Rita Felski’nin eleştirel okumaları

Rita Felski’nin eleştirel okumaları

En az edebiyat kadar önemli bir alan eleştiri; hatta eleştirinin eleştirisi, bu anlamda edebiyata kafa yoranlara kapılar açarken ‘Eleştiri nedir?’ sorusuna verilen yanıtlarla başlayıp ‘Eleştiri nasıl ortaya konur?’ ve ‘Eleştirinin sınırı var mıdır?’ sorularına kadar götürüyor okuru. Bu zeminde dolaşan ve yukarıdaki soruları soranlardan biri de Rita Felski.

Felski, kitaplarında ‘estetik tepki’ye yoğunlaşıyor; okurun ve eleştirmenin karşılaştığı, dahası içine girdiği metne müdahil olduğunu düşünen yazar, her ikisinin de bir şekilde kitaplarda kendisini aradığını, bazen bulduğunu bazen de bulamadığını not ederken bunun, her hâlükârda bir büyülenmeye denk geldiğini söylüyor. Bir okur olan (daha doğrusu olması gereken) eleştirmen, Felski’ye göre metni yeniden kurup biçimlendirerek aktif bir biçimde okumanın okumasını yapar.

Felski, edebiyat ve okuma için bu söylediklerinden sonra eleştirinin duracağı bir nokta olup olmadığına geliyor. Yazarın bunu sormasını sağlayan şey, eleştirinin de biçimlendirici ve betimleyici bir okuma olması. “Eleştirinin Sınırları” isimli kitabında Felski, eleştirinin eleştirisine girişmekten çok onun ve kültürün sınırlarıyla birlikte modernizmin çerçevesini tartışmayı yeğliyor.

Varsayımların törpülenişi

Felski’nin dert edindiği başlıca şey, eleştiriyi betimlemek; dolayısıyla yazar, şüphenin hâkim olduğu ve derin anlamlar aramayı düstur edinen kimi eleştirmenlerin tavrına ‘şüpheyle’ yaklaşırken metnin gizine veya şifresine değil, gösterdiklerine odaklanıyor. Başka bir deyişle eleştirel okumalarda, aklın yanında duyguların da ön plana çıkabileceğini belirtiyor. Böylece kültürel bir okumaya da girişirken edebiyat ve eleştiri üzerinden bir yorumlama yapıyor.

Felski, eleştirmenden satır aralarıyla birlikte aykırı okumalara da girişerek ‘metnin göremediği veya kasıtlı olarak görmek istemediği şeyleri açığa çıkarmasının’ beklendiğini hatırlatıyor. Tam da bu noktada eleştiriyi ve eleştirmeni yeniden betimlemenin ön çalışmasını başlatıyor:

“Şüpheci bir şekilde sorgulama ya da açıkça kınama eğiliminin, eleştirinin otoriter ve baskıcı toplumsal güçler karşısındaki riskli pozisyonuna yapılan vurguyu, son derece esaslı bir entelektüel ve politik işle meşgul olma iddiasını ve eleştirel olmayanın buna bağlı biçimde eleştirilemez bir nitelik taşıdığı varsayımını gözden uzak tutmamalıyız.”

Felski’nin bu gayretinin en önemli nedeni, eleştiriye sinen varsayımları törpüleyerek duygulanma tarzını dikkate alma isteği. Dolayısıyla beylik eleştirinin karizmasını sarsmasının yanı sıra hem çok yönlü okumaları hem de kültürel irdelemeleri harekete geçirmenin altyapısını kuruyor.

Otoriterleşme gibi bir riskten söz eden Felski, eleştirinin tek yönlü olamayacağını hatırlatıp polemiğe girmeden, sınırsızlık ve sınırların incelenmesi gerektiğini belirttikten sonra yanıtları edebiyatı aşacak bazı sorular dillendiriyor:

“Acaba eleştirmenler sorgulamak, gerçeği gün yüzüne çıkarmak, karıştırmak, itiraz etmek ve gücenmek konusunda neden acele eder? Metnin hayatî öneme sahip bir şeyleri bünyesinde barındırdığına, görevlerinin ise onun içinde ve sınırlarında gizlenmiş bu şeyleri bulup açığa çıkarmak olduğuna dair inançlarının dayanağı nedir? Eleştiri, neden genellikle en ciddi ve titiz düşünce biçimi olarak taltif ediliyor? Eleştirinin gölgelediği, perdelediği ya da geçersiz kıldığı entelektüel ve yaratıcı alternatifler nelerdir? Son derece yaygın olan bu tarz bir eleştirel tavrın bedelleri nelerdir?”

Ruh hâlinin etkisi

İronik eleştiri, ‘arkeolog titizliğiyle çalışan’ eleştirmenlere farklı bir yol gösteriyor. Felski’ye göre metinden uzaklaşan ve satırlara yabancılaşan eleştirmenler, işin içine duygu katmayı beceremeyince tökezliyor. Yetmezmiş gibi bir dedektifleşiyor:

“Dedektife dönüşen araştırmacı, yanılgı ve suç ortaklığıyla ilgili meseleler üzerinde kara kara düşünür; suçu teşhis etmesini, suçun sebebini atfetmesini, ipuçlarını yorumlamasını ve suçunun izlerini bulmasını sağlayacak olay dizilerini bir araya getirir.”

Felski, okurun peşine taktığı ‘Ya eleştirinin sınırları olsaydı?’ sorusuyla edebiyat ve toplumsal olanın birlikteliğini vurgulayıp edebiyatın içinden toplumsal yönlerin çekip çıkarılmasının imkânsızlığına getiriyor sözü.

Söz konusu durumun bir adım ötesi okurun, metnin kendisini çarpmasına olanak tanıması. Akşit Göktürk, “Okuma Uğraşı”nda yıllar evvel, kişinin ‘tarihsel ve toplumsal değer dizgeleriyle bağ kurup onları göz önünde bulundurması’ diye açıklamıştı bu durumu. Başka bir deyişle metnin içinden dışına doğru bir okumadan bahsediyordu Göktürk:

“Metin dışı okuma, yapıtın içinde oluşturduğu toplumsal-tarihsel bağlamı, bir de okurun geçmişini ve şimdisini, bütün bir yaşantı birikimini kapsar.”

Felski, bunlara hem okuma hem de bir çeşit yeniden okuma olan eleştiri bağlamında ruh hâlini ekliyor:

“Ruh hâli kavramı, düşünce ile duygu arasındaki boşluğu doldurur. Ruh hâli, düşünceye eşlik eder ve ona ayar verir; belirli bir nesne karşısında konumlanışımızı etkiler. Edebiyat araştırmalarında teorik tartışmalardan, politik çekişmelerden ve kapalı okumalardan daha fazla şey gerçekleşiyor. Genel ruh hâlimiz ister alaycı ister uzlaşmacı, ister cömert ister ihtiyatlı, ister çalışkan ister tembel olsun, bütün bunlar yüz yüze geldiğimiz metinler karşısında nasıl bir pozisyon aldığımızı ve bize neyin çarpıcı geldiğini etkileyecektir. Eleştiride tarafsız ve mesafeli olmak, ruh hâlinin olmadığı anlamına gelmez, aslında bu da ruh hâlinin bir tezahürüdür, nesnenin üzerine gölge düşürmektir. Okuduğumuz metni renklendirir, onu belirli niteliklerle donatır, belirli bir ışığa yerleştirir.”

Yüzeyde gezinmek

Felski, ruh hâlinin okuma ve yazmanın yönünü, eleştirinin niteliğini, dolayısıyla hassasiyetleri ve üslubu belirlediğini düşünenlerden. Bu yoldan ilerleyen eleştirmen, ‘Metin ne anlama geliyor?’ sorusundan hareketle ‘gizli’ herhangi bir şey aramak yerine ‘Metin nasıl oluştu ve onun ne gibi işlevleri var?’ diye sormaya başlar. Felski’ye göre ‘yüzeyde gezinmeye koyulur.’

Yazar, mevcut retoriği incelerken eleştirinin salt ikincil, olumsuz, entelektüel ve aşağıdan geldiğini söyleyen otoritelerin varlığına dikkat çekiyor. Bununla birlikte eleştirellik ve eleştiri arasındaki ayrımı vurgulayarak yerleşik düşünceleri yok etmek yerine, ‘ilham verici alternatifler ve yeni kelime kadroları bulup ortaya koymayı’ öneriyor.

Metne karşı bağlam, kelimeye karşı dünya, sanat eserinin içsel açıklamalarına karşı dışsal açıklamalar gibi ikilemler arasında salınan eleştirmenlerin, alternatifler ve yeni kelimelerle elinin rahatlayacağını hatırlatıyor Felski.

Yazarın bahsettiği rahatlığı sağlama yolunun, okumayı sadece bilişsel bir faaliyet değil, aynı zamanda bizi duyumsama, algılama, ‘hissetme, kaydetme ve bağlanma eylemlerine dâhil eden somutlaşmış bir dikkatlilik biçimi’ olarak kabul etmekten geçtiğinin ayırdına varmak gerekiyor.

Eleştiriden eleştirelliğe

Felski, ‘eleştirinin eleştirisini’ yorumlama ve sorgulamayla yapıyor bir bakıma; birbirine yabancı entelektüellerin, tanışma ve birbirini tanıma fırsatını böyle yakalayabileceğini düşünüyor. Diğer bir ifadeyle herhangi bir retorikle kendisini sınırlamayan (sınırlamaması beklenen) eleştirmenin, eleştiriyi ‘felsefi ilkeler, ideolojiler ve yorumlama biçimlerinden oluşan eklektik bir yelpaze’ biçiminde görmesi gerektiğini vurguluyor yazar.

Metodolojilerin sınırlayıcılığının ve yanılma payının göz ardı edilmediği bir okuma öneren Felski, sonunda eleştirelliğe varıyor:

“Şüpheci okumayla ilgili tahsil görmüş bir eleştirmen olarak onun cazibesine karşı pek de duyarsız değilim ancak yine de mümkün olduğu kadar kendimi ‘eleştirinin eleştirisi’ne kaptırmamaya çalıştım. Yani gizli saiklerle ilgili ithamda bulunmaksızın, semptomları ve endişeleri teşhis etmeksizin, bilimsel metotların artışını daha geniş toplumsal baskılara ya da eleştirmen meslektaşlarımın anlayamadığı kurumsal güçlere atfetmeksizin yaygın argüman biçimlerini betimledim. Bu arada farklı üslup ve ton nüansları tercih ederek ‘eleştiricilik’ten sakınmaya çalıştım. Kısacası, eleştiriden çok eleştirelliğe yaslandım.”

Eleştirinin Sınırları, Rita Felski, Çeviren: Bahar Dervişcemaloğlu, Dergâh Yayınları, 302 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal