Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Sürüklenen ve duraksayan bir kadın yürüyüşçü

Sürüklenen ve duraksayan bir kadın yürüyüşçü

Günlük yaşamda, edebiyatta, bilimde ve felsefede kullandığımız kavramların büyük bir bölümü eril. Bu geleneğin kırılması için hiçbir katkıyı esirgemeden canla başla çalışan kadınlar tarihteki yerini aldı. Her geçen gün onlara yenileri ekleniyor.

Eril bir kavram olan ‘flanör’ (flâneur), tarihî çabalar ve eylemler sonucu bu kimliğinden sıyrıldı. İlk anda akla gelen Simone de Beauvoir, Virginia Woolf, Susan Sontag ve Rebecca Solnit, flanörlüğü fiilen flanözlüğe çevirmişti; Lauren Elkin ise bunun kitabını yazdı. “Flanöz” isimli kitabıyla yürüme deneyimini ve anılarını, kendisinden önceki flanözleri takip ederek hem edebî değeri bulunan hem de hatırat niteliğiyle öne çıkan bir metinler toplamı kotardı.

Flanözün varoluşu 

Şehri turlayarak bir şeyler karalamanın daha çok “erkek işi” olduğuna dair önyargının kırılışının üzerinden epey zaman geçti aslında. Fakat bunun kâğıda dökülüşü ve kabullerden sıyrılarak yerleşik bir hâl alış süreci uzundu.

Az önce isimleri geçen kadınların, flanöz teriminin zihinlere yerleşmesindeki katkısı tartışmasız elbette. Bunu bir kitapla ölümsüzleştiren Elkin ise sadece kendi anılarından oluşan veya edebî niteliği bulunan bir metne değil, kadın-kent ilişkisiyle ilgili bir çalışmaya imza attı.

Anlar, fotoğraflar, edebî metinler, gezintiler ve hayatın akışı, Elkin’e kadın-kent-yürüme bağlantısına ilişkin sorular sorduruyor en başta: “Bizler birey miyiz, yoksa kalabalığın bir parçası mı? Göze çarpmak mı istiyoruz, kalabalığa karışmak mı? Bu mümkün olabilir mi? Cinsiyetimiz ne olursa olsun kamuya açık alanlarda nasıl görünmek isteriz? Bakışları üzerimize çekmek mi, yoksa o bakışlardan kaçmak mı? Özgür ve görünmez olmak mı? Dikkate değer mi ya da kimsenin hakkında yorum yapmadığı biri mi?”

Bu soruları, hem bir flanöz hem de şehirlerin caddelerinde ve sokaklarında kendisi gibi “amaçsızca gezenleri” gözleyen biri olarak soruyor.

Yukarıdaki sorulara yanıtlar arayıp vermeye çalıştığı kentlerde (Paris’te, New York’ta, Tokyo’da, Venedik’te ve Londra’da) Georges Perec benzeri gözlemler yapıyor Elkin. Rutin akışa kendisini kaptırırken ansızın meydana gelen olaylara dışarıdan da bakabiliyor. Sürüklenişi ve duraksamayı yaşayan bir flanöz o: Fark edilen ve fark ettirmeden gezip gören bir kadın yürüyüşçü…

“İlginç bulduğum şeyi yapmaktan öte bir hırsım olmadığı için sorumluluk kavramına karşı hayret verici bir dokunulmazlık kazanmıştım “diyerek şehirleri adımlıyor Elkin. Hep aynı kentte yaşayıp bildiklerini her defasında farklı şekilde anlatmayı deneyen ve kendisine çeşitli isimler veren, yazarlığının ve şairliğinin yanı sıra Lizbon’da bir dönem tur rehberliği yapan Fernando Pessoa’yı da andırıyor biraz.

Görmenin, bakışları kaçırmamak olduğunu da bu gezintiler sırasında ve özellikle Paris’te öğreniyor. Tıpkı orada karşılaşıp flanörün dişili “flanöz” kelimesini öğrendiği gibi…

Kavramın dişilleşmesi yetmiyor elbette, yanıtlanması gereken başka sorular, çözülmesi zorunlu sorunlar var. İşte bir tanesi: “Sante’ın bir kadının topluluk içinde tek başınayken insanların ilgisini üzerine çekmesi anlamında bahsettiği hâliyle kendimizi şehirde görünür kılan bizler değiliz; kalabalıklar arasında fark edilmeden geçip giden kadına yönelttiği bakışlarıyla flanörün ta kendisi yapar bunu. Madem böylesine göze çarpıyoruz, neden şehirlerin tarihçelerinden çıkarıldık? Kendimizi kabul edebileceğimiz yollarla resmin içine geri sokmak bize kalıyor.”

Flanöz kavramı ve flanözlük, biraz da bunu sağlıyor zaten. Buradan bakınca hem tarihî öneme sahip hem de içinde gerilim barındıran bir kavram: Flanörün, yürüyüşçü kadınları dışlamasına karşı geliştirilen mücadeleyi ortaya koyuyor başka bir deyişle. Bu nedenle Elkin’in anıları, deneyimleri ve takip ettiği izler kadar bunlardan çıkardığı sonuç da önemli: “Bizim için hazır edilmiş patikalardan başka bir yola ne zaman sapar, kendi alanlarımıza doğru hızla ne zaman yol almaya başlarsak flanöz de o anda var olur.”

‘Amerikan Rüyası’ndan, ‘Banliyö Rüyası’na 

Elkin, söze “ilk şehrim” dediği New York’la ve “kimseyle göz teması kurmaması gerektiğini” öğütleyen anne-babasıyla girerken kentin sokaklarının eski ve yeni hâlini karşılaştırıyor. İlkgençlik yıllarında şehirle sınırlı biçimde ilişki kurmasına izin verilen, hatta kentteki üniversitelerden birine gitmesine karşı çıkılan orta sınıf bir ailenin çocuğu bu karşılaştırmayı yapan. Söz konusu kısıtlamayı birkaç yıl sonra kırıyor elbette ve banliyölerde büyümüş biri olarak şehirle sıkı fıkı ilişki kurarak mahalle-banliyö-kent ilişkisini (veya ilişkisizliğini) gözlemleme fırsatı elde edip “Amerikan Rüyası”nın, “Banliyö Rüyası”na doğru evrimine tanık oluyor.

New York’la kurduğu ilişki, Elkin’i alternatif tarihle; kadınların tarihyazıcılığıyla buluşturuyor. Nasıl ki banliyö kent tarihinin alternatifiyse, kadınların kaleme aldığı politik ve edebî ürünler de resmî tarihin alternatifi olarak çıkıyor karşısına. Ona bütün bu imkânı veren kente dair şöyle diyor: “Şehir sizi heyecanlandırır; bir işe başlamanıza, hareket etmenize, düşünmenize, istemenize, bağlanmanıza alan açar. Şehir hayatın ta kendisidir.”

Elkin gezdiği şehirlerden hikâye toplayan bir flanöz. New York onun için aile, ilkgençlik ve kentle tanışma anlamına gelirken Paris, tam anlamıyla kendisini bir roman kahramanı gibi hissettiği, orada iz bırakanları ve yaratılan karakterleri takip ettiği bir şehir. “Paris, son derece havalı ortamlarda geliştirilecek fikirlerin çarpıcı entelektüel bir karışımıydı” diyen Elkin için kentin bu hâli, en başta Jean Rhys’te ete kemiğe bürünüyor.

Rhys’in hikâyeleri akıp giderken bir aşk kavgasına giren Elkin’in düşünce ve gözlemleri buna paralel seyrediyor. Kafelerde otururken defterlerine aceleyle aldığı notlar, doğaçlama yürüyüşler izliyor. Paris’te Paris’i yazma yollarını ararken kendisini Rhys’in ve Ford Madox Ford’un yürüdüğü sokaklarda ve caddelerde bulunca flanözlüğü eşik atlıyor.

Londra söz konusu olduğunda bu iki ismin yerini Virginia Woolf alıyor. Kentin savaşta büyük bir enkaza dönüşmesini de sonra yeniden kuruluşunu da gören Woolf’un rehberliği Elkin’e, kendi deneyimleri haricinde burayı yeniden yorumlama olanağı veriyor.

İkilinin yolunun kesiştiği Bloomsbury’nin, Mrs. Dalloway gibi flanöz bir karakter yaratan Woolf için ne ifade ettiğini ortaya koyan Elkin, “Woolf için Boomsbury, yalnızca coğrafî bir anlamda bir semt değil soyut bir varlık, yaratıcılık, bohemlik ve özgürlüğe dair bir fikirdi” diyor.

Sokağın gürültüsünün Woolf için bir dil olduğunu söyleyen Elkin, Londra’da bunun çözümünü yapıyor bir anlamda; “Londra’nın gürültüsü ve karmaşası, hayatın kalp atışlarının ta kendisi” demesinin nedeni de orada aranabilir pekâlâ. Woolf’un izinden giden ve tarihî mirasına sahip çıkarak flanözlüğü edebî eleştiriyle bütünleyen Elkin, aynı zamanda kadın-şehir ilişkisinin kâğıda dökülüşüyle de yüzleşiyor.

Woolf’un flanözlüğünün izlerini takip eden Elkin, bu eylemin nasıl bir direniş ve başkaldırı içerdiğini de görüyor. Londra’nın, Tokyo’nun, New York’un, Venedik’in ve Paris’in yanı sıra herhangi bir kentte yürümek bir flanöz için özgürlüğün kendisi hâline geliyor.

Şehirde bulunup kalem oynatmak 

Elkin’in flanözlüğü, salt gitmek üzerine kurulu değil, gezdiği sokaklara ve caddelere, hatta okuduğu metinlere geri dönüp Paris’e ve “yuva” dediği New York gibi Woolf, Rhys ve George Sand kitaplarına tekrar bakıyor. Zamanı bir kez daha yaşayıp temize çekerek yeniden yorumlamak için filmi başa sarıyor dönem dönem. “Eski Paris yok” diyenlerin karşısına caddelerde hayaletler arayarak çıkıyor. Dahası var: “Paris sokaklarında zamanın, devrim ve ayaklanmaların izlerini aradığında, Parislilerin onlara zorla kabul ettirilmeye çalışılan şeylere karşı savaştığına, hayatlarını olabildiğince rahat kılmak için ses çıkarmayanlardan olmadıklarına dair kanıtlar arıyorum.” Bu sırada rehberlik görevini, kadın-erkek eşitliği üzerine hararetle yazan George Sand devralıyor.

Gözleriyle görmediği, turlamadığı ve “yeniden bir mekân algısı yaratamadığı” yerler hakkında kalem oynatmayan Elkin’in Venedik’teki flanözlüğü, orada hiç bulunmadan kent hakkında yazılmış kitapları âdeta temize çekiyor. Orada flanözlüğünün yanında “iyi bir turist” olarak görüp “gücü yüzyıllar boyunca bir gözetleme sistemi sayesinde korunmuştur” dediği kentin kendisine açılacağını düşünüyor.

Elkin’in yürüyüşünün nedenleri 

Venedik’te, “iyi bir turist” ve “flanöz olarak bulunan Elkin için zorunlu ikamet olan Tokyo, çirkinliğiyle zihnini allak bullak eden bir şehir izlenimi uyandırıyor: “Tokyo yürünebilir bir şehir değil; fazla büyük, mahalleler dahi sallana sallana yürümek için fazla büyük.” Bir türlü hâkim olamadığı dil ona Barthes’ın “Japonca, insanların kendilerini dille ifade ettiği bütün yollara karşı koyucu bir perdeydi” sözünü hatırlıyor.

Sosyal çevre edinememesi, Japoncayı öğrenememesi ve dışarı çıkmakta zorlanması flanözlüğünü sekteye uğrattığı gibi başkalarının etrafında bekleyip durma gerekliliği, onda kişisel bağımsızlığını kaybettiği hissi uyandırıyor.

Walter Benjamin’in “Caddeler, toplumun konutudur” cümlesi Elkin için Japonya’da hükümsüz kalırken Paris’te, hem politik amaçla hem de bir sosyalleşme dürtüsüyle katıldığı protesto gösterileri, deyim yerindeyse Tokyo deneyimini bir parça unutturuyor yazara.

Dünyanın dört bir yanında hâlâ bir erkek gibi sokakta yürüyemeyen kadınlar dikkate alındığında Elkin’in anlattığı flanözlük örnekleri ve deneyimleri bir hayli önemli. Woolf’un, şehirdeki yürüyüşünün cinsiyetsiz bir alan talebiyle eşdeğer oluşu, aynı zamanda kentin görünmez sınırlarına karşı çıkışa denk gelişini hatırlıyor.

Peki, Elkin’in flanözlüğü neye karşılık geliyor? Daha doğrusu yazar neden yürüyor? “Hoşuna gittiği için”, ona “durağanlık imkânını hatırlattığı için”, “aklı dolu olduğu ve çözüm bulmak için”, kendisine “bir yere ait olma hissini geri verdiği için”, “orada olup tam anlamıyla orada sayılmamayı çağrıştıran okumaya benzediği için”, “şehri yaşayanlarla ve ölülerle birlikte yan yana olmayı sevdiği için” yürüyor Elkin…

Flanöz-Şehirde Yürüyen Kadınlar, Lauren Elkin, Çeviren: Doğacan Dilcun Doğan, Nebula Kitap, 372 s. 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal