‘Toplumsal bilinçdışı’ ya da kültür

‘Toplumsal bilinçdışı’ ya da kültür

Bugüne kadar filozoflar, bilim insanları, antropolog ve psikologlar kültüre dair çeşitli tanımlamalar yaptı. Elbette eksik kalan birçok şey vardı. Terry Eagleton, “Kültür Yorumları”nda bu eksikliklerden uzun uzun bahsederken kavramın kökenine inmiş ve organik (doğal) tanımdan inorganik (pragmatik politik) uygulamalarla kültüre ilişkin farklı algıları ortaya koymuştu.

Kültürün insanla ve düşünce tarihiyle, siyasetle, yaşamla ve dinle ilintisini enine boyuna inceleyen Eagleton, şöyle bir ifadeyle çıkmıştı karşımıza: “Kültürün işgal ve istila ile de gergin, huzursuz bir ilişkisi vardır; kavram sürekli olarak bu pozitif ve negatif kutuplar arasında gidip gelir. Aynı zamanda hem politik solun ayrılmaz parçalarından hem de politik sağın yaşamsal gereklerinden biri olan nadir düşüncelerdendir; son derece karmaşık ve mutlak bir toplumsal tarihe sahiptir.”

Eagleton, dikkate alınması gerektiğini söylediği tarihsel değişim ile kültür arasındaki bağlantının, ‘dünyaya yaptıklarımız ve dünyanın da bize yaptıkları arasındaki diyalektiğe denk geldiğini’ hatırlatıp kültürel çıkarları yönetenin siyasi çıkarlar olduğunu ve bu yolla tikel bir insanlığın tanımlandığını söylemişti.

“Kültür Yorumları”ndan yıllar sonra kaleme aldığı “Kültür”de ise Eagleton önce tanımlara, ardından yorumlara ve sonunda algılara kafa yorup konuya ilişkin kendi tezini ortaya atıyor. Başka bir deyişle ‘toplumsal bilinçdışı’ dediği kültüre dair yaklaşımları (özellikle Burke’ün ve Herder’in görüşlerini) masaya yatırıp sanatçıların (bilhassa Eliot ve Raymond Williams’ın) kavrayışlarını aktarıp irdeliyor. Oradan ‘kültürsüzlük çağı’ dediği modern zamanlara uğrayıp bu dönemde kültür kavramının neden geniş yer kapladığını anlatıyor.

Kültür ve uygarlığın ayrışan anlamları

Kültürü hangi kavramlarla bir arada düşünüyoruz? Sanat, yaşam, alışkanlık, geçmiş, gelecek… Eagleton, kültür-uygarlık ilişkisini açıklarken bunların hepsini işin içine katarken zamanla onların yetersiz kalacağını, Raymond Williams’ın sözüne başvurarak hatırlatıyor: “Kültür fikrindeki sorun, onu sürekli genişletmek zorunda kalmamız, ta ki ortak hayatımızın tamamıyla özdeş hâle gelinceye kadar.” Buradan da Herder’in kültüre dâhil ettiği sanayiye, ticarete ve teknolojiye uzanıyor yazar.

Haklı olarak akla bir soru takılıyor: Kültür ve uygarlık, bir ve aynı şey mi? Eagleton’ın buna bir yanıtı var: “Kültür ile uygarlık, ilk başta hemen hemen aynı anlama geliyordu ama modern çağda sadece anlamları ayrışmakla kalmadı, birbirinin zıttı olarak algılanmaya başladı. Modern tarihin sayfalarında Almanlar genelde kültürü temsil eder görünürken Fransızlar uygarlığın bayraktarı olarak birinci sırada yer alır. Almanların Goethe’si, Kant’ı ve Mendelssohn’u, Fransızların ise parfümü, gurme lokantaları ve Châteauneuf-du-Pape şarapları vardır. Almanlar ruhanî insanlardır, Fransızlar sofistikedir. Wagner ile Dior arasında bir seçimdir bu. Basmakalıp yargılara göre Almanlar fazla ahlakçı, Fransızlar ise fazla kurnazdır.”

Dışlayıcılık ve görüş birliği

Eagleton, yaşam tarzları ve sanayi uygarlığından sonra ortaya çıktığını söylediği kültür arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları açıklarken bir şart öne sürerek felsefi tavrını bir adım ileri taşıyor: “Kimi durumlarda ‘kültür’ kelimesini toplumsal varlığı bütünüyle kapsayacak şekilde genişletmek makul bulunabilir, yeter ki bunu nostaljiye kapılmadan yapalım.”

Eagleton, uygarlığın insan imalatına, kültürün doğaya işaret ettiğini belirtiyor. Yazarın dikkat çektiği bir başka konu, melezleştirici kapitalizmin her türlü birliği ‘özcü’ diye niteleme refleksi. Dünyada daha fazla görüş birliği bulunmasını isteyen Eagleton, melezleştirme ve dışlama arasındaki muğlak sınırın altını çizerken verdiği örnek manidar: “Kültürel çalışmalar söyleminin bizzat kendisi son derece dışlayıcıdır: Çoğunlukla cinsellikle ilgilenir ama sosyalizmi dikkate almaz, ihlali içerir ama devrimi içermez, kimliği inceler ama yoksulluk kültürünü incelemez. Siyaseten doğrucu öğrenciler kampüslerde ırkçıların ve homofobiklerin konuşmasını yasaklar ama ucuz ekmeği sömürenlerle işçi sendikalarını kapatmak isteyen siyasetçileri genelde pek umursamaz. Kendi kendilerine sansürcü rolünü üstlenen bu kişiler, marjinalliği över ama şu an marjinal olan bazı kimselerin ne pahasına olursa olsun öyle kalması gerektiğini fark etmez.”

Kapsayıcılığın bir kült hâline getirilişiyle kültürün de kapitalizmden bahsetme aracına dönüştürüldüğünden dert yanan Eagleton, bu yolla ilginin maddi sorunlardan başka yöne kaydırıldığını veya maddi farkların gizlendiğini anımsatıyor. 1980’lerden itibaren toplumsal düzeni kuşatan ‘kültürelcilik’ öğretisinin doğuşunu da buraya bağlıyor. Kültürelciliğin kodlarının, postmodern parçalamayla ilgili olduğunu anlatan Eagleton, bu öğreti üzerinden küresel-evrensel ayrımına göz kırpıyor.

Burke’ün ‘gericiliği’, Herder’in ‘romantik popülizmi’

‘Toplumsal bilinçdışı’ diye nitelediği kültürün işlevsel açıdan değişkenliğini vurgulayan Eagleton’a göre ‘bir bağlamda kültürel sayılabilen, başka bir bağlamda kültürel sayılmayabilir.’ Benzer bir farklılık, kültürün her zaman iktidar aracı olmamasıyla ve iktidara direnç göstermesiyle fark edilebilir. Eagleton, bu noktada görüşlerine atıf yaptığı on sekizinci yüzyıl yazarı ve siyasetçisi Edmund Burke’ün, iktidar-kültür-yaşam bağlantısına dair fikirlerini eleştiri süzgecinden geçiriyor.

Burke, ‘uluslar arasındaki güçlü dostluk bağının yasaların, geleneklerin, davranış biçimlerinin ve yaşam alışkanlıklarının benzerliğinden doğduğunu’ söylemişti. Eagleton kitabında bu söze yer verirken Burke’ün, siyasi iktidarın kültüre hassasiyetle yaklaşması hâinde güçlenebileceğine ilişkin fikrini hatırlatıyor. İktidarın, yasaları halkın mizacına, ruhuna ve davranışlarına göre hazırlanması gerektiğini savunan Burke’ün bu görüşünü Eagleton şöyle yorumluyor: “Yöneticiler insanlara uyum sağlamalıdır, insanlar yöneticilere değil.”

Eagleton, Burke’ün görüşlerindeki anafikrin ‘kültür, yasadan ya da siyasetten daha temel bir olgudur’ gibi bir önerme olduğu kanaatinde: “Bütün iktidar; sözleşme, otorite ve yasallık matrisini oluşturan ‘adabımuaşeret’ ya da bugünkü adıyla kültürdür. Kültür, iktidarın yerleşip kök saldığı tortudur.”

Burke ne kadar gericiyse kültürü siyasetin önünde konumlandıran tarihselci filozof Herder’in de o kadar ırkçı olduğunu söyleyen Eagleton, her ikisinin de kültürün zeminine dini koymasından bahsediyor. Dine ‘duygusal demokrasi’ diyen Herder, ‘diğer milletlerin kültürlerine saygı gösterilmesi gerektiğini çünkü bunların her birinin kendine has yollarla insanlığın evrensel gelişimine katkıda bulunduğunu’ söylüyor.

Herder’e göre kültürün belirleyicisi olan dil, halkın deneyimlerine ait hayati unsurları aktararak kültürün güzelliğini ortaya çıkarır. Eagleton, Herder’in bu kültür ve tarih söylemini, ‘romantik popülizm’ olarak adlandırıyor.

Günlük hayatla iç içe geçen kültür

Eagleton’a göre uygarlığın insanlığın doğasını bölüp ahengini bozarak kültürle savaşa tutuşmasında, yaratılan inorganik toplumun payı büyük. Hayal gücünü perdeleyen mekanik yaşam, insanın elinden siyasi ve estetik gücü alarak inorganik toplumun harcını kardı. Schiller’in ‘bencillik sistemi’ dediği bu düzen, Eagleton’a göre ‘insanları bireysellik odalarına hapsederek birbirleri arasındaki bağı kopardı.’ Pragmatizmin geçer akçe hâline geldiği sistemde, bir eylem, belli amaçlar doğrultsunda gerçekleştirilirse değerli kabul ediliyor.

Eagleton’ın bahsettiği dönüşümden yaşam, nezaket ve siyasetin yanı sıra kültürü algılama biçimleri de payını aldı. Böylece kültür, hem sömürgecilik karşıtı isyanları tetikledi hem de kimi cinayetlerin esas nedeni oldu. ‘Sömürgecilerin uygarlığa, sömürge halklarının ise kültüre sahip olduğu’ dünya böyle doğdu. Tanrı’nın ölümünden Eagleton’ın ‘sömürgeciliğin kılıfı’ diye nitelediği antropolojinin doğuşuna, faydacı uygarlığın güçlenmesinden kültürel rölativizm söyleminin ortaya çıkışına ve kitle kültürünün evrimleşmesine kadar pek çok önemli olay yaşandı bu dünyada.

Eagleton’a göre daha fazlası var: “Eskiden kültür, toplumsal yaşamın geri kalanından fazla uzak diye eleştirilirdi. Ancak şimdi, kültür endüstrisinin geçirdiği evrimle birlikte toplumsal yaşama bütünüyle işlemiş durumda. Kültür bir zamanlar ona ikna edici bir eleştiri getiremeyecek kadar günlük hayattan uzakken şimdi bunu yapamayacak kadar iç içe.”

Kültür tarihine dair görüşler paylaşan, kavramın farklı tanımlarını ortaya koyan, onun statü ve seçkincilik algısıyla bağlantısını irdeleyen, kültür-kapitalizm-küreselleşme ilişkisine yer veren, çokkültürlülük-çokkültürcülük bağlamında siyasete ve çatışma pratiğine değinen Eagleton, kültürün; hayatı yaşama modeli, bir zümrenin ürünü veya bir halkın yaşam biçimi, günümüzün bir eleştirisi ya da geleceğin bir resmi olabileceğini belirtiyor. Ardından, Wittgensteinvari bir telkinde bulunuyor: “Kültürden bahsedenler, kavramı şişirmeden konuşmayı beceremiyorsa belki de en iyisi sessiz kalmalarıdır.”

Şunu söylemeden geçmeyeyim: Okurları ve takipçileri de fark edecektir, “Kültür”, kendi kitaplarına göndermeler yaptığı eklektik bir metin olmasının yanında Eagleton’ın belki de en vasat çalışması. Bunun birkaç nedeni var: Eagleton, daha önceki kitaplarında ele aldığı konuların edebiyatla, politikayla, yaşamla ve bilim dallarıyla bağlantısını derinlemesine incelemişti. Dahası, ana konuyla beraber onun yan yolları arasında evvelden akla pek gelmemiş ilintiler kurmuştu. “Kültür”de bunlar biraz güdük kalmış.

Kitapta dikkat çeken bir başka vasatlık, Eagleton’ın sadece belli yazar, düşünür ve sanatçılar etrafında gezinmesi, bunların temayla ilgisini hızla anlatması. Sadık okurları, yazardan bunları daha geniş ele almasını, isimleri çeşitlendirmesini ve sapakları bol tutmasını bekliyordu kuşkusuz. 

Sonuçta “Kültür”, Eagleton’ın diğer kitaplarıyla karşılaştırıldığında okurun ağzına bir parmak bal çalıyor. Bu vasatlıklardan sıyrılmak için kitap, “Kültür Yorumları”yla birlikte okunabilir. Ancak o zaman eksik parçalar tamamlanacak gibi duruyor.

“Kültür”, Terry Eagleton, Çeviren: Berrak Göçer, Can Yayınları, 152 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal