‘Yaratılmamış yarın’ı beklerken

‘Yaratılmamış yarın’ı beklerken

“Tekerleği dönüyordu çağların,/ Yaklaşıyordu bize doğru/ Bir yaratılmamış yarın…”  Seçim atmosferinde her gün, her saat siyasetin bölen, yoran, tüketen, çıldırtan, isyan ettiren diline maruz kalırken; Bülent Ecevit’in bu dizeleri bir sığınak, bir vaha umudunu yeşertiyor. Bugünlerde arka arkaya okuduğum üç kitap da, umutsuzluk günlerinde kolayca unutuverdiğimiz o bilgiyi, “hiçbir zorbanın, hiçbir yalanın sonsuza dek süremeyeceğini” anımsatıyor. O “yaratılmamış yarın”a dönük umutlu, ışıklı yollar açıyor. Güray Öz’ün Hâlâ Şafakta Geliyorlar Angela ve Hannah Arendt’in Siyasette Yalan kitapları ile Çetin Balanuye’den “Reddedilemeyecek bir felsefi teklif”:Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?

Cumhuriyet gazetesi yazarı Güray Öz, birikimli bir gazeteci, kültür ve sanat insanı. Biyografisinin satır başlarında 12 Mart müdahalesinde yarım kalan hukuk öğrenimi, Türkiye İşçi Partisi ve Fikir Kulüpleri Federasyonu’nda yöneticilik, muhabirlik, şairlik, 12 Eylül sonrasında sürgün, Almanya’da göçebelik yılları ve ülkeye döndükten sonra da Cumhuriyet yazarı olarak 9 ay süren Silivri Cezaevi deneyimi var. Kitabının adı ırkçılık karşıtı eylemleri sonunda tutuklanan ve uluslararası bir kampanya sonunda kurtarılan Amerikalı komünist Angela Davis’in Eğer Şafakta Gelirlerse derlemesine atıfla belirlenmiş. Zengin bir kültürel birikim ve yaşam deneyimini yansıtan denemeler, bir gazeteci/yazarın “iyi bir okur” ve “edebiyatçı” sıfatları da taşıdığında nasıl derinlikli, incelikli, sağlam referanslarla dolu, ufuk açan yazılarla okur önüne çıkabildiğinin somut göstergesi.

Güray Öz denemelerini üç başlıkta toplamış. “Aydınlanma Kitaplığı” başlıklı bölümde Balzac’tan Stefan Zweig’a, Komünist Manifesto’dan George Orwell’a, Umberto Eco’dan Adonis’e, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Ataol Behramoğlu’na birçok yazar ve eserinden yola çıkarak kaleme alınan yazılar var. Yazar, kitabın ikinci bölümündeki “Göçmen Hikâyeleri”nde kişisel Avrupa macerasına solcu bir entelektüel olarak gözlemlerini, tahlillerini eklemiş. Gazeteci gözlemciliği “şair” duyarlılığıyla birleştiğinde içinden Humphrey Bogart, Kavafis ve hatta Mata Hari bile geçen hikâye tadında yazılar ortaya çıkıyor. Arka planında ciddi sosyolojik, psikolojik gözlemler de var, sağlam tahliller de edebi göndermeler de. “İhtiyar Avrupa’nın bu en ihtiyar ülkesi” Almanya için “şiiri ve şarkısı tükenmiş ülke” benzetmesi nasıl da etkileyici! Bu bölümdeki “Unut her şeyi, incelikleri asla…” başlıklı yazı da bir şairin kaleminden çıktığını inkâr etmiyor.

Son bölümdeki yazılar “Yaşadığımız Günler” başlığı altında toplanmış. Bu bölümdeki yazılarda “şimdiki zaman”a dönük değerlendirmeler, saptamalar, görüşler var. “Ziyadesiyle Oblomov şarklı aydınlar”, “kullanışlı unutkanlar” ve “entel ihanetin yoksul dünyası” eleştirilirken, yazar ülkenin yakın tarihine bakıyor. Güray Öz’ün eleştirelliği hırçın, saldırgan değil; gazeteci soğukkanlılığıyla tarihe notlar düşüyor. Bu yazılarda yerli yerinde kullanılmış bazı alıntılar, örneğin “Çağının Eylemsiz Tanığı” başlıklı yazıdaki Proust alıntısı nasıl da çevremize, zamanımızın ruhuna -da- uyuyor.  Proust’un Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız sosyetesinin savaşla ilgisini anlatan bu sözlerinin altını çizmek isterim: “Kendi huzurumuzu etkileyen şeyleri katlayıp, etkilemeyenleri küçülten öyle bir ters orantı mevcuttur ki tanımadığımız milyonlarca insanın ölümü, bizi neredeyse bir hava cereyanından daha az rahatsız eder.

Güray Öz, eleştirel aklı ve ciddi kültürel birikimiyle “bugün”ü yorumlarken, yarınlar için asla karamsar değil. Denemelerden birinde “Bu parıltılı Ortaçağ’ın içinde büyüyen Rönesans’ı ben görüyorum” diyor. Karamsarlığı reddedip “karanlığın yazıcıları”na seslenirken de, “Ortaçağ, doğurmak istemediği Aydınlanma’yı karnında büyütmüştür” diye tarihin hükmünü anımsatıyor okura.

Hannah Arendt ve “Siyasette Yalan”

Yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden Hannah Arendt’in ABD’nin Vietnam Politikasına Karar Verme Sürecinin Tarihçesi /Pentagon Belgeleri’nin 1971’de ifşa edilmesinden sonra yazdığı Siyasette Yalan çalışması demokrasiyi tehdit eden “yalan” üzerine kapsamlı bir inceleme. Hannah Arendt “siyasi hakikatsizlik”, “gizlilik ve kandırma”, “kasıtlı sahtekârlık”, “kasıtlı yalan”, “açık yalan”, “modern yalan” kavramları çerçevesinde Vietnam sürecini değerlendirirken, okuru bugün de şaşırtmayacak saptamalar yapıyor: “Doğruculuk hiçbir zaman siyasi erdemler arasında sayılmamış, yalanlarsa her zaman siyasi meselelerde kullanımı savunulabilir araçlar olarak görülmüştür.”

Seçim sürecinde vaatlere boğulduğumuz bugünlerde Hannah Arendt’in kitabı siyasetçinin söyleminin gerçekle ilgisini sorgulama konusunda sağlam tarihsel dayanaklar sunuyor. Arendt “yalan sanatı” türlerine iki yeni çeşidi ekleme gereği üzerinde duruyor. Birincisi “hükümet kadrolarında görev yapan ve Madison Avenue’nun yaratacılığından feyz alan halkla ilişkiler uzmanlarının tehlikesiz görünen yalanları”. İkincisi ise, “Memuriyetin en üst kademelerinde karşılaşılabilecek pek üstün insan, kendi hükümetlerinden çok nadiren şüphe duyan, muazzam derecede özgüvenli olarak nitelendirilen profesyonel sorun-çözücüler.” “İktidar küstahlığının aklın küstahlığı ile birleşmesinin ölümcül kombinasyonu”nun sonuçları üzerinde duran Arendt, “son söz” olarak iyimser bir mesaj veriyor:

Hükümetin, anayasal güvenceleri yok saymaya yönelik baştan savma girişimleri ve bunun karşısında özgürlüklerinin tırtıklanmasındansa hapse girmeyi göze almış, sinmemek konusunda kararlı insanları sindirme teşebbüsleri, cumhuriyeti yok etmeye yetmiyor ve muhtemelen de yetmeyecek. Umutlu olmak için nedenimiz var, zira Mr.Lang’ın savaş gazisinin söylediği gibi ‘savaşın bir sonucu olarak ülke iyi tarafını geri kazanabilir’. ‘Bu bahse girilebilecek bir şey değil, biliyorum’ demişti, ‘fakat bahse girilebilecek başka hiçbir şey de aklıma gelmiyor.’”

Hannah Arendt’in kitabı 1970’lerde yazılmış olmasına karşın hâlâ güncel, geçerli saptamalarla dolu. Arendt’in “yalan sanatı” türlerine gelişen teknolojiyle birlikte elbette yenileri eklendi, “külliyat” ise çoktan ansiklopedi boyutlarına ulaştı. Geçen zamanda siyasetçilerin sicili -Körfez Savaşı başta olmak üzere- “yalan sanatı”na “kullanışlı” olmuş ama “değersiz” katkılarla dolu.

Spinoza’lı bir “sevinç” daveti

Akdeniz Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Çetin Balanuye’nin felsefi daveti de çok cazip. Görmezden gelinecek gibi değil! Ne de olsa, bu dertleri zevk edinmiş, hüzünlü, kederli insanların memleketinde “sevince” çağırıyor. Spinoza’yı gündelik hayattan örneklerle, kolay okunur, eğlenceli bir dille anlatıyor. Kitabın ilk paragrafı bu konuda bir fikir verebilir: “Her ne kadar filozoflar ‘sevinç duymak’ ifadesinin ne anlama geldiğini asırlardır tartışıyor olsa da, biz sıradan insanlar için ortada büyük bir sorun yoktur. Sevinç duyarsak bundan kesin haberimiz olur. Üstelik çevremizde başkaları varken bu başımıza gelirse, bizimle neredeyse aynı anda başkaları da sevinçli olduğumuzu fark eder.

Balanuye, “sevinç duymakla yetinmeyip, sevince dönüşen” bir hayat çağrısı yaparken, Spinoza’nın rehberliğinde yol alıyor. Ama durun! 17. yüzyılda yaşamış, fikirleri nedeniyle dışlanmış, içine doğduğu Musevi cemaati tarafından aforoz edilmiş, yoksul, yalnız ve kısa bir ömür süren Spinoza bize nasıl bir sevinç vaat edebilir ki? Balanuye’nin “Spinoza gibi yaşamak zorunda olmadan, yaşamı Spinoza’nın yardımıyla anlamaya çalışmak” gibi bir projesi var. Bunun için, anlamanın dönüştürücü kudretine güveniyor.

İyi ki kitaplar var. Onların nefes aldıran, tünelin ucundaki ışığı gösteren, bulduran, sağaltan, dönüştüren gücü var. Ve ne güzel ki, her kitap başka bir kitaba çağırıyor, yol veriyor, yol açıyor. Borges ne kadar haklı: “Dünyadaki her şey bir alıntıya ya da bir kitaba geri götürüyor.”

Hâlâ Şafakta Geliyorlar Angela, Güray Öz, Ayrıntı Yayınları, 336 sayfa.

Siyasette Yalan, Hannah Arendt, Sel Yayıncılık, 99 sayfa.

Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? Reddedilemeyecek Bir Felsefi Teklif, Çetin Balanuye, Ayrıntı Yayınları, 160 sayfa.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal