Ryszard Kapuściński’nin gazetecilik notları

Ryszard Kapuściński’nin gazetecilik notları

Basının medyaya dönüştürüldüğü, gazetecinin ise kendisinden beklenen haberi istendiği şekilde vermekle yükümlü bir robota çevrilmeye çalışıldığı bugünlerde, “iyi gazeteci olmak için iyi insan olmak gerekir” diyen Ryszard Kapuściński’nin ismini kaç kişi hatırlıyor acaba?

Bugün kaç ‘gazeteci’, mesleğinin gereğini yerine getirip bilginin peşinden koşmak, ona ulaşmak uğruna yerinden kalkıyor?

Gazeteciliğe 1956’da başlayan Kapuściński, mesleğinin büyük bölümünde dünyanın diken üzerindeki bölgelerinde çalıştı. Darbelerin, iç savaşların, kültürel çatışmaların ve dış müdahalelerin eksik olmadığı Latin Amerika, Hindistan, Afrika ve son günlerini yaşayan SSCB gibi coğrafyalarda Herodotos’a benzer şekilde tarihin nasıl oluştuğunu ya da yazıldığını gözlemledi.

Yazı ve kitaplarında kullanmak için değil, anlama arzusuyla farklı kültürlere bakan Kapuściński, kendisine benzemeyenlerle arasına sınır çekmediği gibi bu farklılıkları bizzat yerinde gözlemledi. Kısacası yerinden gazetecilik değil, yerinde gazetecilik yaptı.

“İyi Gazetecilik Üzerine Konuşmalar” alt başlığıyla yayımlanan Bu İş Siniklere Göre Değil, ‘iyi insan-iyi gazeteci’ formülüyle ünlenen Kapuściński’nin, hem mesleğe bakışını yansıtan hem de hakikati yeniden ve kendisine göre kurmaya yeltenen medyaya eleştiriler sıraladığı bir kitap.

‘Esas mesele’ yoksulların öyküsü

Fotoğrafçılıkta Sebastião Salgado nasıl bir yere ve öneme sahipse bunun gazetecilikteki karşılığı Kapuściński: Fotoğraf çekmekle kalmayıp karenin içine hikâyeler sığdıran Salgado gibi Kapuściński de, yalnızca sorduğu sorulara aldığı yanıtları ya da izlediği gelişmeleri haberleştirmedi, insan ve coğrafya hikâyeleri anlattı. Gazeteciliğinin yanı sıra edebiyatçı, şair, tarih ve kültür meraklısıydı. Bu nedenle haberlerinde, kitap ve yazılarında pek çok şey bir aradaydı. Özellikle de karıştığı kalabalıklar arasından çekip çıkardığı öyküler…

Marina Nadotti, Kapuściński’nin ‘sıradan insanlarla’ ilişki kurarak çalıştığını; sokaktaki bilgiyi ve hayatın akışını öğrenip aktardığını hatırlatıyor. Yaşamdaki hikâyeleri yakalayan yazar, Nadotti’nin deyişiyle sosyal tarih anlatısı oluştururken ‘ötekileştirilenler’le kurulan veya kurulamayan ilişkiyi fark ederek ‘esas meselem’ dediği yoksullara odaklanmıştı.

İyi haberciliğin, iyi gözlemcilikten ve iyi bir dinleyici olmaktan geçtiğini söyleyen Kapuściński, siyaset ve günlük hayat arasındaki uçurumun ya da gerilimin ayırdına varmıştı. Aynı şekilde, kendisinin mesleğe başladığı ve adını duyurduğu yıllardakiyle 1990’ların sonundan itibaren yapılan gazetecilik arasındaki farkın da bilincindeydi: Bunların başında teknolojik dönüşüm ve meslekten olmayanların gazete patronluğuna soyunması geliyordu. Kuralları koyan meslek büyüklerinin ve onların patronu konumundaki işletmecilerin altında çalışan genç ve yoksul gazetecilere, sabırlı olmaları ve çok çalışmaları gerektiğini öğütlemişti. Bu çalışmaya, insanlarla iletişimi koparmamak ve sağlam bir ahlâki duruşa sahip olmak da dâhildi.

Gazetecinin bağımsızlığı

Kapuściński, gazetecilerin sessizlerin (yani yoksulların) diline, sözcük ve cümlelerine dönüştüğünü, en azından kendisinin mesleğini bu şekilde sürdürdüğünü söylemişti. Yapmaya çalıştığı bir başka şey, Avrupalı dostlarına kıtalarının evrenin merkezi olmadığını anlatmaktı; bu yolda “her birimiz diğerinin hayatına görünmez iplerle bağlıyız” derken kaynağının her şeyden önce insan olduğunu ifade etmişti.

Kapuściński, az önce bahsi geçen ahlâki duruşun temeline bağımsızlığı koyup her koşulda mesleğini en iyi şekilde yapmaya uğraşmanın, gazetecinin elini güçlendireceğini söylerken, kişinin önüne çıkarılan engelleri bu şekilde aşabileceğine inanıyordu. Daha doğrusu tecrübelerine dayanarak böyle demişti. Buradan hareketle iyi ve kötü gazeteciliğin ayrımını ortaya koymuştu: “İyi gazetecilikte olayların aktarılmasının yanı sıra onların niçin meydana geldiği de açıklanır; kötü gazetecilikte ise sadece olaylar aktarılır, arkasında yer alan herhangi bir tarihsel ilişkiye ya da bağlama yer verilmez. Olayların bir dökümü vardır ancak ne sebeplerinden ne de geçmişteki benzer örneklerinden haberdar oluruz. Bu türden bir haberde her şey basit açıklamalarla geçiştirilmeye çalışılır.”

‘Sıra dışı bir gezgin’

1980’lerde basının dönüşümüyle zirveye çıkan medya kuruluşlarının birbirini alt etme yarışının bilgi verme düsturunun önüne geçtiğini anımsatan Kapuściński, 1999’da bugün de geçerli olan şu cümleyi kurmuş: “Günümüz medyası, birbirinden ayrılamayan koyun sürüleri gibi hareket ediyor. Bu yüzden önümüze konan haberler her zaman birbirinin aynısı.”

Bu kuruluşların gerçek hayatı yansıtmamasından ve onun içine girmemesinden dert yanan Kapuściński, medyanın sorununun kendilerine ait bir dünya yaratma olduğunu söylemişti. Günümüzün en önemli problemlerinden biri bu: Hakikatin medya yoluyla örselenip yeniden yaratılması…

Kapuściński, masa başında ‘fikir’ yürütmek yerine Etiyopya’da, Kongo’da, Uganda’da, İran’da, SSCB’de ve Latin Amerika ülkelerinde olan biteni görüp oraların hakikatini dünyaya aktardığı için bu konuda eleştiri yapma hakkına sonuna kadar sahip gazetecilerin başında geliyordu: Gözleri görüyor, kulakları duyuyor ve elini korkak alıştırmadan yazarken hiçbir konfora bağımlılığı bulunmadığı için gazeteciliğin siniklere göre bir meslek olmadığını söylemişti.

John Berger’ın deyişiyle ‘sıra dışı bir gezgin’di ve ‘dünyayı herkesten iyi tanıyordu’. Berger’ın bu nitelemesinin nedeni, Kapuściński’nin gerçek bir gazetecinin vazgeçilmezleri olan bakmayı ve dinlemeyi bilmesiydi.

Kapuściński gazeteciliği

Kapuściński’nin farklı kültürlere üye insanlara bakıp onların anlattıklarından yola çıkarak oluşturduğu hikâyeler, kendisini gazeteci olarak tanımlayan ama mesleğiyle sınırlı kalmayan çok yönlü bir insanın dünyayı nasıl algıladığı gösteriyor okura.

Kapuściński’nin görüp gösterdiği başka bir şey daha var: “Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, insanlık tarihinde ilk kez, farklı bir gerçekliği yaşamaya başladık. 5 bin ile 7 bin yıl arasında değişen yazılı tarihimiz boyunca yarattığımız ve dâhil olduğumuz tek bir gerçeklik vardı. Ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısında kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle beraber, medya tarafından üretilen farklı bir gerçekliği daha yaşar duruma geldik. İşin akla aykırı, dramatik ve bir o kadar da tehlikeli tarafı, gerçeklikten uzaklaşıp medyanın ürettiği gerçekliğin her geçen gün daha fazla etkisi altında kalmamız. Böylelikle tarih bilgimiz de medyanın bize kendi gerçeklerini sunmasından ötürü güdük kalıyor (…) Gerçekliğin medya tarafından yaratıldığı, her türlü kural ve ölçütün değerini yitirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Gelecek yüzyılda, bundan elli yıl sonra, içinde bulunduğumuz dönemdeki göçleri, savaş ve soykırımları inceleyen bir tarihçi, sayısız televizyon kaydını izledikten sonra ‘bu dünya delirmiş herhâlde’ diye düşünecektir.”

Kapuściński gazeteciliğinin özünde, dünyanın nasılsa öyle yansıtılıp yorumlanması bulunuyordu. Şimdiki medya mensuplarının çok kolay başarabileceği bir şey değil bu; egolardan vazgeçmeyi, konfordan uzaklaşmayı, beğenilme takıntısından sıyrılmayı ve hepsinden önemlisi, hakikati görmek istemeyi gerektiriyor böyle bir gazetecilik.

Bu İş Siniklere Göre Değil, Ryszard Kapuściński, Çeviren: Berk Cankurt, Delidolu Yayınları, 108 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal