‘Yaşar Kemal’i sinemalaştırmak için ozan olmak gerekli’

‘Yaşar Kemal’i sinemalaştırmak için ozan olmak gerekli’

Yaşar Kemal 28 Şubat 2015’te, 4 yıl önce bugün dünyadan ayrıldı. Ardında, bugünün edebiyatını ve sinemasını etkilemeye devam eden bir miras bıraktı.

Yaşar Kemal’i ölüm yıldönümünde, Agâh Özgüç’ün kaleme aldığı 30 Ağustos 1992’de Cumhuriyet Dergi’de yayımlanan “Yaşar Kemal Filmleri” başlıklı yazıyla anıyoruz:

Yaşar Kemal filmleri

Yaşar Kemal bir “doğa şairi”dir. Yaşar Kemal’in dünyasında doğa ve insanlar iç içe yaşar. Çukurova’yı anlatır, Toroslar’ı anlatır. İnsanları, Adana’yı…

“Güneşi yüz bin parçaya bölmüşler getirmişler bu şehrin her bir evine asmışlar. Bu bir köy değil, şehir değil, ışık tarlası. Vay ananı avradını. Adana gibi. Vay senin ananı avradını. Vay senin…” der.

Dili alabildiğince özgündür, uzun solukludur Yaşar Kemal’in. Kolay okunur, ama bu destansı anlatımlardan kurulu dünyanın sinemasını yapmak elbette ki çok zordur. Gerçekten de Yaşar Kemal’i okurken alınan tadı sinemada hangi yönetmen, hangi filmiyle verebilmiştir?.. Bu sorunun yanıtını alabilmek için yıllar öncesine dönmemiz gerekiyor. 1955’e…

Yaşar Kemal’in sinemayla ilişkisi 1955 yılında başlar. Lütfi Ö. Akad’ın yönettiği “Beyaz Mendil”le. “Beyaz Mendil” Türk sinemasında “ilk Yaşar Kemal film denemesi” olduğu gibi, tümüyle değilse de bu işbirliği sonucu “ilk başarılı uyarlama” sayılır. Kaldı ki “Beyaz Mendil” tümüyle Yaşar Kemal’in sayılmaz. Akad, 1972 yılında Atilla Dorsay’a şöyle der:

“…Yaşar Kemal olmasa, Beyaz Mendil olmazdı. Bu işbirliği yararlı ve gerekli kuşkusuz. Ama örneğin Beyaz Mendil’in yarısı, Yaşar Kemal’in bir tek cümlesidir. Edebiyatçı sadece malzeme getirir, bırakır.. Gerisi sinemacının işidir. Onların getirdikleri atmosfer ve mesaj önemlidir bizim için…”

Elbette önce Yaşar Kemal, sonra Lütfi Ö. Akad. Ama iki düşman köyün çatışmasına kurban giden Hasan’la Zeliha’nın öyküsünü sergileyen “Beyaz Mendil” biraz da Fikret Hakan’ın filmi sayılmaz mı? Fikret Hakan sinemadaki “ilk büyük çıkış”ını bu filmdeki Hasan rolüyle, başarılı oyunuyla yapmıştır. Örneğin filmin sonunda Fikret Hakan’ın Ruth Elizabeth’in canlandırdığı Zeliha’ya sarılışı, ölüsü üzerine kapanışı unutulmaz bir finaldir. Ruth Elizabeth bu sahnede Hakan’ın karşısında ne kadar donuk kalsa da…

Bir yıl sonra 1956’da Sami Ayanoğlu’nun yönettiği “Kara Çalı”, Yaşar Kemal’in bir öyküsünden alınmasına karşılık, yazarla direkt ilişkisi yoktur. Çünkü “Kara Çalı” eğer deyiş yerindeyse bir “karma film”dir. Ne kadar Yaşar Kemal’se o kadar da bir Erskine Caldwell romanına dayalıdır filmin konusu…

Bu nedenle “Kara Çalı”yı geçiyoruz.

1959’a gelince doğrudan doğruya bir Yaşar Kemal dünyası üzerine kurulmuş bir film görüyoruz. Bu, Atıf Yılmaz’ın yönettiği ve Halit Refiğ’le Yılmaz Güney’le ortaklaşa yazdığı “Ala Geyik”tir. Yılmaz Güney’in de başrolünü oynadığı “Ala Geyik”, bir öykü olarak genel yapısı içinde destansı özellikler taşır. Ve Atıf Yılmaz’ın sineması da bu masalsı içeriğe uygundur kuşkusuz. Geyik avına tutkun Ali’yle yavuklusunun sevda öyküsü üzerine kurulan “Ala Geyik”te Atıf Yılmaz, anlatım ve folklorik çalışmalarıyla dikkati çekerken, Yılmaz Güney de oyuncu olarak ilk işaretini verecektir.

Atıf Yılmaz’ın başarıyla sonuçlanan bu işbirliğinden sonra çalışmalarını daha bir süre Yaşar Kemal üzerine yoğunlaştırdığı görülür. “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası”, Yaşar Kemal’in Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan resimli romanından perdeye uyarlanmıştır. Yine senaryo ekibinde Yılmaz Güney’le Halit Refiğ vardır. Müzik düzenlemesi Ruhi Su’nun, Karacaoğlan rolü Nuri Altınok’undur. Ve içerik yine bir aşk destanını oluşturur.

Atıf Yılmaz 6 yıl sonra senaryosunu Yaşar Kemal’le Ayşe Şaşa’nın yazdığı “Murad’ın Türküsü”yle sürdürür. Oyuncuları Fikret Hakan’la Pervin Par’dır. Zalim bir köy ağasının kızıyla bir delikanlının öyküsü üzerine kurulan “Murad’ın Türküsü”, Atıf Yılmaz’ın daha önce yaptığı bazı filmlerin tekrarlanmalarından öteye geçemez. Yavaş yavaş soluğu kesilmiş gibidir. Sonuç olarak “Murad’ın Türküsü”, jenerikte Yaşar Kemal isminin geçmesi dışında bir özellik taşımaz. 1966 yılında gerçekleştirdiği ve senaryosunu yine Yaşar Kemal’in yazdığı “Ölüm Tarlası”nda ise Türk köylüleri yabancılaştırılır. Bu yenilikçi bir atmosfer taşıyan çaba, Yaşar Kemal’in senaryo aşamasında kurduğu dünyaya ters düşer. Ama parsayı yine Fikret Hakan toplar. Çünkü “en iyi oyuncu” seçilmiştir.

1969 yılında bu kez Süreyya Duru devreye girer. Senaryosunu Erdoğan Tümaş’a yazdırdığı “Ala Geyik”le ikinci bir versiyon oluşturur. Ne var ki aradan onca yıl geçmesine karşılık, “Ala Geyik” ilkinin çok gerisindedir. Yalnızca bir Cüneyt Arkın filmidir.

Yıl 1975: Sıra “Ağrı Dağı Efsanesi”ne gelmiştir.

Ne var ki böyle bir efsaneyi sinemalaştırmak elbette iddialı bir girişimdir. Yaşar Kemal’in şiirsel bir dille yazdığı ve “baş verilir, hak yadigârı verilmez” temasını içeren “Ağrı Dağı Efsanesi”yle Memduh Ün nasıl sonuç çıkaracaktır? Ortaya çıkan sonuç tartışmalıdır. Kimine göre “düzeyli bir Yaşar Kemal uyarlaması”, kimine göre “yarım başarı”dır… Bu birbirine karşıt iki görüş ortalaması sonucu anlıyoruz ki, Memduh Ün eserin özündeki şiirsel duyarlılığı bir yandan yitirirken, bir yandan da belli ölçüler içinde başarılı olmuştur.

Bu arada çekilen bazı filmler, Yaşar Kemal’le ilgisi olmadığı halde yazarın eserlerinden etkiler taşıdığı söylenebilir mi? Örneğin Erden Kıral’ın Çukurova’nın sorunlarını konu alan “Kanal” adlı ilginç ve başarılı filminin, benzer bir tartışmayı yarattığı bilinir. Ve bazı iddialara göre İhsan Yüce’nin senaryosunu yazdığı “Kanal”, bazı bölümleriyle Yaşar Kemal’in “Teneke” romanını anımsatır. Oysa Adalet Bakanı Mehmet Can’ın kaymakamlık yaptığı yıllardaki yaşamından oluşan anılardır sinemalaştırılan.

Bu tür etkiler bir yana ünlü aktör Peter Ustinov da bir Yaşar Kemal hayranı olmalı ki, “İnce Memed”i kimseye bırakmaz. Oysa Türk sinemasında “İnce Memed”i hangi yönetmen çekmek istememiştir ki? Ya “İnce Memed”i oynamak için sıraya girenler. Başta Yılmaz Güney ve Fikret Hakan… Ama sonunda bu “olay roman”ın yönetmenliğini yapmak Peter Ustinov’a, “İnce Memed”i oynamak da Simon Dutton adlı bir yabancı aktöre kısmet oldu… Peter Ustinov’ın “İnce Memed”i teknik düzey açısından mükemmel bir filmdi. Ama Peter Ustinov’ın da yönetmen olarak Yaşar Kemal’in dünyasına sadık kaldığı söylenemezdi. Çünkü üstlendiği ve son derece başarıyla oynadığı Abdi Ağa rolünü “İnce Memed”in önüne çıkarmıştı.

Bir yabancı sinemacının gözüyle anlatılan Yaşar Kemal dünyası, eğer işin içine bir kadın girse nasıl uyarlanacaktı? Bu kadın yönetmen de Türkan Şoray’dı. 1981 yılında “Yılanı Öldürseler”i yönetmek ve de başrolünü oynamak için zorlu ve ağır bir yükün altına girmişti. Senaryosuna Yaşar Kemal’in de katıldığı “Yılanı Öldürseler”de Esme kadını canlandıran Türkan Şoray için başarılı olduğu söylenebilirdi, ama yönetmenlik açısından bakıldığında doyurucu değildi. Görüldüğü gibi kadın gözüyle de çok farklı bir Yaşar Kemal uyarlaması ortaya çıkmamıştı.

Sonuç olarak 1955’den 1990’a kadar uzanan bu 35 yıllık süre içinde yapılmış en başarılı Yaşar Kemal uyarlaması Zülfü Livaneli’nin “Yer Demir Gök Bakır” mıydı?… Bir Türk-Alman ortak sermayesiyle çekilen “Yer Demir Gök Bakır”ın her şeyden önce teknik düzeyi oldukça yüksekti. Ve özellikle de Alman görüntü yönetmeni Jurgens Jurgens’in kamerası Yaşar Kemal dünyasının şiirine ve doğasına son derece yatkındı. Kurulan dünya öncekilerden çok farklı bir atmosferi oluşturuyordu. Ancak, Atilla Dorsay’ın “kâr şiiri” olarak tanımladığı görüntüler bir yerden sonra yönetmen Livaneli’nin anlatımını da aşmıştı. Sanki “Yer Demir Gök Bakır”, Jurgens’le Yaşar Kemal’in filmiydi. Bu açıdan da sanıyoruz ki bir “doğa şiiri” olarak Yaşar Kemal’e yaklaşan tek filmdi.

Yaşar Kemal dünyasının son filmlerinden biride 1990’da yine bir kadın yönetmenin bakış açısı içinde İsveçli Barbro Karabuda’nın elinden çıktı. Yaşar Kemal’in “Ağır Akar Su” adlı öyküsünden uyarlanan “Menekşe Koyu”nda başarılı oyuncu kadrosuna, özellikle de Türkan Şoray’la Sven Wolter’e karşılık, güzelim öykü yabancılaştırılmıştı.

Yaşar Kemal’in “son filmi” ise bir belgesel. “Çocukluk” adını taşıyan belgesel, Yaşar Kemal’in gerçek yaşamının bir bölümünü içeriyor. Yazarın doğduğu, gençliğini yaşadığı yörelerde çekildi. Adana’nın Kadirli ilçesinde, Hemite köyünde… Yönetmeni de İngiliz James Runcie… Belgeselin drama bölümü için yazılan senaryoda ise, Yaşar Kemal’in “Beyaz Pantolon”, “Kuşlar da Gitti” ve “Yılanı Öldürseler”den yararlanılmış.

Biz şimdi, yine başa dönüp Lütfi Ö. Akad’ın şu sözleriyle nokta koyalım:

“Yaşar Kemal’i sinemalaştırmak için ozan olmak gerekli…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar