizlerin eşiğinde buldu kendisini.

Harari, “21. Yüzyıl İçin 21 Ders”te Tanrı’dan teknolojiye, medya ve habercilikten Büyük Veri’ye, ahlaktan gerçek-sanal ayrımına, eşitsizlik ve iklim sorununa dek bir dizi politik konuya yoğunlaşarak geçmiş-bugün-gelecek ilintisini tamamlıyor bir bakıma.

Günümüzün krizleri  

Sokrates, “Kendini bil” derken “Ne bilmediğini bil” demiş ve bu da bilginin ne olup olmadığının sorgulanmasına kapı aralamıştı. Bugün bilgi olan ile olmayan arasındaki ince çizgiden doğan gerilimin pençesindeyiz. Yaşam koşturmacasına kapılıp gitmiş bireyler olarak bu gerilime ya da soruna kafa yoracak ne hâlimiz ne de vaktimiz var. Harari’nin, “Yakın gelecekte çocuklarımıza ne öğretmeliyiz?” diye sormasının nedeni bu problemine kafa yorması. Hayatta kalmaya uğraşan, yaşamını bir parça daha iyileştirmeye çabalayanlara tepeden bakarak ders vermenin ahlaki olmadığı da ortada. Bu gerçek, hepimizin önünde dururken Harari’nin “Dertlerle boğuşan insanlara verebileceğim bir ders yok, onlardan ders almayı umabilirim sadece” diyerek başlı başına küresel bir soruna işaret ediyor.

Küreselleşmenin ve neoliberalizmin, bir ölçüde hayatı kolaylaştırdığı düşünülse de madalyonun öbür yüzünde hepimizi derinden etkileyen sorunlar söz konusu. Harari’nin “21. Yüzyıl İçin 21 Ders”te yoğunlaştığı temel mesele bu: İklim değişikliği, hızla kültürel çatışmalara evrilen göçmenler ve sığınmacılar, Tanrı’yı yeniden canlandırmaya çalışanlar ile onun gömüldüğü yerde kalmasını isteyenler arasındaki çekişme, terör, bireyselliğin tavan yapması, manipülasyonun ve kitleleri harekete geçirmenin biricik yolu olan yalan haberler, sarsılan adalet, gizli cehalet vd. sorunlar, yirminci birinci yüzyılı anlayıp yorumlar ve çözüm önerileri ortaya koyarken Harari’ye yardımcı oluyor.

Yazarın temel sorusu şu: “Günümüzde dünyada neler oluyor ve bunların altında yatan anlam ne?”

Teknoloji Devrimi’ni yaşayan insanlığın siyasi bir boşluğa düştüğü; liberalizmin tam anlamıyla iktidar olamadığı veya hararetle tartışıldığı bu dönemde Harari, “Nereye gidiyoruz?” diye soruyor. Dijital tahakküm öngörüsü, Zygmunt Bauman’ın “ıskarta” diye tarif ettiği, gereksiz ya da fazlalık insan sayısının artabileceğine dair bir uyarı. İşte bu noktada, yazarın altını çizdiği biyoteknoloji ve bilgi teknolojilerinin işbirliği öne çıkıyor. Adı geçen birliktelik, bugün yaşanan toplumsal, ekonomik ve politik krizlerin daha da derinleşmesine yol açar mı? Henüz bu soruya kapsamlı bir yanıt vermenin mümkün olmadığını bilen Harari, günümüzün krizlerine yoğunlaşarak çözümlemeler yapıyor. Okurlar da oralardan geleceğe dair ipuçları yakalıyor. Bunların en önemlilerinden biri, hakikat ile kurmaca arasındaki sınırın git gide belirsizleşmesi; yazarın da hatırlattığı gibi hakikat sonrasına (post-truth) yönelik öngörüler. Başka bir deyişle yeni bir anlam arayışı.

‘İşleri değil, insanları korumaya öncelik vermeliyiz’

Harari; önceki iki kitabında yaptığının benzerini “21. Yüzyıl İçin 21 Ders”te de tekrarlayıp bir anlatı kurguluyor. Yalnız bu kez, günümüze yoğunlaşıp anlatısızlık tehlikesiyle karşı karşıya olan insana ve dünyanın durumuna bakıyor.

Anlatısızlık tehlikesi, Francis Fukuyama’nın bir zamanlar ortaya attığı ve epey popüler olan “tarihin sonu” tezinin çöküşünün bir göstergesi. Üstelik 1980’lerin sonundan itibaren hızla yükselmesine rağmen krizler nedeniyle tökezleyen neoliberalizm, yarattığı yıkımla anlatısızlığı besledi: Buna kitlesel göç hareketleri ve Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi de eklenince var olan endişe katlandı.

Harari, bu karmaşık ve belirsiz ortamı betimlerken anlam ve bilgi arayışına girip hem neoliberalizmin yarattığı enkazda hem de yirmi birinci yüzyılın verimli teknolojik arazisinde dolaşıyor. Yazarın deyişiyle bu arazide “teknolojik sıçramayla ekolojik çözülme”nin bir aradalığı ister istemez yeni bir nihilizm doğuyor.

Zirveyi gören otomasyon ve hızla geliştirilen yapay zekâ, bahsi geçen nihilizmi körükleyen, geleceğe dair iş ya da istihdam kaybı kaygılarını artıran gelişmelerin başında yer alıyor. Yazar, otomasyon ve yapay zekâ nedeniyle işlerini kaybeden ya da kaybedecek kişilerin başka alanlarda istihdama yönlendirilmesi gerektiğini savunup “işleri değil, insanları korumaya öncelik vermeliyiz” diyor. Bunun yolu da yeni meslekler yaratmaktan geçerken tek uzmanlıkla veya tek işle doldurulan bir ömür yerine farklı uzmanlıkların bir arada olduğu devir başlıyor. Söz konusu becerileri kazanmak için ömür boyu öğrenmeye açık olmak zorunlu.

Dijital diktatörlük mü? 

Teknoloji ve biyoteknolojinin gelişimi, mesleki soru(n)ları gündeme getirirken Büyük Veri’nin bizi izleyip yönlendirdiği; algoritmaların varlığının ve şekillendiriciliğinin var olduğu bir dünyada özgür iradeden söz etmek ne kadar mümkün? Harari’nin “derslerinin” en önemli konularından biri bu. Yazar, konuyla ilgili görüşünü paylaşırken gelecekte olabileceklere dair kendince ipuçları veriyor: “Algoritmalar bizi daha iyi tanıdıkça otoriter hükümetler de vatandaşları üzerinde Nazi Almanyası’nı gölgede bırakacak derecede mutlak bir kontrol elde edebilir ve bu tarz rejimlere direnmek tamamen imkânsızlaşabilir. Bu rejim nasıl hissettiğinizi bilmekle kalmayacak; size ne isterse onu hissettirecek. Diktatör, vatandaşlara sağlık hizmeti ya da eşitlik getirmese de muhalifleri değil de kendisini sevmelerini sağlayabilecek. Şu anki hâliyle demokrasi, biyoteknoloji ve bilişim teknolojilerinin iç içe geçmesini kaldıramayabilir; ya demokrasi kendini bütünüyle yeni baştan şekillendirecek ya da insanlar ‘dijital diktatörlük’ altında yaşamaya başlayacak (…) Bizi bekleyen tek tehlike dijital diktatörlükler değil. Liberal düzen, özgürlüğün yanı sıra eşitliğin önemini de ön planda tutmuştu. Siyasi eşitliği en başından beri el üstünde tutan liberalizm, zamanla ekonomik eşitliğin de bir o kadar önemli olduğu kanısına varmıştı. Zira sosyal bir güvenlik ağı ve bir nebze ekonomik eşitlik yoksa özgürlüğün de bir anlamı yok. Ama Büyük Veri algoritmaları, özgürlüğü bastırdığı gibi toplumlar arasında gelmiş geçmiş en büyük uçurumları da yaratabilir. Çoğu insan sömürünün değil ama çok daha kötü bir şeyin, işlevsizliğin cefasını çekerken tüm servet ve güç, üç beş kişinin elinde toplanabilir.”

‘Pratik konularda aynı medeniyete dâhiliz’

Bilginin en büyük güç olduğu ve kimileri tarafından bir silah hâline getirildiği ya da bu şekilde nitelendiği günümüzde, Harari’nin “veriyi elinde tutan, geleceği de elinde tutar” önermesi dikkate değer. Bilgi ve ilgi ticaretine hayal edemeyeceğimiz kadar büyük paralar döken yatırımcıların asıl peşinde olduğu şey, yönelimlerimizi istatistik hâline getirip sağlam verilere ulaşmak ve her birimizi kodlarla yönetmek. İlk bakışta hayli fantastik görünen bu tasarı, artık sıradan bir çabaya dönüştü. Bu nedenle yazarın “Verinin mülkiyeti nasıl düzenlenir?” sorusu, günümüzde hayatî bir öneme sahip.

Bahsi geçenlerle birlikte hangi konuyu konuşursak konuşalım, her şeyin ucu bir şekilde politikaya dayanıyor. Teknolojik atılımlar, yapay zekâ çalışmaları ve diğer pek çok gelişmeyle birlikte yürüyen bazı gerçekler var: Kültürler arası gerilim, terörizm, göçmenler ile sığınmacılar, milliyetçilik ve din kaynaklı çatışmalar… Harari bu noktada, “Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın, insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritir” şeklinde bir belirlemede bulunuyor.

Temel dayanak noktaları (örneğin kültür, politik görüşler, din vb.) söz konusu olunca değişim ve devrimler kolayca ötelendiği gibi onlara karşı direnç de geliştirilebiliyor. Bununla birlikte, farklı kimliklere sahip olup çeşitli dine gönül versek de “pratik konularda aynı medeniyete dâhiliz” diyor yazar. Üstelik burada da bırakmıyor: “Gelecekte bizi ne tür değişimler beklerse beklesin, bunlar büyük olasılıkla yabancı medeniyetlerin çatışmasına değil, tek bir medeniyet içindeki kardeş kavgasına neden olacak. Yirmi birinci yüzyılın büyük zorlukları küresel çapta yaşanacak.” Bu durumda milliyetçilik ve din, bir kılıf ya da kitleleri harekete geçirmeye yönelik gerek manevi gerek ticari unsurlar olmaktan öteye gidemiyor. Harari’ye göre ikisinin de günümüz sorunlarına dair herhangi bir yanıtı ve çözüm önerisi bulunmuyor.

Yaşanan göçler, var olan göçmen ve sığınmacı sorunu ile çatışmalar karşısında, din ve milliyetçilik eksenli hareketlerin yoğunluğu çokkültürlü mü yaşayacağımızı, yoksa özcülük zemine inşa edilen çokkültürcülük çamurunda mı debeleneceğimizi gösterecek. Tabii bir de yazarın “terör tiyatrosu” dediği, şiddet dalgası ve insanların küçümsenmeyecek aptallığından doğabilecek yeni çatışmaların rengi de belli olacak.

Yalanın gücü

İnsanlar ve gelecek demişken Harari’nin, bugünü irdelediği ve yarına ilişkin tahminlerde bulunduğu satırlarda hakikat ve hakikat sonrası öne çıkıyor. Kişinin sorgulamadığı cehalet, sığ ve yanlış bilgiye olan eğilim, hakikati örseleyen en önemli etkenler. “Ben özelim ve bilgiliyim” yanılgısı, kolektif bir bilgisizliğe ya da en azından kanılarla yönlendirilebilecek bir kitleye işaret ediyor. Harari, “hakikatin peşindeyseniz gücün kara deliğinden kaçmanız ve kenarda köşede dolanıp bir sürü vakit harcamaya razı gelmeniz gerekir” derken hakikat sonrası çağın popülizmle, yalan ve manipülatif haberle, kanaatlerin bilgi diye sunumuyla açılan gediklerine dikkat çekmeye uğraşıyor.

Yazarın verdiği tarihi örnekler, hakikat sonrasının aslında çok uzun bir geçmişi olduğunu gösteriyor. Tek fark, bunun günümüzde kavramlaştırılıp sınırlarının çok keskin biçimde belirlenmesi. Vakti zamanında dillendirilenlerin yalan olduğunun anlaşılması, bugün popülizm destekli ‘hakikatlere’ dair şüpheleri artırıyor. Üstelik geçmişte olduğu gibi yalan, bugün de insanları bir araya kolayca getirebiliyor; gerçek ve kurmaca arasındaki sınırın muğlaklaştırılması, elde edilen gücü son raddeye kadar kullanmak isteyenlerin hâkimiyetini mutlaklaştırıyor. Hakikati perdelemek, iktidar koltuğuna oturmanın ya da Harari’nin deyişiyle “etrafa kurmaca saçmanın” pekiştiricisi olunca iktidar hakikate yeğleniyor.

Kavramların, bilinç ve zekânın, hakikat ile yalanın birbirine karıştı(rıl)dığı şimdiki zamana ilişkin Harari’nin üzerinde düşünüp yanıtını bulmaya çalıştığı sorulardan biri de şu: “Eski anlatıların çöküp yerine yenilerinin gelmediği bir şaşkınlık çağında nasıl yaşanır?” Yanıtlara giden yolda bazı ipuçları ise değişimin değişmez olduğunu bilmek, hayatın bir anlatı olmadığını kabullenmek, inanç endüstrisine kapılıp gitmemek.

Harari’nin kitap boyunca ortaya attığı tezlerin, verdiği örneklerin ve yöneldiği tarihsel bağlantıların odaklandığı belli başlı noktalar var: “…Önümüzde yatan yeni zorlukları ele alırken liberal demokrasinin sınırlarını anlamak ve bu sistemin mevcut kurumlarını nasıl dönüştürüp geliştireceğimizi sorgulamak önem taşıyor (…) bu kitabın yazılmasını mümkün kılan, insanların istediklerini düşünüp kendilerini diledikleri gibi ifade edebilmekte hâlâ bir derece özgür olmasıdır. Bu kitabı değerli buluyorsanız ifade özgürlüğünü de değerli bulmalısınız.”

“Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” ve “Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi” gibi “21. Yüzyıl İçin 21 Ders” de kendi bahçesinden çıkmayıp komşusunun bahçesine göz dikenler için önemli belirlemelerin yanı sıra etraflı tartışmalar başlatabilecek fikirler içeriyor. Ancak bu tartışma için geçmişe ve bugüne dair zemini sağlam bilgilerin yanında geleceğe ilişkin öngörülere sahip olmak şart. Bakalım kof kavgaların yerini alacak böyle bir tartışma başlayacak mı?

21. Yüzyıl İçin 21 Ders, Yuval Noah Harari, Çeviren: Selin Siral, Kolektif Kitap, 332 s. 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal