‘Trump Çağı’ ve hakikatle savaş

‘Trump Çağı’ ve hakikatle savaş

Dört yanımızın ‘haberle’ ve ‘bilgi’ bombardımanıyla çevrelendiği bir dönemdeyiz. Politikacılar bir şeyler söylüyor, gazeteci olmayanlar gazetecilik oynuyor, kerameti kendinden menkul ‘uzmanlar’ ekranlarda boy gösteriyor… Bütün bu akış içerisinde sorulması gereken bir soru var: Duyduklarımız doğru mu? Yazılan ve konuşulanlar gerçek mi?

‘Hakikat sonrası’ (post-truth) kavramının sık sık dillendirildiği bugünlerde, Yuval Noah Harari, popülizm barındıran veya gücünü ondan alan cümlelerin yön verdiği yaşamda, gerçek ile kurmaca arasındaki sınırın muğlaklaştırıldığını, iktidar koltuğunda oturanların etrafa hakikat diye yalan saçtığını söylemişti “21. Yüzyıl İçin 21 Ders” isimli kitabında.

Ralph Keyes ise ‘yalana inanmanın olağanlaşmasının’, hakikat sonrası çağın hem belirleyicisi hem de kronik hastalığı hâline geldiğini yazmıştı. Bir başka deyişle yalanın ‘norm’ olarak kabul edilmesi, hakikatin içinin hızla boşaltılmasına yol açınca gerçek dışı habere inanma ve politikacıların yalanlarının peşinden gitme bir noktada kesişti. Keyes’e göre artık hakikatten daha önemli şeyler var; örneğin yalanı aklileştirmek…

Keyes’in bu belirlemesini diğer bir şekilde ifade eden Michiko Kakutani, nesnel gerçeklerden uzaklaşma eğiliminin yaygınlaştığını ve bunun, ABD Başkanı seçilen Trump’ın kişiliğinde cisimleştiğini düşünüyor. Yalan haberlerin, yaşamın her ânına hızla yayıldığı göz önüne alınırsa önyargının, kanıların ve inancın, doğrunun ve mantığın yerine geçtiği fark edilebilir. Kakutani’nin kaleme aldığı “Hakikatin Ölümü” adlı kitabın esas meselesi bu.

‘Trump Çağı’

İnsanlık, bugünün en önemli sorunlarından biri olan hakikatin çarpıtılıp yok edilmesiyle daha önce düşük dozlarda karşılaştı. Yakın geçmişte gerçek-dışı denen şeye, şimdilerde hakikat sonrası ismi veriliyor. Arendt’in deyişiyle ‘doğruyla yanlış arasındaki farkı önemsemeyenler’, dün olduğu gibi bugün de işbaşında. Kakutani’nin ifadesiyle bu kişilerin ‘demagojileri’ ve siyasi manipülasyonları yaşamın akışını belirliyor. Hâl böyle olunca ‘çürümüş hakikat’le, ‘sahte haber’le ve ‘alternatif gerçek’le yüz yüze kalıyoruz. Bunlara sahte bilim, tarih ve sosyal medya takipçileri de katılıyor. Yazar, Trump Çağı’nda bunların muteber sayıldığını, böylece hakikatin alaya alınacak ya da ayağa düşürülecek bir şey hâline getirildiğini belirtiyor. Trump, günde ortalama 5.9 yalan söylüyor, hayli büyük bir rakam: “Rusya’nın seçimlere müdahale edip etmediğiyle ilgili soruşturmadan tutun, kendi popülaritesine, başarılarına, hatta günde kaç saat televizyon izlediğine kadar, her konuda söylediği yalanlar, Trump’ın demokratik kurum ve kurallara karşı gerçekleştirdiği saldırılardan sadece biri. Başkan sürekli olarak basına, yargı sistemine, istihbarat kurumlarına, seçim sistemine ve devletin işlemesini sağlayan kamu görevlilerine saldırıda bulunuyor.”

Trump Çağı’nın anahtar sözcükleri popülizm, yalan, akılcı tartışmanın azalması, korku, toplumda ve uluslararası ortamda öfkeyi artıran açıklamalar, uzmanların sesi yerine kalabalıklarınkinin öne çıkması…

‘Fikri önemli olan tek kişi benim’

Narsisist, abartılı, demagog, hakikate ve hukuka saldıran kişiliğiyle Trump, yalanı geçer akçe hâline getirip yüksek izlenme oranına ulaştı. Seçim kampanyasından başlayarak göreve gelmesinden sonraki açıklamalarına dek hemen her hareketi ‘gerçeklerden bıkmış bir kitleyi’ etkileyip kendisine çekti. Kakutani’nin ‘zehirli kutuplaşma’ ve ‘uzmanlık nefreti’ dediği süreç yine bu dönemlerde ivme kazanırken ‘hakikate savaş açıldı’.

Kakutani, kuruluşundan itibaren ABD’de nehrin iki ana kolu olduğunu belirtiyor: İlki, Abraham Lincoln’ın ‘soğuk, hesaplı ve duygusuz akıl’ dediği; diğeri ise karanlık ve akıl-dışı olarak tarif edilebilecek kol. Birincisinde, ülkeyi herhangi bir karmaşaya ve girdaba sürüklememe çabası hâkimken ikincisi düşmanlık yaratmaya, nefreti körüklemeye ve intikam almaya dayanıyor. Yazarın ikinci grupta yer aldığını söylediği Trump, geri plana ittiği aklı, söylem ve eylemleriyle çökerten bir kişiliğe sahip.

Trump’ın seçim kampanyasında kullanılan yanlış bilgilendirme, nefret dili ve tahammülsüz ifadeler, Kasım 2016’dan itibaren resmî söylem hâlini aldı. Göçmenlere karşı sivrilttiği dili ve kendisine oy vermeyenlerle dalga geçmesi, bu söylemin öne çıkan yanıydı. Bununla birlikte Kakutani, ülkenin dümenini elinde tutan Başkomutan Trump’ın, Aydınlanma karşıtı prensiplere kucak açtığını, akılcılığı ve hoşgörüyü öteleyen ‘politikalar’ geliştirdiğini, kararlarını bilgiye göre değil içgüdüleriyle ve birtakım hayali kurallara göre aldığını’ belirtiyor.

Bütün bunlara, kendisine günde iki kez sunulan ve övgü dolu ‘haber’ kupürlerinin yer aldığı dosya da eklenip hakikatin zemini biraz daha sıvılaşınca Trump, ‘fikri önemli olan tek kişi benim’ diyor.

Cehaletin moda olması Trump Çağı’nın özü aslında. Bilgi ile görüş arasındaki sınırın aşılması, hakikati biraz daha bulanıklaştırmaktan, yarı bilgili ve bilgisiz kitleyi öne çıkarmaktan başka bir işe yaramadı. Yazarın Trump Çağı dediği; keyfiliğin geçer akçe sayıldığı dönem böyle resmiyet kazandı. Politika oluşturmada, uzmanlığın ve analizin yerini, hakikati elinin tersiyle iten ‘ben bilirim’ anlayışı aldı.

Kaba bir yapıbozum

Siyasette durum böyleyken toplumu bilgilendirmekle görevli olan, basından medyaya evrilen kuruluşlar, hakikatin göreli hâle gelmesinde önemli rol oynuyor. Trump gibi demagoglar da kişisel gündemlere göre değiştirilmeye çalışılan gerçekliğin içinden kendisine uygun parçaları seçmeye başladı. Kakutani, doğruların tersyüz edildiği ve hakikatin baştan yaratılabileceğine inanıldığı bu duruma ‘kültür savaşı’ diyor.

Adı geçen savaşta, kendisini gerçeğin ve doğrunun karşısında konumlandıranların itici gücü ise entelektüelliği yerden yere vuran, zenginliğiyle övünen ve rakiplerini birer düşman olarak gören sağ popülist söylem.

Trump, dört elle sarıldığı bu söylemle kendi skandallarını ve bilgisizliğini örterken ‘öfkeli kitle’nin önüne oyalanması için göçmenleri, Afro-Amerikalıları ve hatta işini iyi yapmaya uğraşan gazetecileri atıyor. Kakutani, uzmanlık karşıtı Trump’ın, kendisini kurtarıcı gibi görenlerin gönlünü okşamayı sürdürdüğünü; bu nedenle her şeyin önüne onların hoşuna gidecek, bilgiye dayanmayan görüşleri koyduğunu söylüyor. Bu da nereden baksanız, fikrî bir temeli bulunmayan ve her şeyi kişiye özel hâle getirip gerçekliği yeniden şekillendirmeye ya da kurgulamaya dayanan yapıbozumcu düşüncenin en kaba biçimi.

‘Tüm gerçekler taraflıdır’

Kakutani, Trump Çağı’nı ve yalancılık sanatını anlatırken öznelliğin yükselişinin ve hakikat sonrasının tarihçesini sunuyor. Narsisizmin bir virüs gibi yayılıp gerçeklerin görüş ve kanaatlerle yer değiştirerek bilgiymiş gibi her yana saçıldığı, beğenilmek için her şeyin yapıldığı bir döneme nasıl geldiğimize, dolayısıyla Trump’ın nasıl iktidara yerleştiğine dair kalem oynatıyor yazar: “Öznelliğin kucaklanmasıyla birlikte nesnel gerçeklerin önemi azaldı. Artık bilgi değil görüş, olaylar değil duygular ön plandaydı. Bunlar da Trump’ın yükselişini hazırlayan gelişmelerdi.” Buna, Trump Çağı’nı özetleyen postmodernizmin ‘tüm gerçekler taraflıdır’ önermesini eklediğimizde, içinde bulunduğuz dönemin fotoğrafı büyük ölçüde tamamlanıyor.

Kakutani, fotoğrafı biraz daha netleştirecek bir hamle yapıyor: “Birkaç tane sözde uzman bul ve onların iddialarını kullanarak kanıtlanmış bilimsel bilgilere karşı gel ya da söz konusu alanda daha fazla bilimsel çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu iddia et; bu yanlış iddiaları konuşma konusu hâline getir ve her yerde yinele; ayrıca karşı cephedeki bilim insanlarının itibarına gölge düşür. Eğer bu taktik size tanıdık geldiyse bunun sebebi, Trump ve onun Cumhuriyetçi yandaşları tarafından, silah kontrolü ya da sınırda duvar gibi hem uzman yorumlarına hem de kamuoyu görüşüne ters düşen konularda, kendi politikalarını korumak için tekrar tekrar kullanılmasıdır.”

‘Zehirli bir tsunami’

‘Algı gerçektir’, 1980’lerde stratejist Lee Atwater tarafından dillendirilen bir önermeydi ve Cumhuriyetçi politikacılar bunu epey kullanmıştı. Halkın korkularını ve küskünlüklerini fark edip ona göre vaziyet alan Trump, söz konusu zincirin son halkası: Hiç utanmadan söylediği yalanlarla oluşturduğu hikâyelere herkesin inanmasını beklerken göçmenlere sataşıyor, onu uyaranlarla arasına duvarlar örmeye kalkıyor ve vatandaşlarının kendisini bir ‘Mesih’ gibi algılamasını istiyor. Söyleyip yaptıklarını ise ‘meslek hastalığı’na uygun şekilde ya da eski alışkanlıkları gereği bir işe ve gösteriye dönüştürüyor. Başka bir deyişle gerçeğin önüne imajı veya görüntüyü koyup yeni bir dil ya da dilbilgisel anarşi yaratarak ‘politik söylemini’ herkese dayatmaya; gazeteci Masha Gessen’in ifadesiyle ‘hakikat üzerinde bir iktidar sağlamaya’ uğraşıyor.

Söz konusu eylemler, liderini yorumlayabilecek kitleye hitap etme veya ‘halkın sesi’ olma arzusuyla bağlantılı; Trump’ın bunu, Cumhuriyetçi Ulusal Kongre konuşmalarından birinde açıkça dile getirdiğini hatırlatıyor Kakutani: “Sizinleyim Amerikan halkı. Ben sizin sesinizim.” Bunu şöyle okumak da mümkün: Trump, ABD’de hiç de azımsanmayacak bir kitlenin beğeni ve korkularını yansıtan algoritmalardan yola çıkılarak sunulmuş bir başkan modelidir…

Genel toplama baktığımızda, Trump’ın dili ve söyleminin, en çok demokrasi kültürüne zarar verdiğini görüyoruz. Kakutani, bunun Orwell’in betimlediği otokratik devleti hatırlattığını belirtiyor. Başkan’ın hareketleri, ‘milyonların hayatını etkileyen, tahribat gücü yüksek ve zehirli bir tsunami yaratarak’ yıkıcı bir eyleme dönüşüyor.

Yazarın ‘hakikat olmazsa demokrasi topallar’ sözü, Trump Çağı’nın yol açtığı tsunaminin yakın gelecekte çok daha geniş bir kitleyi etkileyeceği öngörüsünde bulunuyor.

Hakikatin Ölümü, Michiko Kakutani, Çeviren: Cesi Mizrahi, Doğan Kitap, 150 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal