Reklam Reklam

Türkiye’de görsel sanatın 40 yılı artık kayıt altında

Türkiye’de görsel sanatın 40 yılı artık kayıt altında

Emprezaryoluktan yazarlığa, sanat tarihçiliğinden koçluğa kadar birçok kimliğiyle uzun yıllardır sanat dünyasıyla kol kola yürüyen Mahmut Nüvit Doksatlı, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Pınar Eraslan Yayınoğlu ile birlikte yola çıktıkları projede Türkiye’de sanatın 40 yılını belgelerle gelecek nesillere miras bırakıyor. Youtube üzerinden yayımlanan seride, Gülsün Karamustafa’dan Hüsamettin Koçan’a, Tülin Onat’tan Şükran Moral’a, sanat dünyasından önemli aktörlerle birebir yapılmış görüşmeler yer alıyor. Projenin detaylarını Pınar Eraslan Yayınoğlu ve Mahmut Nüvit Doksatlı’dan dinledik.

Projenin çıkış noktası tam olarak neydi?

M.N.D.: Ben batıyla temasları olan biriyim. Matisse’in, Picasso’nun nasıl resim yaptığının belgelerini görüyorum, bunlar hep filmleştirilmiş. Buradan çok şey öğreniyor insan. Mesela Matisse’in palete değil de tabağa renkleri koyuyor olmasından bile çok şey öğreniyoruz. Belge bırakmanın eğitici ve öğretici olduğunu düşünüyorum. Hatta sanatçılarımızın çalışma alanına bir kamera bıraksak ve onların yöntemlerini izleyebilsek diye hayal ediyordum. Ama bizde bir gizem var. Doğu toplumlarının önemli farklarından biri de bu, batı tekniğini övünerek anlatırken doğu saklamaya çalışıyor. Bizde sanatçıya “Nasıl yaptın?” diye sorsanız “O da bana kalsın” der. Halbuki göstermek önemli. Ressamın jestini, kullandığı kağıdı, boyayı nasıl kullandığını görmek önemlidir. Bunların deşifre edilmesi sanatta bize yeni yollar açar diye düşündüm. Projenin ana fikri de buradan şekillendi.

Türk sanatında bir dönemin kayıt altına alınması sanatçı için, sanatsever için başka anlamlar taşıyor. Bir akademisyen olarak sizin tarafınızda motivasyon neydi?

P.E.Y.: Benim akademisyen olarak elimdeki iletişim kanallarını her şeye uygulamak gibi bir dileğim vardı. Bu noktada elime sanat gibi çok zevkli bir konu geçmiş oldu. Kullandığımız malzeme açısından şanslıydık yani. Ben de süreç içinde aydınlandım, tazelendim, şenlendim. Önümde ayrı bir dünya açıldı. Bir akademisyen olarak görevimizin o kadar bilgiyi ilgili kesimle paylaşmak ve göstermek olduğunu düşündüm ve bu görevi yerine getirmek istedim.

M.N.D.: Rembrandt resmine bakarak bir fikir edinebiliyoruz kendisiyle ilgili. Kendi portrelerine, imgesine bakarak da o dönemle ilgili bir fikir oluşturuyoruz. Bugün Marcel Duchamp’la oturup konuşsanız jestleri ve mimikleri üzerinden sanatıyla ilgili bilginiz, fikriniz derinleşir. Bu bilgilerin insanlığın gelişimi açısından çok değerli olduğunu düşünüyorum. Bu çağın imkanlarından yararlanmak lazım o yüzden. Göstermek, yazmak, dijitale dönüştürmek, kayıt altına almak, arşivlemek lazım.

Bu açıdan bakıldığında teknolojiyi de güncellemek lazım sanıyorum. 

M.N.D.: O da bugün için ayrı bir başlık. Bir dönem kasetlerle kayıt altına alıyorduk belgeleri. Bugün ise kaset diye bir teknoloji kalmadı bile.

Bizim gündelik hayatta yaşadığımız küçük sorunlar aslında sergileme alanları için çok büyük sorunlar ve bugün eski kasetlerin, plakların, faksların aktarılması, korunması da ayrı bir meseleye dönüşmüş durumda. İstanbul Üniversitesi’nin Abdülhamit koleksiyonu var örneğin. Ama nasıl korunduğunu bilemiyoruz bile. Üstelik bu koruma çabası da full-time bir mesai gerektiriyor. Bazı eski resimlerin mürekkebi bile uçuyor, yok oluyor. Hal böyleyken bir ülkenin sanat tarihine sahip çıkması, koruyarak geleceğe aktarması da daha bir önemli hale geliyor.

Pınar Eraslan Yayınoğlu ve Mahmut Nüvit Doksatlı

1976 dönüştürücü bir yıldı

Neden 40 yıl?

M.N.D.: Ben çocukluğumdan beri sanatla ilgileniyorum. Ama 1976 yılında Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nu kazandım. Girmeden önce Devrim Erbil’le arkadaş olmuştum ve Caddebostan’daki atölyesine gidip gelmeye başlamıştım. O dönem Erbil’le Şişli’de bir pasajda  karma bir sergi yaptık.  İçinde Nejat da vardı

O zaman ilgi görmüyordu, ama bugün bulamazsınız bile. Okulda önemli hocalarımız vardı. Server Tanilli uygarlık tarihi, Zeki Çakaloz sanat tarihi hocamdı, çağdaş sanat dersini Sevim Eti verirdi, edebiyat dersine Rauf Mutluay, sanat yorumu dersine Nevin Cerbiş Paris’ten yeni gelmişti. Böyle değerli isimlerden ders alıyorduk. İlk sene Sevim Eti hocam bir ödev verdi. Sene sonuna kadar Dinçer Erimez, Devrim Erbil, Adnan Çoker, Özdemir Altan’la ilgili çalışmalar yaptım. Tek tek müzedeki, evlerindeki, atölyelerindeki işlerinin dialarını çektirttim. O dialar o zaman burada basılmıyordu, İngiltere’de basılıp geliyordu. Okuldayken de böyle işler yapıyordum. 1976 yılının farklı bir açıdan daha önemi vardı. İlk kez Türkiye’de dünyayla eş ritimle bir sanat yapılmaya başlandı. Tarihçiler bunu tespit edebiliyor. Örneğin empresyonizm Türkiye’ye 50 yıl gecikmeli geldi, soyut sanat keza öyle. 1976’dan itibaren ise işler değişti. Türkler dünyayla eş ritimde işler yapmaya başladı. Ben de kendimi onların içinde buldum. 18 yaşında sanat ortamına girip bu insanlarla arkadaş olup faaliyete geçmiş oldum. Benden önce bu kayıtları yapmış olan yoktu. Bu yüzden 40 yıllık bir belgeleme süreci başlamış oldu.

O yaştaki Mahmut Nüvit ne hayal ederek bu belgeleme işine girişmişti?

M.N.D.: O sene Rabia Çapa’nın galerisi açıldı. Ben de oraya gidip gelmeye başladım. Adeta tapınak gibiydi. Galeri olarak yapılmış bir binaydı, dünyada da bir örneği yok. Dolayısıyla gözümü açtığım yer en üst seviyeydi. Bir hayatı paylaşmak değil yalnızca, ses kaydı, fotoğraflar, yazılar, yaptığımız konuşmalar… 1977 yılının sonunda belgelemeye başlamıştım bile. O dönem bu yaptıklarım kitap haline getirilmek istendiğinde çok şaşırmıştım. Hiç kimse sanat dünyasını belgeleme üstüne çalışmıyordu çünkü. Ben de sanırım bir kitap işine girmek için kelli felli olmak gerektiğini düşünüyordum. Keşke yapsaymışız. Üstelik 1976 yılı dönüştürücü bir yıldı. Sonrasındaki 1 Mayıs olaylarıyla da büyük şoklar yaşadık ve ben Haziran ayında kendimi Paris’e attım. Louvre Müzesi, sonra Londra British Museum derken aylarca dolaştım ve mühim müzelerde etütler yaptım. Devamı da geldi.

‘Sanat şeyi olmak’

Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

M.N.D.: Ben daha iki gün önce adını koydum. “Sanat şeyi” demek doğru olur sanırım. Nedir? Sanatta bir “şey” olmak. Onun içini nasıl doldurursanız artık. Son üç senedir sanatçılara koçluk, emprezaryoluk yapıyorum. Bugüne dek arkadaş olduğum insanlarla kol kola çalışıyorum artık. Aynı zamanda küratörlük de yapıyorum. Sanat tarihçisiyim de diyorum ama bunu yüksek sesle söylemeyi pek de sevmiyorum. Gerçi bazı konularda da daha iyi olduğumu söyleyebilirim. Sanat tarihi hakkı verilirse çok meşakkatli bir meslek. 40 yıl boyunca ben de turist gibi gezmedim, etüt ettim.

Bu etütleri yaparken neye dikkat ettiniz en çok?

M.N.D.: Bizde sanat yazarları bile esere bakmıyor. Eser bakılması gereken bir obje oysa. Bakarak da çok şey öğrenir insan. Bakma biçimleri de önemlidir. Çocukları da öyle eğitmek gerekir. Rabia Çapa’da bu yapılıyor. Komet’in resmini yorumlamak için önce ona bakmanız gerekir. Elbette sanatçının hakkında okursanız daha fazla, dönem hakkında okursanız daha da fazla yorum yapabilirsiniz. Ben mesela siyasi kronolojiye bakarım. Sanatçıyı onun içine koymaya çalışırım. Ona göre yorumlarım. Bunlar etüt edilmesi gereken detaylardır.

Bu çalışmanızdaki isimleri nasıl seçtiniz?

M.N.D.: Kıdemlileri seçmeye çalıştım. Belli bir yaşta olunca onlar için ne kadar erken bir şey yapabilirsek o kadar çok belgeyi, bilgiyi kurtarırız diye düşünüyorum. Kendim için derinleşmek istediğim 60 kişilik bir listem vardı. Kendi sanat tarihi listem diyebiliriz. O listeden en üsttekileri seçerek ilerledik.

‘Gözyaşlarımı gizleyemedim’

Görüşme yaptığınız isimlerle söyleşi başlıklarını, soruları hazırlarken kendi anılarınızdan mı yola çıktınız?

M.N.D.: Elbette. Candeğer Furtun’la konuşurken mesela göz yaşlarımı gizleyemedim. Anlattığı şeyler aynı zamanda benim de hayatımın bir parçasıydı. Sadece Furtun’un değil, görüşme yaptığımız her sanatçının anlattıkları gözümün önünde yaşandı. O tanıklıktan kaynaklanan şeyleri tarih de bilsin istedim. İkimiz arasında kalmasın istedim.

P.E.Y.: Sözlü tarih yapmak üzere yola çıktığınız zaman bunun da bir sınırı var. Her şeyi soramazsınız. Mahmut Nüvit Bey, sanatın 40 yılına tanıklık etmiş, içinde bulunmuş bir isim. Üstelik çok da önemli bir 40 yıldan bahsediyoruz, tam bir değişim dönemi. Akademik literatürde kullandığımız terimlerden yararlanarak söyleyebilirim ki, eğer ilk günden böylesi sistematik bir yol izleyeceğini net şekilde belirleyip bütün bu çalışmaları bir gün paylaşmak, deşifre etmek amacıyla yapmış olsaydı kendisine “açık katılımcı gözlemci” diyebilirdik. Kendisi adını “sanat şeyi” olarak koymuş ama bizim literatürümüzde böyle adlandırılırdı muhtemelen. Çünkü aynı üslubu korumuş olması bu şekilde yorumlamamızı güçlendiriyor.

Bu çalışma esnasında görüştüğünüz 14 isim üzerinden sanatın algılanış biçimiyle ilgili bir sonuç çıkarabildiniz mi?

M.N.D.: Benim asıl ortaya çıkarmak istediğim şey 19. yüzyıldan beri Türklerin sanat yoluyla Avrupa’yı fethetme fikri vardı. Türkiye’nin modernitesi 250 yıllık bir hikaye. Cumhuriyet’le başlamamış. Dolayısıyla bu sanatçıların dünyada dolaşımları çok önemli benim için. Gizli ya da açık bunu ortaya çıkarmak istedim. Bu çalışmalardan çıkardığım sonuçlardan biri bu sanatçıların çoğunluğunun yalnız başına hareket ettikleriydi. Tek başına kendilerini inşa etmek zorunda kalmışlar. Bu yüzden onlar için hayal ettiğim başarıyı da yakalayamadıklarını düşünüyorum. Türk sanatında halen daha 19. yüzyılda batıda gördüğümüz işbirlikleri yok, ortaklıklar yok. Dolayısıyla sanatçı bohemi içinde iş üretmişler, ta ki Bedri Baykam 1987 yılında Türkiye’ye gelene kadar. Baykam, o bohemin dışında, kanlı canlı bir isimdi. Bütün sanatçılar arasında yakınlığı kuran, akademililerin gönlünü yapan, her sorunun cevabını veren bir isimdi. Onun dışındaki çoğu isim yalnızlık içindeydi ve üzerlerinde çok fazla görev vardı.

Türkiye’de sanatçıdan çok şey bekleniyor

Bu bahsettiğimiz isimler sanatlarını icra etmeye çalışırken bir yandan da sanat hayatı içinde var olmaya çalışıyorlar. Bu mücadeleyi nasıl verdiler?

M.N.D.: Çoğunlukla hocalık yapıyorlar. Bunun yanı sıra müzeler için çalışanlar da var. Türkiye’nin bir müzesi olsun diye uğraşanlar var. Ancak bir sanatçıdan bu kadar çok beklenmemeli diye düşünüyorum. Rahat bırakılmalılar. Son derece naif bir bakış açısına sahipken birdenbire başka mücadeleler vermek zorunda kalıyorlar. Danışmanlığını yaptığım birçok kadın sanatçının da özellikle, eş, anne, evlat, hoca kimliği olduğunun altını çizmek lazım. O döngünün içinde dönüp duruyorlar ve onları kurtarmamız bir hayli zor oluyor. Sanatçı kimlikleri çoğu zaman arka planda kalıyor. Ancak bu kimlikleri reddedenler var olabiliyor sanat hayatında.

Bu projenin devamı gelecek mi?

M.N.D.: Niye gelmesin? Kültürel devamlılık ve toplumsal hafıza için yazmak, belge bırakmak, arşivlemek çok önemli. Bu açıdan elbette bu projenin devamını istiyorum. En kıdemlilerden başlayarak zamanı uymayan, denkleştiremediğimiz isimlerle yola devam etmek istiyoruz.

P.E.Y.: Prodüksiyon kısmında belki başka bir eğitim kurumuyla devam ederek ilerleriz ancak ben akademisyen olarak kesinlikle işin içinde olacağım. 

Mahmut Nüvit Doksatlı kimdir?

Mahmut Nüvit doğuştan taşıdığı özelliklere kişisel eğitimini de ekleyerek çok özel ve farklı bir çizgide tek eşyalar ve mobilyalar tasarlar. Bu objeler temel geometrik biçimlerin birleşimi temelinde doğal malzemelerle yapılmış özgün tasarımlardır. Hepsi birer sanat objesi olması eğilimini temsil eden işlerdir. Şehir ve şehirciliğe duyduğu ilginin sonucu çeşitli yarışma projelerinin ekiplerinde yer almıştır. Kendi tasarım atölyesini kurduğu 1995 yılından itibaren üzerinde yaşadığımız büyük ve otantik kültür konusunda yaptığı çalışmalar sonucu bir yandan bu büyük kültürün elde kalan örneklerini koruma çabasıyla yenilemeye yönelmiş öte yandan bu eserler içinde güncel yaşama yönelik tasarımlarıyla kültürel devamlılık konusunda sorulara cevaplar aramaya girişmiştir. Çağdaş Türk Sanatı için muhtelif danışmanlıklar, sergi komiserlikleri, konuşmalar ve yazılı çalışmalar yapmaktadır.

Pınar Eraslan Yayınoğlu kimdir?

Halen İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde profesör olarak çalışıyor. Marmara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu’nda lisans eğitimini (1990), aynı üniversitenin Genel Gazetecilik programında yüksek lisansını (1993), Basın Ekonomisi ve İşletmeciliği programında ise doktorasını (1998) tamamladı. Akademik yaşamına aynı yerde başladı. Öncesinde iki yıl özel sektörde çalıştı. Doktora sonrası çalışmalarını halkla ilişkiler üzerine sürdürdü. Bu alanda dört kitabı, üç kitap editörlüğü, çok sayıda kitap bölüm yazarlığı, makale ve bildirisi bulunuyor. 2003’te Thames Valley University Business School (İngiltere), 2005’te University of London King’s College ve University of Westminster CAMRI (İngiltere)’de misafir araştırmacı olarak bulundu. 1999’da TV8 için gerçekleştirilen sekiz bölümlük ‘Bir Süha Arın Belgeseli’nin stüdyo çekimlerinde görev alarak belgesel filmin tadını keşfetti. Son dönemlerde akademisyen kimliğinin getirdiği bir sorumluluk olduğu inancıyla mesleği ile film olanaklarını daha çok bir araya getirmeye yönelerek yönetmen eşi O. Mehmet Yayınoğlu’nun çekimlerine katılıyor ve gözlemlerini geliştiriyor.

2015’te fikren netleşen projenin çekimleri Rabia Çapa’nın galerisinde gerçekleştiriliyor. 2016 Ocak’ta başlayan profesyonel çekimler Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi’nin desteği, Pınar Eraslan Yayınoğlu ve öğrencilerinin organize çalışması ve Doksatlı’nın disiplini sayesinde çok kısa zamanda sonuçlanıyor. 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar