‘Savaşı oynayanlar’ ve ikiye bölünen hayatlar

‘Savaşı oynayanlar’ ve ikiye bölünen hayatlar

‘Birlik’, harcını karan Tito’nun ölümünün ardından, 1980’lerde Yugoslavya’yı yönetenler eliyle peyderpey yontulunca ülkede önce söz dalaşı, sonra ‘fikir’ kavgaları ve 1990’larda ise çatışmalar yaşandı.

1980’lerin başında iç savaş ihtimalinden söz edenlerin sayısı çok azken tam on yıl sonra bu gerçek oldu. Ekilen etnik ayrımcılık tohumları, 1990’larda ‘meyvesini verdi’; neredeyse hedef olmayan kimse kalmadı, hemen herkes savaş öncesi ve sonrası diye iki hayattan bahseder hâle geldi. Bununla birlikte Yugoslavya’da daha önce hiçbir sorun yaşamadan yan yana duranların ‘kim olduğunu’ merak edişiyle başlayan ve ‘kısa sürede biter’ denen savaş enikonu genişledi. Öfkeli politikacılar birbirine saldırdıkça onların ardında konumlananlar da Tito’nun ‘birlik’le öne çıkan ülkesini tarihe gömmek için etrafındakilere kurşun yağdırdı. Zaman gibi insanlar da ikiye bölünmüştü artık: ‘Biz’ ve ‘Onlar.’ ‘Biz’den olanlar kollanırken ‘onlar’ denilenler yerinden yurdundan edilip öldürülüyordu. Dubravka Ugresic’in dediği gibi unutmanın ve aşağılamanın acısını çeken bir coğrafya hâline gelmişti Yugoslavya. Daha doğrusu eski Yugoslavya.

Psikyatr Lynne Jones’un ‘Ezeli düşmanlıklardan doğma ihtimali çok uzak olan bu savaş, aslında ezeli düşmanlar yarattı’ şeklindeki yorumu, Ugresic’in belirlemesini tamamlıyor: Kolektif failler, çatışmayı körükleyen kimlik, aidiyet politikaları ve herkesin gözü önünde başlayan, geleceğe yeni çatışma tohumları eken bir savaş başlamıştı.

Keskin nişancıların, top atışlarının ve insanlığa karşı suçların arasında yaşamaya çalışanların çoğunluğu ülkelerini terk etti, bazıları ise o günleri kayda geçirircesine kitaplar yazdı, tanık olduklarını anlattı ve romanlar kaleme aldı. Dubravka Ugresic, Aleksandar Hemon ve Selvedin Avdic’e Sara Novic de katıldı.

Novic’in “Savaştaki Kız” isimli romanı, Yugoslavya’nın bir parçası olan ve 1980’lerin sonunda söylenen bağımsızlık şarkılarının, 1990’ların başında daha kuvvetli seslendirildiği Hırvatistan’a götürüyor okuru.

‘Memleketin temizlenişi’

“Savaştaki Kız”ın başkarakteri, Zagreb’de doğup ilkgençliğine yine bu kentte adım atan Ana. Etrafındakilerin ülkedeki çatışma ihtimalini ciddi ciddi konuşmasına rağmen hayatına devam eden Ana için 1991’de her şey değişiyor; Novic, yakından bildiği bu süreçle başlatıyor romanı ve ardından savaştan kurtulma, yani hiç bilmediği bir yerde (ABD’de) hayata tutunma aşaması geliyor.

Novic’in Ana karakteriyle çizdiği 1991’deki tablo, hemen her şeyin; örneğin satılan sigaraların bile Sırp ve Hırvat diye ikiye bölünmeye başladığı, ayrımcılığın dile yerleştiği ve Miloseviç’in ‘memleketi temizlemekten’ bahsettiği bir döneme denk geliyor.

Kardeşine son derece düşkün, babasına âdeta tapan, mutlu bir çocukluk geçiren ve arkadaşlarıyla futbol oynamaya meraklı Ana’nın yaşamı, daha önce duymayıp tanık olmadığı savaş, mültecilik ve hava saldırısı tatbikatı gibi deneyimlerle değişiyor. Mutluluğun yerini, korku ve kaygı alırken Zagreb sokakları hızla çatışma alanına dönüşüyor.

Televizyonlarda yayımlanan ‘uzaktaki’ çatışma görüntüleri ve ilk günlerde sokaktaki insanlar arasındaki konuşmalar, savaşın pek tehlikeli görünmediğini düşündürüyor hemen herkese. Ancak bu da kısa sürüyor; sıklaşan ve Hırvatistan’ın her noktasına yayılan hava saldırısı tatbikatları, sağa sola ateşlenen roketler ve sığınaklar, savaşın karanlık yüzünü gösteriyor Ana’ya ve ailesine.

Etrafında olup biteni gözleyen Ana; barikatlarla, keskin nişancıların avına dönüşen insanlarla, Zagreb’in giriş-çıkışlarının kapatılışıyla yüzleşirken ‘savaş en sevdiğimiz oyun hâline geldi’ diyor. Yugoslavya’da her şeyin bir oyun gibi başladığı düşünüldüğünde, Novic’in başkarakterine kurdurduğu bu cümle hayli gerçekçi. Şöyle devam ediyor Ana: “Savaşı oynuyorduk, bu oyunda üç canımız oluyordu; herkes herkesi ayrım yapmaksızın öldürebiliyordu.”

Sokakların, alışkanlıkların, ülkelerin ve dilin parçalanışını anlatıyor Ana ve onun ağzından Novic; tarihe karışan Yugoslavya’nın yerini çatışan ve birkaç yıl önce yan yana yaşamasına rağmen artık birbirine düşman olan ülkeler alıyor.

Çukurdaki aile

Ana için 1990’ların Zagreb’i, boş ve anlamını yitirmiş bir eve benziyor, daha doğrusu tüm Yugoslavya bu hâlde.

Televizyonlar, ülkenin adım adım parçalanış haberlerini ıssız evlerdeki sandalyelere, mutfak araç-gereçlerine ve duvarlarına vermesi ise Ana’nın bu benzetmesini pekiştirir nitelikte: Ülkesi ve kentinde mülteci durumuna düşenleri resmediyor bu yaşananlar; şehir ve ülkede savaşın bir tarafında bulunmamaya özen gösterenler, eskiden mutlu olduğu mekânlardan elini eteğini süratle çekiyor. Güvenliğin ve hayatta kalma çabasının, mutluluğun bir boy önüne geçtiği, hatta mutluluk hâline geldiği zamanların anlatımı bu.

Mevcut durumun üzerine, Ana’nın kardeşinin tedavi için ABD’ye koruyucu aile yanına gönderilmesi eklenince savaşın acımasızlığı iki katına çıkıyor. Ana ve ailesi, âdeta savaş içinde bir başka mücadele içinde buluyor kendisini. Sonra rutin bir yol kontrolü, hayatlarının akışını değiştiriyor: “Eskiden tüm dillerin şifreler olduğunu, alfabelerini öğrenince yabancı kelimeleri kendi dilimize, tanıdık bir şeye dönüştürebileceğimizi sanırdım ama kan, kavrayışa giden bir harita oluşturdu ve bir anda farkın ne olduğunu anladım. Bir ailenin nasıl bir çukura düşüp de bir başkasının yoluna devam etmesine izin verildiğini, Sırplar ve Hırvatlar arasındaki ayrımın harflerden çok daha büyük olduğunu anladım. Bombalamaları, öğleden sonraları pencereleri siyah kumaşlarla kaplı evimde yerde oturmayı, geceleri beton odalarda geçirmeyi anladım. Babamın ayağa kalkamayacağını anladım.”

Bu travmanın ardından ABD’deki yeni hayatına tanık oluyoruz Ana’nın; ülkesinde yaşananları ve orayı neden terk ettiğini, bu duygulara son derece uzak insanlara anlatışına, anlatmak zorunda kalışına rastlıyoruz. Savaşı oyun hâline getirenlerin yönettiği bir ülkede, savaşa dair sorularla yüzleşen ‘yeni ailesinin’ yanındaki Ana, hem bunları yanıtlıyor hem de onların hangi ortamda yöneltildiğini yorumluyor: “İnsanların, nasıl ve neden o şartlar altındaki bir ülkede kaldığına dair derin düşünceleriyse en nefret ettiğim şeydi. Bu soruların nedeninin anlayış değil, cehalet olduğunu biliyordum. Soruyorlardı çünkü kendi balkonlarında hava saldırılarından çıkan dumanı ya da yanık et kokusunu duymamışlardı; o kadar tehlikeli bir yerin hâlâ ev gibi hissettirebileceğini kavrayamıyorlardı.”

Yeniden boyanan Zagreb’de

Yıllar önce ayrıldığı kız kardeşiyle yeniden ‘tanışıp’ buluşması, Ana’nın ve ailesinin savaşla savrulan yaşamını gösteren bir ayrıntı: Yeni bir hayat ve orada eskisini hatırlayıp anma çabası… Yugoslavya’yı parçalayan savaşın binlerce kilometre öteye taşıdığı en önemli şey ve o coğrafyadan sağ kurtulan pek çok insanın ortak noktası bu.

Savaşın yarattığı yıkımla ‘hafızası lekelenenlerden’ sadece ikisi Ana ve kardeşi Rahela. Yeni ailelerinin, kardeşleri rencide etmemek için savaşa ‘karışıklık’ ve ‘talihsiz olay’ demesi, ikilinin hem hafızasını tazeleyen hem de hatıralarını bastıran nitelemeler: “Rahela, teoride evlat edinildiğimizi biliyordu; küçüklüğündeki aksanını, Jack ve Laura’nın koyu yeşil ve deniz mavisi gözleriyle uymayan kapkara gözlerimizi açıklayacağı anlatılmıştı ona. Sözde biliyordu ama hissetmiyordu. Onun için Amerikalı annemizle babamızdan önce kimse yoktu, diğer insanların -teknik bir ayrıntı olarak- annesiyle babasının kaybı elbette üzücü bir olaydı ama daha fazlası değildi.”

Zihnindeki bütün bu karmaşayla yıllar sonra, Yugoslavya’da bir geçmişi varsa da bağımsız Hırvatistan’da hiç bulunmadığını fark ederek Zagreb’e gidiyor Ana. Bir bakıma yersiz- yurtsuzluğu tadıyor. Çatışmalar başladığından hissettiği yabancılık, savaştan on yıl sonra Zagreb’e döndüğünde kaldığı yerden devam ediyor: “Zagreb nispeten hasar görmemiş gibiydi, boyutu ve telaşı beni şaşkına çevirdi, şehrin daimi devinimine uymadığımı hissettim. Hakilere ve rugan derilere bürünmüş yürüyen aileler gördüm; pazar olduğunu ve muhtemelen kiliseden çıktıklarını fark ettim. Yedi günlük birimlere bölünerek düzenlenen zaman kavramı, sanki daha önce hiç takvime göre yaşamamışım gibi neredeyse yabancıydı bana artık. Ne kadar süredir burada değildim, Noel’i kaçırdım mı, merak ettim. Okulu düşündüm ve tanıdığım herkesin her gün bensiz oraya gitmeye devam etmesi beni umutsuzluğa düşürdü. Benim dediğim şehir, bıraktığımda savaş alanı olarak gördüğüm bu yer, şimdi ikisi gibi de gelmiyordu. Sanki bütün Zagreb yeniden boyanmıştı, tonlar daha canlı, her pencerenin camı daha parlaktı.”

Bir ömürlük korku

Novic’in “Savaştaki Kız”da kotardığı anlatım bir belgesel-roman gibi; araya yerleştirdiği 1990’ların birebir görüntülerinden oluşan tasvirler ve anekdotlar, Ana karakterinin arkadaşlarıyla, kendi içinde ve ailesiyle yaşadıklarını kapsayan kurmacayla bütünlenmiş.

Ana’nın hayatı, Novic’in tanıklığıyla birleşince eski Yugoslavya topraklarındaki savaşın Hırvatistan ayağına ve çatışmalardan uzaklaşıp sonra eski mekânlara dönüşe dair bir öykü çıkmış ortaya. Başka bir deyişle gerçeklerle desteklenen ya da oradan hareket eden bir kurmacayla karşı karşıyayız.

Novic, 1990’ların Yugoslavyası’nda yaşanan savaşı ve bunun yarattığı travmayı, bir ömürlük korkuyu ve kaygı bozukluğunu, başkarakter ve anlatıcı Ana etrafında romanlaştırmış. Dahası, Zagreb ve ABD merkezli roman, savaşın insanların hayatlarını ikiye bölüşünü ortaya koyarak bir gerçeğin üzerinden geçiyor.

“Savaştaki Kız”, yirminci yüzyılın son dönemlerinde, bir diğer ifadeyle milenyuma on kala, yaşamı bir daha eskisi gibi olmayacak ve kısa süre öncesine kadar ‘birlik’ içindekilerin hızla düşmanlaştığı coğrafyayı Ana’nın ağzından anlatıyor. Roman, eski Yugoslavya üzerine kaleme alınan benzerlerinde olduğu gibi şaşırtıcı biçimde başlayan bir savaşın hiç de şaşırtıcı olmayan sonuçlarını gözler önüne seriyor. Dolayısıyla Novic, kendi deneyimlerini kurmacayla birleştirerek eski Yugoslavya’nın ve oradakilerin hayatının parçalanış hikâyesiyle buluşturuyor okuru.

Savaştaki Kız, Sara Novic, Çeviren: Aslı Konaç, Ayrıntı Yayınları, 254 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal