Şeyhmus Diken: ‘Ahmed Arif yerelliğe evrensel boyut kattı’

Şeyhmus Diken: ‘Ahmed Arif yerelliğe evrensel boyut kattı’

Şeyhmus Diken bugüne kadar farklı yayınevlerince basılmış “Ahım Var Diyarbakır”, “Gittiler İşte”, “İsyan Sürgünleri”, “Amidalılar” gibi birçok kitap yazdı ve kitaplarında veya köşe yazılarında hep Diyarbakır’ı, kentin insanlarını anlattı. Son çalışması “Ahmed Arif: Abisi Olmak Halkının” bu anlamda külliyatın devamı sayılabilir.

Kitapta, bir kronoloji izlenmeden, Diyarbakır doğumlu şairin yaşamı, mücadelesi ve edebiyatı ele alınıyor. Ayrıca şairin dostlarının aktardığı anılara da yer verilmiş.

“Hasretinden Prangalar Eskittim” Kasım 1968’de, yani bundan 50 yıl önce yayımlanmıştı. Bu anlamda eser, aynı zamanda bir kutlama kitabı.

“Hasretinden Prangalar Eskittim”le başlayalım. Meşakkatli bir yayımlanma öyküsü var. Süreci hatırlatır mısınız?

Kitap, şairini hayli kızdıran, üzen bir ilk basım serüveni yaşamış. Ahmed Arif, Cumhuriyet gazetesinden Refik Durbaş’a verdiği röportajda “geç çıkması benim tembelliğimden, önem vermeyişimden. Ben bu konuda biraz amatörüm. Hiç profesyonel olmadım” diyor ve ekliyor: “Adını vermeyeyim. Birine verdim şiirleri. Kitap çıkacak ama iki yıl bekletti.”

İki yıl sonra Hasretinden Prangalar Eskittim yayımlanır. Yayıncısı bir kâğıt imzalatmıştır. Buna göre “kitap en az iki yıl ikinci baskıyı yapamaz”. Bütün ülkeye balya halinde yollanıyor, ama sözde yeni baskı yok, kaç adet basıldığını sadece yayıncısının bildiği bir ilk baskı…

Cüneyt Arcayürek o yıllarda Hürriyet gazetesinde yetkili diyor ki: “Bobin artığı sonsuz kâğıt var elimizde. Senin kitabı basalım. Hürriyet’in satıldığı her büfeye koyarız. Peşin olarak sana elli bin lira verelim. Kitabın bütün geliri de senin olsun.” Ama Ahmed Arif kitabı başka bir yayıncıya vermiş bir kere ve karşılığında beş bin lira almış, teklifi kabul etmiyor.

12 Mart dönemi Erdal Öz, Ahmed Arif’i Oğuz Akkan’la tanıştırıyor ve böylece kitap onun tarafından basılıp geniş kitlelere ulaşıyor.

Elden ele dolaşan şiirler

Ahmed Arif, kitabın yayımlanmasından çok önce, zaten ünlü bir şair. Şiirlerinin kopyaları elden ele dolaşıyor. Birçok gerekçesi var ama sizce bu sahiplenmenin, kabulün nedeni neydi?

Şiirleri neredeyse bütün 1950’li, 60’lı yılların edebiyat ortamlarında dillendiriliyor. Bulunduğu her ortamda ısrarla okutuyorlar kendisine. O okumalarda çıkarılmış kopyalar da elden ele dolaşıyor. Dilden dile dolaştığı gibi. Ahmed Arif’in şiirlerinin o denli ilgi görmesi, şiirinin özgünlüğünden. O günlere kadarki kendi tabiriyle “esnaf işi” şiire cepheden bir fark yaratmasından.

Ahmed Arif daha 20 yaşlarının başındayken, Abidin Dino Meydan Dergisi’nde yayımlamak üzere kimi şairlere haber edip şiirlerinden örnekler ister. Ama bir şartı vardır, imzasız olacaktır. Rıfat Ilgaz, Fahri Erdinç, Niyazi Akıncıoğlu ve Ahmed Arif şiirlerini yollarlar. Dino, Ahmed Arif’e “seninki belli, imzaya gerek yok” der ve dergide “Bir Akşam Üstüdür Şarabi” şiirini yayınlar.

Sahiplenilmenin en kolay açıklaması budur kanımca. Şiirinin kendi, kendine ait olması. Bir başkasına özenmemek, öykünmemek…

Elden ele dolaşan şiirler deyince, akla Nâzım Hikmet geliyor. Zaten, Ahmed Arif’le ilgili kim bir metin yazsa, adları aynı cümle içinde geçmiş. Cemal Süreya, “Ahmed Arif’in şiiri Nâzım Hikmet’in bulunduğu çizgide gelişmiştir” diye yazmış. Kitabın yayımlanıp çok ilgi gördüğü dönemde Nail Sevil imzalı bir yazıda “Nâzım Hikmet’ten sonra en çok primi o almıştır” denilmiş. Nâzım, Ahmed Arif’in şiirlerini Rusçaya çevirmek istiyor, Ahmed Arif de şiirini olgunlaştırırken kendine baktığı boy aynası Nâzım Hikmet oluyor.

Nâzım’a büyük saygısı var Arif’in. Bunu zaten belirtiyor. Nâzım’la onu “tartmaya” yeltenenlere karşı “Hidrojen bombasına karşı, Kürt hançeri ne yapabilir” sözü onundur.

Bir anlamda şiire ilk başladığı, şiirinin çeşitli ortamlarda “ben buradayım” dediği yıllarda Nâzım’ı önüne dikerek yolunu kesmeye yeltenenlere karşı “‘Nâzım gibi şiir yazmak’ ile ‘Nâzım’dan sonra şiir yazmak’ ayrımı vatanımın dipsiz uçurumları gibiydi” diyor. Cemal Süreya’nın tabiriyle Ahmed Arif kendi şiirine çekilmiş “bir kumandan” gibi…

‘Benim şiirimi yoksul insanlar okur’

“Hasretinden Prangalar Eskittim” yayımlandıktan sonra, ardı ardına yeni baskı yapıyor. Büyük bir ilgi var. O dönem kitabı basan Cem Yayınevi 1974’te 5. basımı “rekor”, 78’de 15. basımı “Türkiye’de ve dünyada olay” sözleriyle duyuruyor. Siz o yıllarda Ankara’da üniversite öğrencisiniz. Bu ilgiyi çevrenizde görüyor, hissediyor muydunuz? O dönemde kitabın sizin üzerinizdeki etkisi neydi?

Nerde… Ben ve benim çevremdeki bir dolu arkadaşın o yıllarda başımızda amiyane tabiriyle “kavak yelleri” esiyordu. Öğrenci gençlik siyasetinin “kavak yelleri”! Evet, çoğumuz edebiyat okumalarından geliyorduk/gelmiştik üniversiteye. Hem de iyi edebiyat okumaları. Ama neylersin ki Ankara, öğrenci gençliğin kendini sokağa atıp protest kimlikle hançeresini yırtması için şehir olarak çok olanak sunuyordu. Yürüyüşler, mitingler çok daha cazipti. Ama tabii tiyatro, sinema ve kitap okumaktan da geri durmuyorduk. Ahmed Arif’i biliyorduk, en azından ben biliyordum. Şiirlerinin çoğunu devrimcilik “raconu” gereği de okuyorduk. Sanki devrimciliğin gereği gibiydi Ahmed Arif şiirlerini bilmek, okumak. İşin edebi gücünün pek farkında değildik.

Ahmed Arif şiirinin, edebiyatının hazzına varmak bende çok, çok yıllar sonra şekillendi diyebilirim.

Kitabını imzalatmak için bir araya geldiğinizde yaşanan hoş bir anı var. Ondan ve şairle kişisel tanışlığınızdan söz eder misiniz?

1974-78 yılları arasında Ankara Mülkiye’de (Siyasal Bilgiler Fakültesi) öğrenciydim. O yıllarda çok sıkça uğradığımız bir mekân vardı. Kızılay’ın hemen yanı başında Zafer Çarşısı. Çarşı seçkin kitabevleriyle doluydu. Ankara’da yaşayan ya da yolu bir şekilde Ankara’ya düşen yazarlar, entelektüeller Zafer Çarşısı’na mutlaka uğruyordu. Ben ünlü, sonraki yıllarda ünleri daha da pekişen şahsiyetleri o çarşıda tanıdım. Ahmed Abi’yi de öyle.

Çarşının caddeye çıkan geniş merdivenlerinden indiğinizde, orta sahanlıkta Sivaslı Mahmut’un şimdinin mekânlarının ilk örneği diyebileceğimiz bir açık alan kafesi vardı. Orada oturup sohbet etmiştik Ahmed Abi’yle. Sonra bir başka görüşmemizde kitabını imzalamıştı. Tarih 1977 yılı; Zafer Çarşısı’nda felsefeci Tuncer Tuğcu beyin adını yanlış hatırlamıyorsam Oğlak Kitapevi’nde. Hasretinden Prangalar Eskittim’in 17. baskısı yeni çıkmıştı. Kendisi de yeni baskıyı daha o gün görmüştü. Kitabı şöyle bir eline alıp arka kapağa bakmış ve fiyatının beş liradan altı liraya çıkarıldığını görünce yayıncıya okkalı bir küfür savurmuştu: “Yahu kitabın fiyatını artırmayın dedim, beni dinlememişiler. Beş liradan altı liraya çıkarmışlar. Benim kitabımı öğrenciler, işçiler, emekçiler, yoksul insanlar okur. Onlar için bir lira çok paradır.”

Hatta ben ve yanımdaki iki dost için imzaladığı kitapların parasını kendisi vermek isteyince, engel olmuştuk.

‘En az Diyarbakır’da okunuyor’

Çalışmanızda yararlandığınız kaynaklardan biri, Refik Durbaş’ın Ahmed Arif’le yaptığı -sonra kitap olarak da yayımlanan- uzun söyleşisi (1990 yılı). Orada ilginç bir detay var: Ahmed Arif kitabının en az Diyarbakır’da satıldığını söylüyor. Sizce bunun nedeni ne olabilir?

Açıkçası röportajı okuduğumda bu benim de dikkatimi çekmişti. Ahmed Abi bu tespiti neye, hangi veriye göre yaptı bilmiyorum. Benim bildiğim birazcık dünyada, ülkede olan bitenle ilgili Diyarbekirliler Ahmed Arif’ten haberdardılar. Okunuyordu da. Ama nedense kendisine bilgi öyle gitmiş. Mesela 80’li yılların sonunda hemen her gün Ankara’daki bürosunda Ahmed Abi ile görüşen Talat İnanç diyor ki “Ben o yıllarda Sosyal Demokrat Halkçı Parti’de politika yapıyordum. Diyarbakır’da 1989 yerel seçimleri için eğilim yoklaması yaptık. Halka ‘kimi şehirde belediye başkanı olarak görmek istersiniz’ diye sorduk. Ağız birlik etmişçesine halktan birçok insan ‘gidin Ankara’dan Ahmed Arif’i getirip aday gösterin. O güzel şiirleri yazan bu kenti de en iyi yönetir”. Böyle bir durum da var…

Diyarbakır’da doğdu ama kısa sürgünlüğü dışında kentte yaşamadı. Fakat Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplarından biliyoruz ki, birçok şiirini burada yazdı. Şiirlerinde Diyarbakır tasvirleri vardır, en büyük etki ise dilinde/söyleyiş biçiminde. Siz de kitapta “Türkçenin Diyarbakır ağzını onun kadar güzel ve yerinde kullanan çok az insan bilirim” diyorsunuz. 

Evet, aynen öyle. Yazdığı gibi konuşan, konuştuğu gibi de yazan bir adamdan söz ediyoruz. Mesela Leylâ Erbil’e ve Cemal Süreya’ya yazdığı mektupları koyun önünüze, dize misali alt alta dizin, alın size şiir. Hatta destan. Ses tonunun rengi, ahengi de öyle. Diyarbakır ağzı Türkçe, Ahmed Abinin diline ve kelamına çok yakışıyor. Zaten kendisi de bunun ziyadesiyle farkında. Konuştuğunda, hatta şiirlerini o Diyarbekir vurgusuyla okuduğunda etkilenmemek na mümkün.

Ama tabii onun şiiri yerelliği aşan bir şiir. O, yerelliğe evrensel boyut katarak, edebiyat, felsefe, tarihle yoğurarak sunuyor. Ahmed Arif şiirini zamandan azade kılarak bugünlere, hatta yarınlara taşıyan özellik budur.

Kürdün Türkçeye jesti 

Kitabın hoş cümlelerinden biri şu: “Ahmed Arif’in şiirindeki dili, Kürdün Türkçeye jestidir.” Çünkü Kürtçenin Kurmanci, Zazaca lehçeleri ile Arapça biliyor ama Türkçe yazmayı tercih etmiş. 

Evet. Kendisine sorulduğunda “Şiir, ancak bir dilde yazılır. O da en iyi bildiğin dilde” diyor. Tabii bu gerçekliğin altını çizerken Ahmed Arif’in bildiği dillerin edebi zenginliğinden beslendiğini asla göz ardı etmemek gerek.

Diyarbakır sizi buluşturan şehir. “Ahmed Arif: Abisi Olmak Halkının” kitabını şair hakkında yazılmış diğer kitaplardan ayıran da bana kalırsa bu coğrafya ortaklığı. Yaşar Kemal “Diyarbakır’ı görünce Ahmed Arif’i anlamak daha kolaylaşıyor” diyor.

Kendi açımdan baktığımda bu bir realite. Diyarbekir, sade kendi hemşehrileri için değil, geçici ve kalıcı olarak bir şekilde yolu Diyarbekir’le kesişmiş olanlar için de aidiyet anlamında çok güçlü bir şehirdir. Bunu en iyi bilenler de edebiyatçılar. Başta Ahmed Arif gelir. Düşünün yaşamının ilkokula başlayana kadarki yılları Diyarbakır’da geçmiş. 20 yıl kadar sonra mahpusluğun akabinde iki yıl daha, zorunlu sürgünlükte kalmış şehirde. 64 yıllık ömründe Diyarbakır’da yaşamışlığı on yılı bulmuyor. Ama şehre ait öylesine güçlü dizeler ve şiirler var ki. Benim ben diyen edebiyatçının önünde hazır ola geçeceği, şapka çıkaracağı dizeler. Coğrafyanın kimileri için sahiden “kader” olduğunu, Ahmed Arif’i okurken bir kez daha anlıyorsunuz…

Diyarbakır’daki Ahmed Arif bulvarının adı 12 Eylül sonrasında değiştiriliyor. Bugün şehirde böyle bir bulvar var mı? Büstüne saldırı olmuştu, neyse ki onarıldı. Kitapta da değindiğiniz için sormak istiyorum: Sizce kentin şairle nasıl bir ilişkisi var? Sahipleniyor mu? Yoksa söylediği gibi hâlâ en az okunduğu yer Diyarbakır mı?

Varla yok arası bir yer, Araf gibi. Mahcup bir sahiplenme söz konusu. Devletin kültür politikalarınca da bu böyle! Yerel yapılar açısından da.

Sahiplenme, Ertuğrul Günay’ın Kültür Bakanlığı döneminde eski bir Diyarbakır evini Ahmed Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi yapıp açmış olmakla sınırlı. Onun da zaman içinde sadece adı kaldı. Bunu basit bir eleştiri olarak söylemiyorum. Keşke yılda bir kez anıyor olmanın dışında Ahmed Arif’e dair etkinlikleri kurumsal olarak yapabilseler. Onca zamandır avlusunda kendi sesinden şiirlerini dinlemek sistemi bile kurulamadı.

Diğer yakaya gelince, Ahmed Arif Türkçe yazdığı için bilinçli olarak cepheden görülmedi/ görülmüyor. Ama ret de edilmiyor. İşte 2000’li yılların başında bir kültür sanat festivalinde etkinlik ve bir ödüllü yarışma düzenlendi. Bir de surların önüne büstü dikildi. Sur Belediyesi de meclis kararıyla doğduğu sokağın adını Ahmed Arif Sokağı yaptı.

Kimin şehrinde böyle bir şair yaşamış olsa, devasa edebiyat turları gibi, büyük organizasyonlar yapılır. Dünyanın birçok diline şiirleri çevrilir, şehrin sokaklarında gösterilir, paylaşılır. Bizde maalesef ilgisizlik had safhada.

Bir yere ait olmak, aidiyet

“Ahmed Arif: Abisi Olmak Halkının” kitabının yayımlandığı daha bir ay bile olmadı ve ikinci baskıyı yaptı. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Aslında bu ilginin yanıtı kitabın son paragrafında kayıtlı / yazılı. Ahmed Arif gibi çok önemli bir değeri ne hikmetse “görmemek”, ihmal etmek! Ona dair pek bir şey yap(a)mamak! İşte tam da bu hale bir tepki diyelim istersen. Bir de Hasretinden Prangalar Eskittim gibi bir edebiyat şaheserinin 50. yılında bir kez daha anımsanması. Şükür ki bu mesaj karşılıksız kalmadı. Böyle olacağını bekliyordum zaten. Haftasında ikinci baskıyı yaptı. Daha da yapar. Okurlardan, tabii yazarlardan da tepkiler çok olumlu.

Biraz da sizin yazın yolculuğunuzdan konuşalım: kitaplarınızda hep Diyarbakır’ı anlattınız. Tarihine, insanlarına ayna tuttunuz. Şehrin geçmişine, hikâyelerine, insanlarına bu bağlılık sizin için neden önemli?

Bir kez daha altını çiziyorum: bir yere ait olmak, aidiyet. Üstelik o ait olduğunuz şehrin kimlik anlamında çok güçlü bağ kurması insanına. Bunları anlatmak, yazmak kolay değil. Bir kez biri gazete köşesinde yazmıştı. Sıkça da şehrime gelen giden, çok da ilgi gören biriydi. Demişti ki “Şeyhmus Diken de Diyarbakır’ı anlata anlata, yaza yaza bitiremedi.” Ben de “Daha nesini yazdık, anlattık ki lo!” demiştim. Evet “Lo”, Ahmed Arif’çe hem de Lo… “Looo kimin yurdu” buralar duyuyor, anlıyor musun(uz)…

Mıgırdiç Margosyan’a armağan kitap

3 yıl aradan sonra, bu yıl 25-30 Eylül tarihleri arasında Diyarbakır Kitap Fuarı yeniden düzenleniyor. Ara verilmesi epey eleştirilmişti. Türkiye’nin var olan koşullarında nasıl bir fuar ortamı bekliyorsunuz?

Bence TÜYAP’ın Kitap Fuarıyla yeniden gelişi iyi olacak. Malum kıtlık, kıran, yıkım felaketlerden sonra hem kırık kalpleri hem de mekânları onarmak sahici dostlara düşer. Devlet, işin görünürlüğü, vitrini ile uğraşır. Ama sivil kurumlar daha başka bakar. Görünmeyeni görür, okunmayanı okur. Oradan müdahil olur hayata. Bu açıdan TÜYAP’ın Kitap Fuarı ile 6. kez gelişine anlam biçiyorum. Her şey para pul değil. İnsaniyet de lazım…

Son olarak, fuarın onur yazarı Mıgırdiç Margosyan’a armağan kitap sizin kaleminizden çıkacak. Başka yazılmayı ya da tamamlanmayı bekleyen hangi kitaplar var önünüzde? 

Var tabii olmaz olur mu? İşte Ahmed Arif kitabı çıktı. Mıgırdiç Margosyan kitabı fuarda çıkacak. Becerebilirsem; Yaşar Kemal, Mehmed Uzun ve başkaları da var.

* Bu röportajın kısa versiyonu Cumhuriyet Kitap Eki’nde yayımlanmıştır. 

* Görsel, Mehmet Özer’in fotoğrafından detay.

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal