Tarih yazımının aracı olarak sinema

Tarih yazımının aracı olarak sinema

Tarih, bir kavram, bir olgu ve bir bilim dalı olarak çok netameli iş. Toplum mühendisliğine soyunanlar, politik algıyı yönetmek isteyenler, “yeni bir insan” yaratma arzusunda olanlar hep, ilk adımda tarihe başvurmuşlar, onu eğip bükerek ya da tamamen yeniden yazarak amaçlarına ulaşmaya çalışmışlar. Stalin, Nazilerle savaşın en zorlu yıllarında, Sovyet vatandaşlarını ve askerlerini motive edecek gücü henüz 25 yıllık Sovyet devrim tarihinin yaprakları arasında bulamayacağını anladığında Çarlık döneminin kahramanlık hikâyelerine başvurmaktan çekinmemiş, Korkunç İvan’ın, Petro’nun menkıbelerinden medet ummuştur. Sovyetler’in zaferiyle sonuçlanan savaşta hamasetin bir itici güç olarak kullanılması tarih biliminin araçsallaştırıldığı örneklerden sadece biri.

Türkiye’de okullardaki tarih kitaplarının anlatım tarzından gündelik hayattaki algıya uzanan yelpazede tarihin tanımı bir “savaşlar kronolojisi” olarak yerleştirildiğinden tarih dendiğinde ilk akla gelen kimin hangi savaşta kimi bozguna uğrattığı ve sonuç olarak hangi kazanımları elde ettiğinin çetelesini tutmaktan öteye gidemiyor. Hal böyleyken geçmişin hayaletleri arasında eşinerek güncel politik ajandası için kullanışlı menkıbeler devşiren bir siyaset anlayışının kökenlerini de kestirmek pek zor olmasa gerek.

Her yeni iktidarla birlikte eldeki mevcut özel gün ve anmalar yeniden yorumlanıyor ya da tamamen gözden çıkarılıyor. Birileri 6 Ekim’de “İstanbul’un Kurtuluşu”nu büyük bir çoşkuyla sahiplenirken, diğeri 29 Mayıs’ta “İstanbul’un Fethi”ne sarılıyor. O zamana kadar toplumsal yaşamda hiçbir şey ifade etmeyen bir gün, bir anda takvimin en önemli günlerinden birine dönüşüyor. Birisi Çanakkale’yi yüceltirken, diğeri Dumlupınar’ı bağrına basıyor. Hatta Çanakkaleciler de kendi aralarında itilafa düşerek Deniz Zaferi’ni mi yoksa Kara Zaferi’ni mi daha çok kucaklayacaklarını tartışıyorlar. Bırakın sokaktaki adamı değme entellektüellerin bile ne olduğunu bilmediği  Birinci Dünya Savaşı’ndaki çatışmalardan biri olan Kut Kuşatması (Kut-ül Amare) ansızın ülkenin gündemine en üst sıradan oturuveriyor. Historiografi denilen bu tarih yazma uğraşının gerçekleri tahrif ve zorlama yorum çabaları sadece kendi alanı içerisinde kalabilse bir yere kadar kabul edilebilir olacakken kültür sanat eserlerine sirayet etmesiyle durum daha vahim bir hal alıyor.

Her dönemin trendleri doğrultusunda yeni hamaset filmleri, romanları, kitapları, şarkıları yapılıyor. Kimi Kore Dağları’nı fethediyor, kimi Kıbrıs’ta Yunanlılara cihat ilan ediyor, kimisi de Rusları dize getiriyor. Bazen rüzgâr dönüp de adı geçen savaşların yapıldığı düşmanlarla diyalog dönemi başladığından habersiz bazı biçareler de furyayı erken yakalayamamış hamaset eserleriyle bir anda ayazda kalıveriyorlar. Daha önce filmini yapmak hiç kimsenin aklınının ucundan bile geçmeyecek bir hikâye, birbirinin kopyası olan, tek boyutlu birkaç filmin ortak konusu olabiliyor. Amaçları konjonktürü paraya ve ikbale tahvil etmek olanlar bu rüzgârları hem çok iyi takip ederek hem de yaygınlaştırarak bir fırtınaya dönüşmesini sağlıyorlar. Fırtına dindiğinde ise geriye biraz kül biraz dumandan başka bir şey kalmıyor. Son yıllarımız bu tür filmlerin ve TV dizilerinin had safhaya çıktığı bir iklimde geçti. Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda da bu tarz filmleri sıklıkla göreceğiz. Tarihin derinliklerinden daha ne savaşlar, ne kahramanlıklar, ne zaferler çıkacak. Muhtemelen bu tarihsel olayların içinde Enver’in Türkistan Dağlarında nasıl öldüğü, Cemal’in Tiflis’te Marriot Oteli’nin önünde nasıl çapraz ateşe alındığı, Alman büyükelçi Von Papen’e yönelik Ankara’daki suikast girişimi, Kliment Voroşilov ve Mikhail Frunze’nin keykellerinin Taksim Meydanı’ndaki anıtta ne aradığı vs. sorular kendilerine yer bulamayacaktır.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal