Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Rober Koptaş: Şevkle ve inatla çalışıyoruz

Rober Koptaş: Şevkle ve inatla çalışıyoruz

Aras Yayıncılık ve Şahan Şahnur’un romanı üzerine Rober Koptaş ile söyleştik. Koptaş, Aras Yayıncılık’ın dününü, bugününü ve gelecek planlarını anlattı. Eylül ayında yayımladıkları Şahan Şahnur’un “Sessiz Ricat” romanının üzerinden ülkesini terk etmek ve gittiğin yerde devam etmenin zorluklarından bahsettik.

1922 yılında doğduğu kenti terk etmek zorunda kalan Şahan Şahnur (d: 1903 Üsküdar) “Sessiz Ricat”la adeta bir sessizliği bozuyor. Şahnur, 20’li yaşlarında kendi hayatını ve arkadaşlarının başlarına gelenleri kaleme alıyor. Gitmenin ne demek olduğunu anlatıyor. Aidiyetsizliğin yanı sıra hayatına hayatını kaplayan bir aşk giriyor. Bir öfkeyle yaşama tutunmaya çalışırken cüretkâr ve dürüst bir roman yazmayı başarıyor.

12-20 Kasım tarihleri arasında yapılacak olan 35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’na Aras Yayıncılık da, eski ve yeni kitaplarıyla salon 3 603D’deki yenilenmiş standında okurlarıyla buluşuyor. Aras Yayıncılık’ın ilk kez fuarda okurla buluşacak kitapları, Mıgırdiç Margosyan, Zabel Yesayan, Antranik Dzarugyan, Ronald Grigor Suny ve Richard Hovannisian gibi önemli isimlerin imzasını taşıyor.

Biz de kaygılıyız

Kitapla ilgili sohbetimize başlamadan önce yayınevinin nasıl gittiğini sormak istiyorum. Aras Yayıncılık’ta işler özellikle ülkenin içerisinde bulunduğu durumlar nedeniyle nasıl gidiyor? Türkiye’nin gündemi sizin gündeminizi nasıl etkiledi?

Memleketin gidişatını takip eden, neyin olup bittiğini anlamaya çalışan herkes gibi biz de kaygılıyız. Sözün alanı giderek daraltılıyor, anaakım alanların hepsi tek bir siyasi söz etrafında ehlileştirildi ve alternatif mecralar üzerindeki baskı da sürekli olarak artıyor. İnsanlar düşüncelerinden ve yazılarından, hatta bazen sadece durdukları yerden ötürü cezaevine atılıyor ve Türkiye’de bir şeylerin değişmesini isteyen herkes bu durumdan etkileniyor. Buna rağmen bu karanlık gidişatın gündemimizi etkilediğini söylemeyeceğim. Aksine, manzara bu kadar karanlık olduğu için daha bir şevkle ve inatla çalışıyoruz. Yayımlamayı düşündüğümüz kitapları yayımlamaya, yeni kitaplar üzerinde çalışmaya, sözün özü üretmeye devam ediyoruz ve edeceğiz. Bu ülkeyi sesimizi kısmak isteyenlere bırakmayacak kadar çok seviyoruz ve memleketi sevmenin her şeyden önce işini iyi yapmaktan geçtiğine inanıyoruz. İşimizi iyi yapmaya çalışmak ve memleket ahvaline dair itirazlarımızı yüksek sesle dillendirmekten vazgeçmemek bu dönemle ilgili gündemimizin özü diyebiliriz. Aras’ın bugüne dek yayıncılık dünyasında saygın bir yeri oldu. Bastığımız kitaplar üzerine her zaman titizlendik, editöryal anlamda hep “temiz” işler ortaya çıkarmaya çalıştık ve bu da genellikle alanı iyi bilenler tarafından takdir edildi. Ancak geçmişte az kitap üretiyorduk. Bir buçuk yıl kadar önce artık daha fazla sayıda kitap basmak üzere bir planlama yaptık ve son bir yıldır da bu yönde bazı adımlar attık. Bu bir yılda bastığımız kitapların sayısı önceki yıllara göre ciddi bir artış gösterdi. Bunu gerçekleştirirken önceki standartlarımızdan taviz vermemeye, editör ve çevirmen yetiştirmeye ve belli bir plan dahilinde ilerlemeye de gayret ediyoruz. Bütün bu çabaların meyvelerini yavaş yavaş alacağımızı umuyorum ve ilk işaretler de son derece olumlu.

Halklar arasında bir köprü

Aras Yayıncılığın genel bir hedefi var mı? Derdi nedir? 

Aras Yayıncılık 1993’te Mıgırdiç Margosyan, Yetvart Tomasyan, Ardaşes Margosyan ve Hrant Dink tarafından kuruldu. O günün koşullarında, aşağılanan, hor görülen, dışlanan küçük Ermeni toplumunu Ermeni olmayanlara anlatmak temel gayeydi. Edebiyat ve kitaplar yoluyla insanların birbirlerini daha iyi tanımalarını, halklar arasında bir köprü oluşturmayı hedefliyordu. Aras’tan birkaç yıl sonra kurulan Agos da aynı misyonun daha güncel bir boyutunu, daha yoğun siyasi mücadele gerektiren boyutunu üstlendi. O günden bugüne Ermenilerle ilgili bilgi birikiminin gerek Aras, gerek Agos, gerekse başka öznelerin sürekli çabasıyla arttığı kesin. Bu anlamda bir yol kat edildi, ancak ideal bir yere varmış değiliz. Türkiye gibi ayrımcılığın ve dışlamanın neredeyse doğal görüldüğü, sistemli olarak yeniden üretildiği bir ülkede Ermenilerle ilgili kültürel üretimde bulunmanın bir direniş, bir muhalif duruş olduğunu düşünüyoruz ve mevcut birikimi derinleştirmek, geliştirmek, yeni kuşaklara aktarılabilir hale getirmek temel hedefimiz.

Sizin dışınızda Ermeniler hakkında yayıncılık yapanlar var mı? Ermeniler hakkında yapılan yayıncılığı nasıl buluyorsunuz?

Özellikle Ermeniler hakkında yayın yapan sadece biz varız bildiğim kadarıyla. Ama pek çok yayınevi Ermenilerle ilgili kitaplar yayımladı ve yayımlıyor. Bu, konuya belli bir ilgi olduğunu gösteriyor ve sevindirici. Metis, İletişim, Can, Ayrıntı gibi yayıncılık âleminin nabzını tutan yayınevleri siyasi duruşlarının gerektirdiği şekilde bu sorunlu alana dair kitaplar yayımladılar ve böylece konunun daha geniş kitleler tarafından daha iyi bilinmesine katkı sağladılar, sağlıyorlar. Hrant Dink Vakfı da kitaplarıyla var olan ihtiyacı gidermek yolundaki çabaya katılıyor. Bu anlamda takdir ettiğimiz, sevindiğimiz pek çok yayın olduğunu söyleyebilirim. Tabii, Ermenileri düşman olarak gösteren, milliyetçi ve ayrımcı pek çok kitap da gerek devlet gerek özel sektör eliyle üretilmeye devam ediyor.

Zabel Yesayan

Hem Ermeni hem Türkiyeli

1993 yılından bu yana Türkiye’de Ermeni edebiyatıyla ilgileniyorsunuz, sadece edebiyat değil anlatı, tarih ve pek çok alanda yayınlarınız var. Türkiye’de bir azınlığın yayınevi olmak nasıl bir durum? 

Biz kendimizi bir azınlığın yayınevi gibi hissetmiyoruz. Zaten Ermeni cemaatiyle de herhangi bir organik bağımız yok. Her şeyiyle bağımsız bir yayınevi Aras. Ermeni meselesi ve daha genel anlamıyla söylersek, Türkiye’de ezilen, yok sayılan kimlikler meselesi, yaşadığımız ülkenin demokratikleşmemiş olmasının bir sonucu. Türkiye’de pek çok kişi ve kurum, onyıllardır ülkenin eşit, özgür, demokratik bir şekilde yönetilmesi için mücadele veriyor ve biz de bulunduğumuz yerden, Ermenilerle ilgili önyargıları kıracak, Türkiye’nin kültürel, etnik, dinsel, dilsel anlamında çoğulcu olduğu gerçeğini somut olarak örnekleyecek ve bu gerçekliğe dair kolektif bilginin derinleşmesini sağlayacak türden bir yayıncılık yaparsak, var olan demokratikleşme mücadelesine karınca kararınca katkıda bulunmuş olur, bu anlamdaki sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz diye düşünüyoruz. Türkçe kitaplarımızı yayımlarken Türkiye’de var olan tartışmalara katkı sağlayabilecek, bu tartışmaları yürütenlerin Ermenilerle ve genel olarak Türkiye halklarıyla ilgili mevcut bilgi birikimini artırabilecek kitaplara yöneliyoruz. Ermenice kitap basmak ise yok edilmek istenen bir dilin ve kültürün direnişi anlamına geliyor. Bu anlamda, etnik kimliğimizle yurttaş kimliğimizi harmanlayabildiğimiz, kendimizle barışık bir iş yaptığımızı söyleyebilirim. Ne Ermeni olmaktan ne de Türkiyeli olmaktan vazgeçmeden, bunları birbirinin üstüne yük olarak bindirmeden, hem Ermeni kimliğine hem de Türkiyeli kimliğine yarar sağlayacağını düşündüğümüz bir işi yapıyoruz.

‘Keşif’ duygusu uyandıran kitaplar

Yayın gündeminizi oluştururken neleri göz önünde bulunduruyorsunuz? Yayın programınızda neler var? Çevirmeyi ya da yayımlamayı planladığınız kitaplara karar verirken gündeme bakıyor musunuz? 

Az önce anlatmaya çalıştığım bağlamda, Türkiye’nin kolay kolay değişmez dertlerini, meselelerini takip etmek anlamında güncel bir iş yaptığımız söylenebilir. Bunu yaparken şüphesiz hangi kitap daha çok okunur, ilgi uyandırır, yerini bulur diye ölçmeye çalışıyoruz, ancak genel geçer gündemi yakalamaya çalışan popüler bir yayıncılık anlayışına karşıyız. Fazla bilinmeyen, üzerine fazla yazılıp çizilmemiş, okurda bir tür “keşif” duygusu uyandıran kitaplar yayımlamayı seviyoruz. Ya da aksine, hakkında konuşulan ama bu konuşmanın yüzeysel kaldığı konulara el atmayı da seviyoruz. Mesela, Zabel Yesayan kitaplarını yayımlamaya karar vermemiz buna örnek olabilir. Zabel Yesayan yaklaşık 10 yıldır, özellikle Elif Şafak’ın onu tanıtan yazısından sonra, özellikle belli bir çevrede sürekli adından söz edilen bir yazardı, ancak Elif Şafak da dahil kimse Yesayan’ın edebi eserlerini eli yüzü düzgün bir çeviri üzerinden okumuş değildi. Sürekli birbirini tekrarlayan yazılarla bir Zabel Yesayan portresi üretiliyordu, bu portreler Yesayan’ın edebi üretimi okunarak kurulmadığı için bir kısırdöngüye girilmişti. Bu kısırdöngüyü kırmak üzere Yesayan’ın kitaplarını yayımlamaya karar verdik ve buna devam edeceğiz. Aras ilk yıllarında sadece Türkiye’de eser vermiş Ermeni edebiyatçıların eserlerine ağırlık verdi, son yıllarda ise Türkiye dışında, Ortadoğu ve Avrupa veya Amerika’da eser vermiş yazarlara da eğildik. İstanbul-Parisli Şahan Şahnur’u yayımlamak buna bir örnekti. Yakınlarda Halep-Beyrutlu Antranik Dzarugyan’ı yayımladık. Paris’te yazmış Zareh Vorpuni üzerine çalışıyoruz. Yani bu damarı da sürdüreceğiz. Ayrıca, özellikle Amerika’da eser veren genç bir kuşak da kendini giderek daha fazla gösteriyor. Nancy Kricorian, Chris Bohjalian, Meline Toumani, Mark Mustian, Maral Boyadjian gibi eserleri son beş yılda ABD’de ses getirmiş Ermeni yazarların kitapları yayın programımızda yer alıyor. Bunlar dışında tarih, yemek, müzik gibi hayatın farklı boyutlarına yayılan bir yelpazede yayın yapmayı da sürdüreceğiz. Doğu Ermenicesi ile üretilen edebiyatın örneklerine de eğilmeyi düşünüyoruz.

Yayınlarınıza olan ilgi belli bir çevrenin dışına taşabildi mi? Seneler itibarıyla karşılaştırdığınızda ne tür bir eğilim seziyorsunuz? İlgi yükseliyor mu düşüyor mu?

Aras bir tarafıyla sınırlı bir ilgi alanına hitap eden bir yayınevi. Bu anlamda belli bir okur kitlesinin dışına hitap etmesi zor görünüyor. Bu dar kalıbı kırmak için birkaç belli başlı stratejimiz var. “Biz Ermeni sorunu üzerine yayın yapan bir yayıneviyiz” diyerek sadece bu temalı kitaplar yayımlamıyoruz, az önce de sözünü ettiğimiz gibi, yeri geliyor yemek kitapları, yeri geliyor müzik kitapları, yeri geliyor bir macera romanı, kimi zaman da çocuk kitapları yayımlıyoruz. Böylece o dar alanı renklendirmeye, türler ve konular itibarıyla çeşitlendirmeye çalışıyoruz. Bunu yapınca da, siyasi veya kültürel olarak bizim kitaplarımızla buluşma ihtimali olmayan bir okur profiliyle yollarımızın kesişmesi mümkün olabiliyor. Bu anlamda ilginin azalmadığını söyleyebilirim. Daha hızlı tükenen kitaplarımız olduğu gibi, daha yavaş satan kitaplarımız da var. Bu da her yayınevi için normal bir durum. Yakın tarihlerde Türkiye’nin önemli dağıtım ağlarından biri olan Punto Kitap ile bir işbirliğine gittik. Bu da bize daha önce ulaşamadığımız pek çok noktaya ulaşabilme imkânı sağladı. Teorik olarak kitap satışı yapılan her noktaya ulaşmamız mümkün. Sosyal medya ve interneti de eskiye nazaran daha hareketli bir şekilde kullanıyoruz ve bütün bunların toplamında kitaplarımıza ulaşmanın giderek daha mümkün olacağını söyleyebilirim.

Yersiz yurtsuzluk

Gelelim asıl konumuz romana; ‘Sessiz Ricat’ neden bu kadar önemli bir roman?  

Şahan Şahnur’un eseri, hem yayımlandığı dönem, hem konusu hem de yapısı itibarıyla çok çarpıcı. 1915’te Ermenilerin Anadolu topraklarından silindiği bir zamandan sadece 10-12 yıl sonra yazılmış olmasına rağmen, bu büyük travmayı edebiyatın konusu yapmış, bunu yaparken de sadece “Felâket’e tanıklık” diyebileceğimiz bir gerçekçi anlatı kalıbı içine sıkışmamış, edebi bir eser olarak ayakta duran, muradını roman formu içinde inandırıcı bir şekilde anlatan bir kitap. Böylesi o tarihe kadar yazılmamıştı. Daha sonra da Ermenice edebiyat içinde bunun örneğini çok sık gördüğümüz söylenemez. Ermeniler açısından can yakan bazı sorunları karakterleri yoluyla verebilen, dilde yeni yollar arayan, kurgusuyla zihin açıcı bir eser “Sessiz Ricat” ve yazılması üzerinden neredeyse 90 yıl geçmiş olmasına rağmen bazı yönleriyle hâlâ son derece güncel.

‘Sessiz Ricat’ adeta bir dönem filmi gibi bir roman; sürükleyici, akıcı ve oldukça sağlam bir anlatımı var. 20’li yaşlarında genç bir adama diasporada bütün bunları yazdıran ana duygu sence nedir? 

Şahan Şahnur “Sessiz Ricat”ı 24-26 yaş aralığında Paris’te yazdı. Oysa 1903’te Üsküdar’da, İstanbul’da doğmuştu. 1922’de doğduğu kenti bir daha dönmemek üzere terk etti. Muhtemelen ayrılırken bir daha geri dönmeyeceğini biliyordu. Ermeni halkı neredeyse tümden katledilmiş ve yersiz yurtsuz kalmıştı. Şahnur, bu yersiz yurtsuzluğu, Batı dünyası içindeki ‘doğulu’yu, o hayata tutunmak zorunda kalmış Ermeni’yi ve kendi kuşağını anlatmak istedi. Bütün acısı, yarası, hırsları, yetersizlikleri ve kompleksleriyle. Bu yüzden, her şeyini kaybetmiş ama yine de yeni bir toprak üzerinde hayata tutunmak zorunda olan bir kuşağın haletiruhiyesini anlama ve anlatma çabasının onu harekete geçiren ana motivasyon olduğu söylenebilir.

Bütün arayışları ama asla bulamayışları anlatıyor adeta Şahan Şahnur, önce yaşayabilme arzusuyla vatanı terk etmek, kavuşulan özgürlük, aşk, iş ama yine de olmuyor. Hep bir yoksunluk duygusu, dinmeyen bir öfkeyle boğuşuyor Pierre, var olmak ve varlığını oldurduğun yerde sabit durabilmek bu kadar zor mu?

Eğer 21 yaşında ülkenden bir tekme darbesiyle atıldıysan ve eğer geri dönmek umudun ve de arzun yoksa, üstelik gittiğin yerde de her şeye baştan başlamak zorundaysan ve koşullar pek de senin lehine değilse, hayata tutunabilmek o kadar kolay olmasa gerek. Sadece Bedros-Pierre değil, kitaptaki tüm Ermeni karakterler aynı çıkmaz yollardan geçiyorlar. Bu anlamda “Sessiz Ricat”ın Oğuz Atay’ın eserleriyle diyaloga girebileceğini hayal edebiliyorum. Hatta ileri gidip, anakronizme düşmeyi de göze alıp “Sessiz Ricat”ı Ermenice bir “Tutunamayanlar” veya “Tehlikeli Oyunlar” olarak da değerlendirebilirim.

Bir doğulunun aşkı

Pierre’nin aşkına ne diyorsun? Nasıl bir aşk bu ve bu aşkın anlatımındaki cüretkârlık yazarın yaşına bakıldığında oldukça net ve dürüst değil mi?

Şahnur’un dürüstlüğü herhalde onun yazarlığının önemli niteliklerinden biri. Romanda Bedros-Pierre’in sevgilisi Nennette’le olan ilişkisi ise son derece fırtınalı. Arada çoğu zaman aşılması güç duvarlar ve en temelde bir güven sorunu var. Sevgilisine uzun kış gecelerinde İstanbul’da soba üzerinde mısır patlattıklarını anlatmak için uzun uzun tarif vermesini gerektiren bir tür “Lost in translation” hali de hiç eksik olmuyor. Bedros bu ilişkide “doğulu” olmayı neredeyse hiç bırakmıyor. Bir doğulu olarak Fransız kadınlara dair aklındaki bütün önyargı ve klişeleri sürekli olarak tekrarlıyor. Bugünden bakıldığında son derece ataerkil ve cinsiyetçi tutumlar görüyoruz onun genel tavrında. Ama özünde Nennette’i ne kadar sevdiğini de görüyoruz. Genç kadın tarafından birkaç kez büyük hayal kırıklığına uğratılmasına rağmen her seferinde yine onunla olmayı seçmesi, onu olduğu gibi kabul etmeye çalışması, onunla bir hayatı hayal etmeyi hiç bırakmaması anlamında Bedros-Pierre’i dürüst bir âşık olarak görebiliriz ve sizin dediğiniz gibi, Şahnur onu olanca çıplaklığıyla sunuyor bize, haklı ve iyi göstermeye çalışmıyor.

Kitapta bahsi geçen “Nareg” nedir? Suren’in bu kitaba karşı gösterdiği öfke haklı mı?

Nareg, 10. yüzyılda Van bölgesinde yaşamış Ermeni din adamı Krikor Naregatsi’nin kaleme aldığı ve o günden bu yana en önemli Ermenice dua kitabı olarak kabul görmüş bir dini metin. Asırlar ve kuşaklar boyunca kutsal kabul edilmiş ve geçmişte her Ermeni’nin evinde bulunmuş bu kitap romandaki karakterlerden Suren tarafından Ermenilerin başına gelen bütün felaketlerin baş müsebbibi olarak mahkûm ediliyor. Suren, söz gelimi Ermenilerin 1915’te ölüme baş kaldırmamasının nedeni olarak Nareg’in insanları asırlar boyu uyuşturmuş olmasını gösteriyor. Ermenilerin bir ulus olarak var olmak için yeterince mücadele etmemesini veya bazı başka büyük sorunlarını, asırlar boyu kilisenin Ermeni kimliği üzerinde oynadığı başat role bağlıyor. Suren’in öfkesi haklı mı, haksız mı bilemem, ancak Kilise’nin Ermenilerin kaderi üzerinde oynadığı role ilişkin benzer tespitleri yapanlar her zaman olmuştur. Buna karşı çıkanlar ise, kilise olmasaydı Ermenilerin bu kadar zorlu bir coğrafyada bugüne kadar var olamayacağını dile getirirler genellikle. İki görüşte de doğruluk payı var muhtemelen. Kilise Ermeni kültürü için önemli bir realite ama bazen bu önemi fazlaca sahiplenip iktidarını başka ifade ve iktidar biçimleri zararına kullanabiliyor.

“Sessiz Ricat”ta bir memleket hasreti ve topraksız kalmak derdi var ama aynı zamanda kendi milletine duyulan bir öfke de var. Bu öfkeyi nasıl tanımlıyorsun?

Yok edilmiş bir halkın hayatta kalmayı öyle veya böyle başarabilmiş son genç kuşağının romanı “Sessiz Ricat”. Yenilmiş, kaybetmiş, darmadağın olmuş, anayurdundan çok uzaklara savrulmuş bir gençliğin öfkesiz olması mümkün mü? Bu ricatın, bu gerilemenin, bu yok oluşun sessizliği bireylerin iç dünyalarına ait bir sessizlik değil, bütün bu olanların dünyada kimseyi artık ilgilendirmiyor olmasıyla ilgili bir sessizlik bu. İçeride fırtınalar kopuyor şüphesiz, ancak dışarıda kimse bu fırtınayı hissetmiyor, hissetse de hiç umursamıyor. Bu da öfke yaratıyor ve bu öfkenin dışavurumu öncelikle roman karakterlerinin çoğunun ait olduğu kolektif kimliğe, Ermeniliğe yönelik oluyor. Bir anlamda, onları hem var hem yok eden şeye.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal