‘Turgay Gönenç’in anılarımdaki ışıklı yerini biraz olsun anlatabilmek için…’

‘Turgay Gönenç’in anılarımdaki ışıklı yerini biraz olsun anlatabilmek için…’

Yazar Ayşe Sarısayın’ın şair, yazar ve ressam Turgay Gönenç’in ölümünün ardından kaleme aldığı yazısı:

Bir yankı gibiydi resmi ölünün başucunda
Ve gözlerinde ilk kez fark ettiğim kuytular
Bir kıpırtı başlayınca kalabalıkta
Usulca dağıldı yüzü, birden karardı sular

Turgay Gönenç, “Yüzün Senin”den

Çok değerli, çok yönlü bir kültür-sanat insanını daha kaybettik.

Turgay Gönenç çocukluk yıllarımın en renkli anıları arasında. “Eski Sokak”taki evimize gelişlerini hatırladığım dışa dönük, deli dolu bir genç adam. Genelde çok sessiz, sakin olan evimize neşe ve coşku getiren az insandan biri. Babamın “deli Turgay” dediği, her görüşünde sevindiği genç şair, yazar ve ressam. Babam onun Behçet abisi, annem Huriye ablası, ablamla ben kardeşleri… Öylesine yakın, içten. Bildiklerim bu kadar henüz –sıradışı pek çok özelliğinin, keskin zekasının yanı sıra bir matematik dehası olduğunu da sonra öğreneceğim.

Evde pek fazla kalmıyor, annemle ayaküstü sohbet ediyor, ablamla ve benimle şakalaşıyor. Kısa süreliğine gelmiş İzmir’den. Babamı ikna ediyor, birlikte çıkıyorlar kim bilir hangi meyhanede, hangi sohbetlere yelken açmak üzere…

Babam “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” adlı antolojisinin sağlığında yapılan son baskısında, “‘Bozgunda’ (1962) ilk kitabıydı, ikinci kitabı ‘Ben Severek Büyürüm’ (1973), ikinci yeni deneyini bilinçle özümleyişi; resim, renk ve biçim pekiştirmeleri ve anlam dengesini sağlayış gibi özelliklerle ilgi topladı” yorumunu yapacak onun için; sonraki kitaplarını, “Yüzün Senin”i, çok sevdiğim sanat güncesi “Zamanın Sularında”yı, ufuk açıcı denemeleri “Beni Irmak Boylarına Götür Anne”yi, “Taşın İçinde Gizlenen”i, “İskelenin Altındaki Deniz”i görme, yorumlama imkânı olamayacak. Turgay Gönenç ise yürekten katıldığım, babamla ilgili pek çok yazımda, konuşmamda değinmeden geçemediğim şu satırları yazacak ona ilişkin: “Behçet Necatigil, yaşamı, yazdıklarına tam anlamıyla uygun, yaşadığının hesabını veren bir kişiydi.”

1966 yazı. İlkokul öğrencisiyim. Çok uzun olduğunu sandığım dokuz yıllık hayatımda ilk kez İstanbul dışına çıkıyor, Ören’e tatile gidiyorum. Mayom yeni, havlum yeni. İlk otobüs yolculuğum. Babam birkaç gün kalıp İstanbul’a dönecek; çevirileri, antolojileri, şiirleri onu bekliyor, çalışma odasından ayrı kalamıyor. Nasıl gelişiyor, bilmiyorum, ama Ören’den sonra İzmir’e gidiyoruz. Annem, ablam, ben, bir de annemin Ören’de de bizimle kalan çok yakın bir arkadaşı, Saliha (Baykent) teyze.

“Eh sen de bize bol bol izin verince şımardık ve bu şahane tatile dört günlük bir de İzmir gezisi katmak cesaretini gösterdik,” diye yazıyor annem mektubunda babama. “Turgay’a bugün telefon açtık. Çok sevindi; bizi 17’sinde zaten bekliyormuş. Yanımda arkadaşımın olduğunu, bir otelden yer ayırtmasını rica ettim. ‘Geleceğiniz saati bildirin, sizi karşılarım’ diye ilave etti. Ev adresini verdi.” Turgay, yani Turgay Gönenç…

“Biz cümlemiz çok iyiyiz. Deniz, güneş, temiz hava, bol su. Bu yıl bizi ihya ettin Behçet,” diye devam ediyor annem mektubuna. “Bu güzel tatili sana borçluyuz ve ömrümüz boyunca bunu unutmayacağız.” Haklıymış, şimdi altmışlarımdayken, yarım asır sonra, hâlâ bu ilk tatilin anılarında…

Babamın cevabı ise şöyle: “İzmir’e gidecekseniz, benden size izin, gidin. Yalnız, o Turgay’la nasıl baş edeceksiniz? Masrafa sokmayın onu, kendi masrafınızı kendiniz verin!”

İşin masraf kısmının nasıl çözüldüğünü bilemem, ama İzmir yolculuğunun ilk tatilimi taçlandırdığını çok iyi biliyorum. Turgay abi durmadan gezdiriyor bizi, her gün başka bir yerdeyiz. Fuar zamanı, tüm kent ışıklar içinde. Kordon, Kadifekale… Kadifekale’nin masal ışıkları geceyi gündüz kılıyor adeta… Gündüzleri İzmir civarına da gidiyoruz, hem de bir ciple! Cipi kullanan genç bir arkadaşı –o sıralar Hava Kuvvetleri’nde öğretmen olarak çalışan, birlikte “Oza”yı çevirdikleri, “İkinci Yeni Antolojisi”ni hazırladığı Mehmet H. Doğan olabilir mi?

Çok güzel bir genç kadın eşlik ediyor bu gezilerin bir kısmına: Fatoş abla –Turgay abiyle evli o sıralar, adı Fatma ama Fatoş diyoruz. Birkaç yıl sonra dünyaya gelecek ikiz kızlarının, Aslı ile Zeynep’in annesi. Saçlarını atkuyruğu yapmış, kurdele ya da toka yerine küçük bir eşarp kullanmış. “Hayran hayran baktığımı görünce, bana da öğretmişti,” diye anlatacak ablam sonradan. “Bir de kendi yaptığı seramik bir kolye hediye etmişti, yıllarca kullanmıştım bu kolyeyi.”

Araya uzun kesintiler giriyor, biz büyüyoruz, babam ölüyor: “Herkese kendi telâşı”… Kopuyoruz zamanla; uzaktan, kitaplarından izliyoruz Turgay abiyi. Babamın ölümünden sonra Huriye ablasına ayrı, bize ayrı imzalayıp gönderdiği kitaplarından…

Yıllar sonra babama ilişkin anılarım “Çok Şey Yarım Hâlâ” yayımlandıktan sonra bir telefon ansızın. İstanbul’daymış, Nezim’de kalıyormuş… Kitabı da konuşmak istiyormuş… Bizleri özlemiş…

Esentepe’de bir restoranda (“Sıcak” olmalı) akşam yemeğinde buluşuyoruz. O günlerde yayımlanan ilk öykü kitabımı da götürüyorum giderken, nasıl da ürkerek, çekinerek… “Çok Şey Yarım Hâlâ”yı sevdiğini, beğendiğini söylediğinde sevinçten havalara uçuyorum. Hüseyin ilk kez o akşam aynı masada oturuyor daha önce bir-iki kez gördüğü ama benden yıllar yılı dinlediği Turgay Gönenç’le. Ablam ise en az benim kadar heyecanlı, nice anıyla yüklü.

Şiirler de okuyor aynı akşam. Ezberinden, bir an olsun duraksamadan, takılmadan… Şaşırıp kalıyoruz hafızasına, babamın onca şiirini eksiksiz hatırlamasına. Turgut Uyar’a geçiveriyor bir anda, şaşkınlığımızı daha da artırarak.
“Dün akşam uzun bir aradan sonra yeniden Turgay Gönenç’le birlikteydik,” diye yazıyorum ertesi gün, 6 Nisan 2003 tarihinde. “Çok keyifli bir geceydi, çocukluk/gençlik yıllarıma geri döndüm, belleğimin bir köşesinde sakladığım sisli, puslu pek çok resim yeniden netleşti, adeta dünyam aydınlandı. Babamı, yaşamını, şiirlerini böylesine iyi bilen, daha da ötesinde, bu kadar doğru yorumlayan bir insanla paylaşılan zaman, gerçekten bir ‘armağan’ benim için.” Bu satırlarla başlayan mektubun bir gece önce Turgay abi aracılığıyla telefonda konuştuğum sahibi, sonradan en yakın dostlarımdan, hayatın bana en güzel armağanlarından biri olacak…

2003’ü izleyen yıllarda İzmir’e gittikçe evinde ziyaret ediyoruz onu birkaç kez. Müthiş kitaplığını, duvarlardaki olağanüstü resimleri görüyoruz. Babamın imzalı kitaplarını gösteriyor bize, hepsini tertemiz saklamış. Soğuk ve güneşli bir kış günü Çeşme yakınlarında yediğimiz öğle yemeği, ardından Alaçatı’da kahve-konyak, kısa bir yürüyüş –Alaçatı bugünkü haline gelmemiş henüz, ama geleceği besbelli. Turgay abi üzüntülü, dahası, öfkeli. “Burayı da mahvedecekler,” diyor. “Bitirdiler her yeri!” Birkaç yıla kalmadan dediği gibi oluyor. Ablama anlattığımda, yıllar yıllar önce, Deniz apartmanındaki evimizde bir akşam yemeğinde onu Kola içerken gördüğünde “Çok zararlı, içme bunu,” diye uyardığını hatırlıyor –kolanın kutsal bir içecek gibi görüldüğü zamanlarda, zararlarını hiç kimse bilmezken.

Turgay abiyle yeniden buluştuğumuza sevinenlerden biri de annem. Telefonla konuşuyorlar bazen, genellikle bayramlarda. Annemin artık dış dünyayla ilişkisini kestiği son birkaç yılda ben sürdürüyorum bu geleneği. Kimi zaman çok sevdiği bir kitaptan, bir metinden söz ediyor telefonda; Samarakis’in öykülerini okumamı öneriyor örneğin. Önermekle kalmıyor, tekrar aradığında fikrimi soruyor, kendisini neyin etkilediğini anlatıyor. Samarakis’in bir öyküsü babamın bir şiirini çağrıştırıyor, seviniyoruz. Kimi zamansa tam tersi, bu kez çok kötü bulduğu bir kitabı okumamı öğütlüyor. “Mutlaka oku,” diyor biraz hırçın, “sakın ihmal etme! Oku ki, nasıl yazmaman gerektiğini gör!” Öfkeli oluyor bazen, bir yazıya, bir yoruma, bir görmezden gelişe duyduğu öfkeyi dile getiriyor –anlatmaya çalışan, ama anlaşılmadığını fark eden herkes gibi… İçi dışı bir, sevincini de öfkesini de dışa vuruyor. Ya kırgınlıklarını nasıl taşıyor? Kim bilebilir?

Yıllar böyle geçiyor. Sonrası? Sonrası kalıyor…

Turgay Gönenç bugün, bu saatlerde yaşadığı kentte, İzmir’de son yolculuğuna uğurlanırken yanında olamadım. Kitaplarını karıştırdım, evimin duvarlarını süsleyen tablolarına baktım uzun uzun, babama armağan ettiği “Evler”den, “Pan”dan esinli resimlerine… Yüreğimi burkan her kayıpta olduğu gibi anıların arasında bir yolculuğa çıktım. Turgay abinin hayatımda ne kadar çok iz bıraktığını bir kez daha anladım. Çocukluk anılarımdaki ışıklı, renkli ve unutulmaz yerini ve çok sonraları paylaştıklarımızı biraz olsun anlatabilmek için bu satırları yazdım.

Nur içinde yatsın, eserleriyle, bıraktığı izlerle anılarda yaşasın.
Kızları Aslı ve Zeynep’e, ailesine, tüm sevenlerine sabır diliyorum.

11 Şubat 2019, 13.30 Moda

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal