Tek Düşünce İmparatorluğu distopyası

Tek Düşünce İmparatorluğu distopyası

‘Arap Baharı’nın bir demokratikleşme hareketi mi, yoksa neoliberal örgütlerin desteklediği ve var olan sorunları ağırlaştıracak bir dalgalanma mı olduğunun henüz tartışılmadığı, haklı tepkilerin popülizme ve modaya kurban gitme endişesinin dillendirildiği bir dönemde; 2011 Frankfurt Kitap Fuarı sırasında Alman Yayıncılar ve Kitapçılar Birliği Barış Ödülü, Cezayirli yazar Boualem Sansal’a verilince çeşitli tepkiler yükselmişti. Bunlardan biri, Sansal’ın ödüle layık görülmesinin Şarkiyatçı bir anlam taşıdığı ve ‘Arap Baharı’ protestolarının entelektüel bağlamda parlatılmak istendiğiydi.

Sansal’a, hem ülkesi Cezayir’deki rejimi eleştirmesiyle hem de Fransa’daki terör eylemlerinden esinlenerek kaleme aldığı romanlarıyla Avrupa’daki korku ve şiddet dalgası üzerinden ‘kendisini aradığına’ ilişkin imalarda bulunulmuştu. Yazar bunlara ‘radikal İslâm’ın dönüşümüne dair metinler üretiyorum’ diyerek yanıt vermişti.

Kazandığı ödülden sonraki bir diğer eleştiri, Sansal’ın Fransızca yazmasıyla ilgiliydi: Cezayir’de kalıp iktidarı eleştiren, bu nedenle işini kaybeden ve hiçbir silahlı mücadelenin çözüm getirmeyeceğini savunan Sansal’ın Fransızca yazarak Avrupa’ya göz kırptığını söyleyenler, onun memleketinin değerleri yerine Avrupa’nın kurucu değerlerine sahip çıktığını dile getirmişti.

Eleştiriler bir yana, İslâm korkusunu körükleyen ve kimi politikacıların ayrımcı söylemler geliştirmesini, madalyonun öbür yüzünde ise bazı grupların kendisine ‘asker’ toplayarak gerçekleştirdiği terör eylemleriyle Avrupa değerlerine saldırmasını kolaylaştıran nedenlerin başında, kıtaya ayak basan göçmenlerin uyum sorununun hafife alınması geldiğini belirtmişti Sansal.

Siyasal düşüncelerin karşısına şiddetin konmasına asla sıcak bakmayan yazar, bunun yerine sosyal ve kültürel politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini savunurken aksi durumda, zihinlerin bir köşesindeki totalitarizm korkusunun ‘uygarlıklar savaşı’ gibi zemini kaygan bir kavramdan daha tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini söylemişti. Hümanizmin altının hızla oyulduğunu; vicdan yerine, temelinde otoriter bir anlayış bulunan piyasa ve küreselleşme sisteminin geçer akçe hâline getirildiğini, bunun da zihinsel ve fiziksel gettolar yaratarak gerilimi körükleyen kamplaşmalar doğurduğundan dert yanmıştı.

Sansal, totalitarizmin hangi kisveye bürünürse bürünsün insanlara özgürlük değil çatışma getireceğini savunurken George Orwell’e göz kırpıp kaleme aldığı “2084”te radikal İslâmcı ve küresel-totaliter devlet projesiyle hem güncel olaylara hem de yakın geçmişe atıflar yapan bir distopyaya imza atmıştı.

Düşman her yerde!

Sansal’ın distopyada kurguladığı yer, ‘yüce ve âdil’, ‘dilediği gibi verip alan’ Yölah’ın gözetiminde, onun görevlendirdiği; her şeyin üstünde ve her şeye hâkim Abi’nin dinî liderliğinde mevcut ‘yasalara’ aykırı bir şey yapmaktan kaçınan, putperest diye suçlanmaktan korkanların yaşadığı ve hacıların gelip gittiği Abistan.

Sansal’ın ‘o kadar büyük, o kadar bilinmezle dolu ki insanın, bu gizemler içinde kaybolası geliyor’ diye tasvir ettiği Abistan, hem bir çeşit vaat edilmiş toprak hem de bir güvenlik devleti. Getto hâline getirilmiş mahallelerinin dışına çıkamayan insanların yaşadığı ülkeye hacılar özgürce girebilirken sınırlar içerisinde özel izin belgesi olanlar seyahat edebiliyor.

Abistan’da, Yölah tarafından görevlendirilmiş dinî lider Abi’ye biat etmesi beklenen bir kitleden, Yölah’ın koyup Abi’nin uygulayıcısı olduğu yasalara, herhangi bir kuşkuya düşmeden uyulması isteniyor. Bu katı kurallarla ülkenin geçmişi arasında yakın ilişki var: “Ülkenin düzeni, tekrarlayıp duran, beklenmedik anda patlak veren esrarengiz savaşlar üzerine kuruluydu ki Düşman her yandaydı, orası kesindi; doğudan ya da batıdan, güneyden ya da kuzeyden ansızın ortaya çıkabilirdi, tedbiri elden bırakmamak lazımdı, sonuçta neye benzediklerini ya da ne istediklerini bilmek mümkün değildi. Ona Düşman deniyordu, baş harfi daima büyüktü; bu yeterliydi.”

Mimlenmiş vatandaş Ati

Dış düşmanın yanı sıra iç düşman yani Putperestler Birliği’nin üyeleri de Abistan’daki dirliği, birliği ve düzeni tehdit ediyor. Çünkü bunlar (‘makouf’lar), devlet nizamının altını oyan yeni mürtedlerin ortaya çıkışını kolaylaştırıyor. Bunun ‘panzehiri’ ise lütufları için Yölah’a şükretmek, bağışlayıcı şefaati için Abi’yi övmek!

Tarihi baştan yazan ve kültürü sıfırlayan Kutsal Savaş’ın yarattığı yıkımın üstesinden gelmenin ve ‘şehitleri’ rahmetle anmanın yegâne yolu da bu övgülerden ve şefaate kayıtsız şartsız bağlılıktan geçiyor. Böylece sonsuz bir hâl alan şimdiki zamanda Yölah ve Abi gücüne güç katıyor. Kimsenin anlamını ve gönderme yaptığı yeri bilmediği 2084 tarihi de devlet, Abi ve halk için önemini koruyor. Abistan’da, toplu bir şekilde gerçekleştirilen Yölah’ı ve Abi’yi kutsama törenlerinin yarattığı gürültü ise olup bitenden kuşku duyan bir avuç insanı ve sistemi sorgulamaya yeltenenleri susturan bir aygıta dönüşüyor.

Romanın ana karakterlerinden Ati de susması beklenen; hacıların yolculuklarını, halkın biatını ve sistemin baskıcılığını sorgulayan günahkâr bir insan evladı, Abistan’ın düzenine uymayan bir vatandaş.

Yölah’ın elçisi; ölümsüz, görünmez, yasaklı şehrin kalbindeki sarayda yaşayan ve ışığıyla gözleri kör eden Abi’nin ülkesinde Ati, her zaman potansiyel bir tehdit demek; sınırı aşıp isyan edebilecek mimlenmiş vatandaş Ati’nin zihninde, sakıncalı sorular ve düşünceler dönüp duruyor: “Öyleyse biz neredeyiz? Besbelli korkunç bir vaziyette: Mağlup olduk, her şeyden mahrum bırakıldık ve sınırın yanlış, kötü tarafına itildik. Dünyamız kaybedenlerin, bozgun sonrası ıvır zıvırların dünyasına benziyor; hakikati allayıp pullamanın, bir ölüye makyaj yapıp onu insanların önünde gülünç duruma düşürmekten farkı yok. Peki, her şeye gücü yeten Yölah ve onun elçisi Abi, akıntıya kapılmış bir sal üzerindeki bizlere ne yapıyor? Bizi kim kurtaracak, yardım hangi taraftan gelecek?”

Sistemin bir kurbanı

Âdil Kardeşlik dogması, Abi’nin kültü ve Aygıt’ın denetimi altında hakikatin duruma göre eğip büküldüğü Abistan’daki rejim, Ati benzeri vatandaşları yola getirme, kabuğuna hapsetme ve zamanı dondurma işlevi üstleniyor: Yölah’a ait ol, Abi’ye itaat et ve huzurlu yaşa!

Zihinlere üşüşen ‘zararlı’ fikirlerin daha baştan bertaraf edildiği Tek Düşünce İmparatorluğu’nda, Abi’nin kültünü tartışmaya açmak ya da Yölah’a inanmamak büyük bir günah. Çocuk yaştan itibaren belletilen bu yaşam tarzı, katıksız bir kulluğu ve hakikat yerine sunulan görüntüyü kabullenmeyi gerektiriyor. Ati, ‘örnek vatandaşlar’ ve hacılardan farklı bir yolculuğa çıkarken yanı başında ‘özgürlük, özgür olmadığımızı bilmek ve özgürleşmek için ölene dek savaşabileceğimizi idrak etmektir’ düşüncesi ve köle-efendi diyalektiği duruyor.

Benliğini aynı anda saran korku ve cesaret, Ati’ye kutsallığın ve Âdil Kardeşlik’in birer sözcükten ibaret olduğunu gösterince kısa süre öncesine kadarki inançları da güçlü bir sarsıntı geçiriyor: ‘Savunucusu ve kurbanı olduğu sistem’ tarafından kanı çekilenlerden biri hâline geldiğinin ayırdına varıyor.

Abistan’da hüküm süren sonsuz şimdiki zamana ters biçimde, Ati’nin içinde fırtınalar koparan geçmiş-bugün-gelecek karşılaştırması, mevcut hakikatin dibine dinamit döşeme ve rejimi kabullenmeme anlamına geliyor. Diğer bir ifadeyle daha önce peşinden gittiği ‘tek dil’ ve ‘tek halk’ öğretisinden uzaklaşma demek bu.

Ati’nin dönüşümü bunlarla sınırlı değil: “Ati’nin bir zamanlar doğallıkla yerine getirdiği şeyler şimdi ona ağır geliyor ve ıstırabını artırıyordu. Nasıl ‘Yölah âdildir’ ya da ‘Yölah’a ve onun elçisi Abi’ye şükürler olsun’ diyeceğini ve bunu yaparken içten görüneceğini bilemiyordu artık. Fakat inancı zarar görmemişti, neyin yanlış neyin doğru olduğunu tartabiliyor, hak din uyarınca iyiyle kötüyü ayırt edebiliyordu ama yine de bir şey eksikti; bir duygu, belki de sersemlik, tumturaklılık yahut ikiyüzlülük, evet, inanç sahte sofuluk olmaksızın var olmaya devam edemezdi. Aklının karşı çıktığı şey aslında din değil, insanın din tarafından ezilip çiğnenmesiydi.”

‘İnsanların uykudaki koyunlardan farkı yok’

Ati, sorgulamaları sırasında kendisine yoldaş olan Koa’yla birlikte resmî dil Abice’nin, dinî buyrukların birer yasa hâline getirilip yaşamın yozlaştırılmasındaki işlevini de masaya yatırıyor. Gettoların oluşturulmasında, hayatın denetlenmesinde ve Yölah ile Abi’ye şükran sunulmasında Abice’nin nasıl bir rol üstlendiğini enine boyuna düşünen ikili, sisteme buradan da isyan bayrağı açıyor âdeta.

Ati’nin ve Koa’nın başkaldırısının derinliğini gösterebilmek için Kutsal Savaş ve öncesi ile Abistan’ın ve totaliter rejimin kuruluş efsanesini hatırlıyor ikili: Gözleri ateşli hacı sürüsünün mabed bellediği mekânların tarihi, önderin etrafında oluşturulan totemle meydana getirilen düzen ve kendisini bu düzenin bekçiliğine adayan davaya sadık vatandaşlar da söz konusu hatırlamaya dâhil.

Abistan’dan dünyaya yayılan cehalet ve komplolar ise küresel-totaliter bir devletin habercisi âdeta. Ati ve Koa’nın hatırladığı ve yeniden keşfettiği rejim, hem tehditkâr hem de kuşatıcı kimliğiyle öne çıkarken görkemli tutuklama sahneleri, kovuşturmalar, arbedeler ve zorla çalıştırılan hükümlüler, ülkenin günlük yaşamındaki ‘olağan’ sahnelerden sadece birkaçı. Elbette paranoya da.

Ardından Ati, kendisini ‘büyük günah’ içinde buluveriyor: “İnsanların uykudaki koyunlardan farkı yok ve öyle kalmalılar, onu rahatsız etmemelisin. Ama yine de Abistan dedikleri bu yanık çölde, bitap durumdaki bir verem hastasının hummalı zihninde küçük bir özgürlük filizleniyor, soğuğa, yalnızlığa ve akıl almaz yükseklik korkusuna direnebiliyor ve kısa süre içinde dine saygısızlık eden binlerce soru buluyor. Unutma ki mühim olan şüphenin coşkun doğası ve onu tanımlayan, merak ve itirazdır.”

Özgürlüğün öldürüldüğü Abistan’da, sakıncalı sorular sorup tehlikeli düşüncelere dalan Ati, sistemin yarattığı efsaneleri dünyaya yayarak oluşturduğu totaliter yapıyı fark eden sıradan bir insan şeklinde resmedilmiş Sansal tarafından. Diktatörlüğün hizmetkârı olmayı kabullenmeyenlerin temsili Ati, geçmişi bilen, tehlikeleri sezen, insanları uyarmaya uğraşan ve önceki trajedilerin benzerlerinin nasıl sonuçlar doğurabileceğini tahmin eden bir kimlikle karşımızda “2084”te.

Din kisvesi altında, yaşamı ve halkı yozlaştıran bir rejimin (ve liderin), kötülüğün vücut bulmuş hâli olan bir yönetimin tasviri var romanda. Bir başka deyişle Sansal “2084”te, insanlığın bugüne kadarki sıçramalarını yok sayan ve sayabilecek bir liderliği ve rejimi tasvir ederken İslâm’ın Vahhabi yorumuna dayanan devlet tasavvurunu, distopya aracılığıyla eleştiriyor.

“2084”, Boualem Sansal, Çeviren: Şirin Etik, Ayrıntı Yayınları, 224 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal