Günışığı Kitaplığı - Reklam Günışığı Kitaplığı - Reklam

Paramparça: Fatih Akın’ın en etkileyici ikinci filmi

Paramparça: Fatih Akın’ın en etkileyici ikinci filmi

Genelde filmlere geç kalırım ama Fatih Akın’ın “Paramparça”sını gösterime girmeden (2 Şubat) önce izlememe rağmen unutmadım. Bir ana için çocuğunu kaybettikten sonra hayatın hiçbir anlamının kalmaması, yaşamı yaşamaya değer görmemesi düşüncesi günlerce yakamı bırakmadı. Belki her çocuğun annesini görmek istediği fantezisini hatırlattığı için. Hangi çocuk annesinin onu uğrunda ölmek isteyecek kadar çok sevmesini istemez ki? (Rossellini’nin İngrid Bergman’lı “Avrupa 1951”i akla geliyor.) Artık çocuk olmayanlar bu fanteziyi ancak anne konumuna geçerek sürdürebilir… Film bu bağımlı ilişkiyi, bu acıyı çok güçlü vermiş.

Hep eleştirildiği gibi “Paramparça”nın politik olarak eksik, zayıf vb olduğuna katılıyorum ama bu eleştiriler bana bir anektodu da hatırlatıyor: Picasso, genç Modigliani’yi, resimlerini göstermek üzere Renoir’a götürür. Renoir Modigliani’ye arka fonlarının zayıf olduğunu ve çalışması gerektiğini söyler. Modigliani, “fon hiçbir zaman benim umurumda bile değildir” der ve Renoir’ın atölyesinden çıkar. Fatih Akın ön plandaki ön duyguya önem veren bir sanatçı. “Paramparça”da derin insanlık dürtülerini (üreme, aşk, ölüm) politik bir arka fon üzerinde anlatmayı seçmiş. O nedenle adı “Paramparça”. Paramparça olan bir ana yüreği. Politik yanı ön plana alıp izlendiğinde film beklentiyi vermeyebilir.

Genelde Akın’ın karakterleri hayata politikayla değil cinsellik dürtüleriyle bağlı karakterler. Yeryüzüne sevmek, sevişmek, üremek vb temel duygular için gelmişler, daha çok hayvani güçlerle dolular. Şehvet (sensualite) ve doğurganlık enerjileri izleyiciye neredeyse ısırarak bulaşıyor. Bazen yönetmenin arka arkaya ve görünür şekilde izleyicinin duygularına oynaması rahatsız ediyor ama duygu telini gevşedikçe –bir gurur refleksiyle– germeyi Allah’tan çok ihmal etmiyor.

‘Irkları birbirinden ayıran’ anlatım dili

Bir başka öğe de Bir Alman ile bir Türk’ün aşkının mercek altına alınışı. Film sanki otobiyografik özellikte bir Neo-Nazizm eleştirisi gibi. (Sanki küçükken, Türklerin Yahudiler gibi aşağıladıklarını duyumsamış zaman zaman…). Muhtemelen Almanya’da geçen gençliğinde yaşadığı aşklar var hafızasında.

İlginç şekilde bir Türk erkekle bir Alman kadının aşkı, bir Alman çiftin aşkıyla paralel anlatılıyor. Hitler’e hayranlık besleyen birinin ırkdaşına duyduğu “aşkı”, bir Alman kadının bir Türk erkeğe duyduğu aşkla paralel anlatmak bu ilişkilerin mukayese edilmesine neden olmuş. Fatih Akın Nazizmi kendi silahıyla, ırkları birbirinden ayıran bir dille anlatmış. Denek gibi seçilmiş Türk ve Alman çiftle Almam Alman çift grubunun öpüşmelerini ard arda izleyen göz, aralarındaki farkı karşılaştırıyor. Neo-Nazilerin nasıl öpüştüğünü merak ediyor. Türk -Alman karı kocanınki gibi mi? Onlar gibi mi yaşıyorlar? Nasıl tatil yapıyorlar?

Çift tatilini doğada bir karavanda yapıyor, yalnız, insanlardan uzak, ıssız bir deniz kenarı ve ormana yakın bir yerleşimde. Her sabah erken saatte karavandan çıkıp hemen antrenmana başlıyorlar. Bir yarışa, bir olimpiyata hazırlanır gibi… Kız, sporcu gibi ciddi, at kuyruklu ve eşofmanlı… İkisinin de kafalarının biçimi ilginç, alınları çıkık. Fazla yakın plan görmediğimiz çehreleri de izleyici merak etsin diye uzaktan esrarengiz çekilmiş. Filmde bazı Yunanlı Neo-Naziler görünüyorlar ve onların da kafası kocaman (neredeyse makrosefal) ve yamuk yumuk… Özellikle birinin çok garip bir kafatası var. Türk erkek karakter Nuri Şekerci (Numan Acar) ve Alman kadın karakter Katja Şekerci’nin (Diana Krugger) de fiziksel görünüşlerinin çok özel olduğu söylenmeli… Krugger’in ince uzun bacaklarıyla yürüyüşü kendine has (zarif bir hayvansılığı var). Mavi ufak gözler ve kemik yapısıyla çehresinde bir Germenlik sabit. Onda yeni bir Marlene Dietrich havası var. Sakin oyunculuğu, sık sık dünyanın en güzel ağlayan ve en güzel öpen kadın oyuncusu övgüsünü hak etmiş bence. Türk erkek karakteri, şeytanla peygamber arası, çok uzun burnuyla Mezopotamyalı bir surat gibi görselleşmiş.

Şehvetli yönetmen ve oyuncuları

Filmin daha ilk sahnesinde Türk-Alman çiftin öpüşmesinde zıtların çekim yasasına denk ihtiraslı büyük bir aşk var. (Krugger (Katja) hapishanedeki kocasını Fatoş Güney’in Yılmaz Güney’i beklemesi gibi yıllarca beklemiş). Kanımca filmin arka planında Güney aşk öyküsünden beslenilmiş. Mahkeme salonunda davayı haksız yere kazanan Neo-Nazi çiftin öpüşmesinde hissedilen ise cıvıltılı, genç ve sportmen iki Almanın hemcinsine duyduğu narsistik bir aşk ve neşe.

Akın çocukken kendini Almanya’da bir Yahudi gibi mi hissetti bilinmez ama bunu hep aşk duygusunun afyonuyla aştığı belli. Çünkü filmlerinin hammaddesi Gaspar Noe’ninkiler gibi “Aşk uyuşturucusu”. Zaten Fatih Akın’da hep bir suç ve kavga var. Gaspar Noe’de o suçluluk kompleksi ve polisiye taraf yok. Akın’ın film dilini Amerikanlaşmaktan kurtaramayan da bu suçlu olmak, illegal olmak, uyuşturucu kullanmak konularının anlatımındaki dilsel akrabalık.

“Duvara Karşı” özünde bir tutku filmiydi. ‘’Paramparça’’ hem annelik, hem tutku filmi ve bence ikinci en etkileyici filmi.

Fatih Akın şehvetli bir yönetmen, bu sırf fiziksel değil, duyusal fazlalığın, aşırı duyarlılığın sonucu. Oyuncularına bunu geçirmekte çok başarılı. Sonuç: Isırılmış gibi (kudurmuş kadar iyi) oynayan oyuncular. (Krugger ilk öpüşmede yaydığı sensualite’yi filmin sonuna dek korudu.) Acıyı da sonuna dek yaşattı. Ailesinin öldüğünü anladığı sahnede bedeni sanki içini gösteren cam bir fanus kesildi. Karnından yukarı çıktıkça koyulaşan, kararan bir renk gördük. Renk, acının rengiydi. Ton sür ton karnından göğsüne, göğsünden boynuna koyulaşan dalgalar olarak yükseldi, pembeden kırmızıya, kırmızıdan mora döndü… Sinemada böyle şeffaflık hissi yaratan bir oyunculuk sahnesi çok görmedim.

Aynı acıyı ölmüş çocuğunun yatağında yattığı çok basit bir sahnede de tekrar nasıl o denli derin hissedebildik? Öpüşme sahnesinde de ölüm sahnesinde de Rusların, Slavların etindeki duygunun titreşimi gibi, yoğun bir elektrik kıvılcımı geçti izleyiciye. İlkinde izleyici, bir üçüncü sevgili gibi öpüşen çifte katıldı adeta. İkincisinde (ölüm) Katja’nın bu kayıptan sonra artık yaşayamayacağını sezdi… Oyuncu – izleyici arasında çok yoğun empati ve özdeşleşme.

Akın’ın sineması özetle bu aslında. “Yaşamı ya hep ya hiç noktasında yaşamak”, hep “çok hissetmek” ve izleyiciye bunu “bulaştırmak”…

Tüm duy(g)uları oyuncuların bedeninde gözle görünür, elle tutulur bir halde takip ettik, kanatlanmış aşağıdan yukarı yürüyorlardı…

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal