Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Özlediğimiz Ruhi Su

Özlediğimiz Ruhi Su

Ruhi Su, büyük kayıplarımızdan. 1985’te, devlet ona pasaport vermediği için öldü. Müzikli protesto geleneğini halk ozanlarından günümüze taşıyan güçlü isimlerdendi. Yaşasaydı, 103 yaşında olacaktı. Yazık ki, ölümünün üzerinden 30 yıl geçti. Ölüm derken, fiziki durumdan söz ediyorum elbette: Ruhi Su, “dostlar”ının katkısıyla, türkülerde yaşamaya devam ediyor.

ruhi2Ruhi Su adını, 1988’de, üniversitedeki “solcu abi”lerimden duymuştum. Öldüğü günlerde yayımlanan son plağı “Ekin İdim Oldum Harman”, Fransa’da Charles Cross Akademisi Ödülü’nü yeni almıştı. Beni çarpan albümdür bu. Ardından, bir 45’likte dinlediğim “Nefes” ile hayranı oldum; plaklarını, kasetlerini, kitaplarını topladım ve külliyatı hızla tamamladım. Yıllarca dinledim. Belki klişe olacak ama acımı, sevincimi, sevdamı ve kavgamı onunla paylaştım. 2010 yılında, Overteam, bir Rakı Ansiklopedisi hazırladığında, yazmayı önerdiğim maddelerden biri Ruhi Su’ydu. Zorluydu ama ortaya çıkan küçücük madde, dolu doluydu:

Bas bariton sesiyle söylediği türkülerle tanınan yorumcu, besteci, müzik araştırmacısı, şair. Doğduğu Van yöresinde Ermeni tehciri sırasında ailesini kaybedince, Adana’da Öksüzler Yurdu’nda yetişti. Ankara Devlet Konservatuarı’nda eğitim gördü. 1942’den itibaren pek çok operada rol aldı. Aynı dönemde Ankara Radyosu’nda Batılı şan tekniğiyle yorumladığı halk ezgileri yolunu çizdi. 1951 komünist tevkifatında hapse girdi, 27 Mayıs’ın hemen öncesinde, “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası” filminde söylediği türkülerle ve her akşam Taksim Belediye Gazinosu’ndaki repertuvarıyla 60’lı yıllarda yeşeren sol hareketlerin müzik alanındaki işaret fişeği oldu. 60’ların sonunda, geçimini sağlamak için İstanbul’da As Kulüp, Çatı, Kent, Kafkas, Kartiyer, 66, Reis Merhaba, Ankara’da Kalem gibi küçük lokallerde büyük bir ciddiyetle türküler söylemesi, gece hayatının sıra dışı enstantanelerindendi. Bir duble rakısını programı bitmeden içmezdi. Yayımladığı 45’lik ve 33’lüklerde Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Köroğlu gibi ozanların nefesini bugüne taşıdı. Bu plaklar, solcu aydınların evlerde kurdukları rakı sofralarının uzun süre değişmez eşlikçisi olarak kaldı. Sabahattin Eyüboğlu ve mavi yolculuk çevresiyle ahbaplık kuran Su, Nâzım Hikmet, Orhan Veli dizelerinden de besteler yapmıştır. Parmaklarından rahatsızlanan ve yurt dışında tedavi edilmesi gereken Ruhi Su’ya pasaport verilmemesi, 12 Eylül yönetiminin acımasız uygulamalarından biridir. Cenazesi, dönemin ilk büyük kitle gösterisidir.

Öksüz, yalnız bir çocuk: Mehmet

ruhi3Ruhi Su’yu daha iyi tanımak için çocukluğuna biraz yaklaşmak gerek: Tek başına hiç tanımadığı bir ilde yaşamaya çalışırken, yurttaki müzik öğretmeni Mehmet Tahir’in eline verdiği keman, o zamanki adıyla Mehmet’i bambaşka bir dünyayla tanıştırdı. Sonrasında o yıllar için kurduğu tek bir cümle, acılarını bize anlatmaya yeter: “Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım.”

Dönemin savunma bakanı Recep Peker’in tebliğiyle Kuleli Askeri Lisesi’ne gönderildi ancak müziği çok sevdiği için bu okuldan kaçarak Ankara Musiki Muallim Mektebi’ne girdi. Oradan, Ankara Devlet Konservatuarı’na geçen ve şan öğrenen sanatçı, mezun olduktan sonra, Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası’nda göreve başladı. 1943,45 arasında, on beş günde bir pazar sabahları 10’da yayımlanan “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor” adlı programı yaptı. İlk türkü resitalini Ankara Halkevi’nde verdi, korolar kurdu. 1936’da, Musiki Muallim Mektebi’nde kurduğu koro, Ahmet Adnan Saygun’un himayesinde Ses ve Tel Birliği Korosu’na evrildi, 1944’te DTCF bünyesinde oluşturduğu koro ise pek çok insanın katılımıyla büyüdü. Bu koro vesilesiyle, Sıdıka Umut’la tanıştı. 1951 TKP tevkifatında, radyoda söylediği Alevi türküleri bahane edilerek tutuklandı ve hapse girdi. Sıdıka Hanım’la hapishanede, Behice Boran ve eşinin şahitliklerinde evlendi. “Bu Nasıl İstanbul Zından İçinde”, “Mahsus Mahal”, “Hasan Dağı” gibi türküleri hapiste yazdı. Hapishane sürecinde de korodan uzaklaşmadı Ruhi Su ve küçüklü büyüklü korolar kurarak mahkumlara türkü söyletti.

ruhi4Hapishaneden çıkışı, Çumra ve Ankara’da geçen sürgünlük döneminin başlangıcı. Sonrası, adının duyulmasıyla başlayan yükselme dönemi. “Seferberlik Türküleri ve Kuvayı Milliye Destanı” adını taşıyan ilk albümü, 1971 tarihli. Nâzım Hikmet şiirini ilk besteleyenlerden. 1963’te, şairin ölümünün ardından “Karalı Bir Haber Düşmüş Geliyor” türküsünü yakan da o.

Yaptığı çalışmalarla Zülfü Livaneli’den Rahmi Saltuk’a, Sadık Gürbüz’den Ahmet Kaya’ya, Cem Karaca’dan Grup Yorum’a kuşaklar boyu pek çok müzisyeni etkiledi. Erdem Buri’nin teşvikiyle Tülay German’a türküler öğretti, Anadolu-pop’un temelini atan ekipte yer aldı. Başkaldırı türkülerini yığınlara taşıdı, tanıttı. Kimilerine müdahale etti. “Osman Paşa Marşı”, bunlardan biri: “Olur mu böyle olur mu? / Kardeş kardeşi vurur mu? / Kahrolası diktatörler / Bu vatan size kalır mı?” Sıdıka Su, bu marş hakkında şu bilgiyi veriyor: “Ruhi Su tarafından, 1960 yılında, 28 – 29 Nisan olaylarında yazılıp söylenmiştir. 27 Mayıs harekâtının simgesidir.”

Yöreselden evrensele uzanan çizgi

ruhi5Ruhi Su, türküleri, aldığı Batı müziği eğitiminin etkisiyle yorumladı. “Yöreselden ulusala, ulusaldan evrensele” şiariyla çalıştı ve temiz İstanbul Türkçesiyle seslendirmeyi tercih etti. Aksandan ve yerel ağızlardan kaçındı; onları “anlaşılır” kıldı. 1975 sonlarında kurduğu Dostlar Korosu ile çoksesli denemeler yaptı. Bu koro, Ruhi Su’ya “El Kapıları” (1976), “Sabahın Sahibi Var” (1977) ve “Semahlar” (1978) albümlerinde eşlik etti. Timur Selçuk, Cenan Akın, Sarper Özsan gibi önemli müzisyenlerin katkılarıyla bugünlere gelen koro, artık Ruhi Su Dostlar Korosu adıyla çalışmalara devam ediyor.

Sağlığında yaptığı on bir plak, İmece etiketiyle yayımlanmıştı. On altı 45’lik plakta ve değişik zamanlarda kaydedilmiş makara bantlarda kalmış türküler, ölümünden sonra Sıdıka Su tarafından derlendi. Bu albümler, 90’larda Nepa tarafından yenilenmişti, bayrağı daha sonra Ada Müzik aldı: Külliyatın tamamı bu sayede piyasada. Şiirleri ve yazıları, Everest Yayınları tarafından yeniden basılan “Ezgili Yürek”’ adlı kitapta toplandı, anısına kitaplar yapıldı. Bunlar arasında en önemlisi, Füsun Akatlı tarafından derlenen “Bir de Ruhi Su Geçti…”

Katil: 12 Eylül!

ruhi612 Eylül cuntası, Ruhi Su’nun katili. Memleketin üzerine balyoz gibi inen “darbe”, hayatın her alanını etkiledi. Müzik de bundan nasibini aldı. Darbe öncesinde yurt dışına çıkan Cem Karaca, Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan gibiler geri dönemedi, vatandaşlıktan çıkarıldı; “içeride” kalanlar, Selda Bağcan’dan Timur Selçuk’a pek çok isim, hapse atıldı ya da konser veremedi, albüm yapamadı. Ruhi Su, bu dönemde amansız bir hastalığın pençesinde kıvranırken, devlet ona pasaport vermediği için öldü. Tedavisi Avrupa’da yapılabilecekken, gideceği hastane bile hazırken, gidemedi. Kurtarılacakken, bir umut varken, kurtarılamadı. Sazından, sesinden, düşüncesinden mahrum kaldık. 12 Eylül, sadece yaşama sevincimizi değil, Ruhi Su’yu da elimizden aldı.

1985 yılında gazetelere yansıyan, baskılar yüzünden ilk sayfadan verilemeyen ve iç sayfalara hapsolan küçük bir haberin başlığı, “olmasın” dediğimiz şeyi bize duyuruyordu: “Halk türkülerinin ustasını yitirdik.” 21 Eylül 1985 tarihli Milliyet gazetesinden aldığımız haber şöyle devam ediyor: “Türk Halk Müziği yorumcusu büyük usta, Devlet Operası eski sanatçısı basbariton Ruhi Su, 73 yaşında dün sabaha karşı İstanbul’da öldü. Ruhi Su, bir süre önce kaldırıldığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde ameliyat edilmişti. Tanınmış sanatçı, gösterilen tüm ihtimama rağmen kurtarılamayarak, hayatını kaybetti.”

Devletin ‘engel’leri

ruhi7Buradaki “gösterilen tüm ihtimam” faslı gerçek lakin yeterli olmadığı da açık. Ruhi Su’nun yurt dışında tedavi edilmesi gerekiyordu. Bir umuttu bu ve belki de yaşatılabilirdi. O günleri, eşi Sıdıka Su’dan dinleyelim: “1977’de [bütün engeller aşılarak] alabildiği pasaportuyla yurt dışında konserler verebilmek olanağına kavuştu Ruhi Su. 12 Eylül’den sonra da çıktı yurt dışına. (…) Türkiye’ye dönüşünde pasaportunun dolan süresini uzatmak için 2 Kasım 1981’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün ilgili şubesine başvurdu Ruhi Su. Ben ise 23 Nisan 1981’de başvurmuştum pasaport almak için. Bana, ilk kez pasaport verileceği için evraklarımın İçişleri Bakanlığı’na gönderildiği ve beklemem gerektiği söylenmişti. Ruhi Su’ya da ikinci bir emre kadar beklemesi. Bu bekleme nedense hiç bitmedi. Bu süre içinde Ruhi Su yurt dışından gelen konser çağrılarını ya yanıtlamadı ya da reddetti. Ama başka bir gelişme pasaport konusunu gündeme getirmekte gecikmedi: Ruhi Su hastaydı.” ([Cumhuriyet gazetesinin eki] Siyaset 85, 24 Kasım 1985)

ruhi8Dönemin güçlü dergisi Nokta, 15,21 Ekim 1984 tarihli sayısında “pasaport alamayanlar”ı haberleştirdi. Ruhi Su’dan yola çıkmıştı. Bu haber konuşulmaya başlayınca, devlet yetkilileri, “başvurusu bulunmadığı için pasaport verilmedi” açıklaması yaptı. Sıdıka Su’yu dinlemeye devam edelim: “Ruhi Su’ya prostat kanseri teşhisi konmuştu. Kendisine hiçbir zaman söylenmeyecek olan bu kötü haber hızla yayıldı. Ama pasaport olayında herhangi bir gelişme yoktu. (…) Yanıt hep aynıydı: Bir süre beklemesi gerekmekteydi. (…) Yurt dışından çeşitli başvuruların yapıldığı, Kültür Bakanlığı’na dört yüzü aşkın müzisyenin imzaladığı bir kektup gönderildiği, Ruhi Su’ya pasaport verilmesi için aracılık yapılmasının istendiği haberleri dolaşmaktaydı. (…) 6 Nisan 1985 tarihli Cumhuriyet’te yer alan bir haberden, (…) altı Alman sanatçının Kültür Bakanlığı’ra başvurduğuru öğrendi kamuoyu. Heinrich Böll, Wolf Bierman, Ingeborg Drewitz, Günther Grass, Siegfried Lenz, Günther Wallraff imzalı mektupta Ruhi Su’nun yurt dışında tedavi edilebilmesi için pasaport verilmesine aracı olması isteniyordu Kültür bakanlığı’ndan. Aynı sanatçılar Ruhi Su’ya da bir mektup göndermişlerdi.”

Çabalar işe yaramadı. Gazeteler olayın peşini bırakmadı, Mustafa Ekmekçi, Uğur Mumcu gibi isimler ortak tanıdıklarını araya sokarak devletin önemli kişilerinden ricacı oldu ancak hep bir engel çıktı. Son “engel”, 1985 baharında bildirildi: Sıdıka Su’nun 1981’de yaptığı başvuru “incelenmiş”, pasaport çıkarılmış ancak “alınmadığı için arşive kaldırılmış”tı. Ruhi Su’nun başvurusu ise “bulunamıyor”du. Hızla yeni bir başvuru yapıldı, 14 Haziran 1985 tarihinde, 11022 sayılı yazıyla, sanatçının “bir defaya mahsus olarak yurt dışına giriş ve çıkışına” izin verildi. Ruhi Su, Sıdıka Su’nun deyimiyle, “sağlığı yurt dışına çıkamayacak ölçüde kötüleştiği için” bu pasaportu hiçbir zaman kullanamadı.

20 Eylül: Kara gün.

ruhi9Galileo Galilei’nin “dünya dönüyor” dediği için yargılandığı güden 352, Türkiye’nin ilk resim ve heykel müzesinin açıldığı günden 48, John Lennon’ın Beatles’tan ayrıldığını açıkladığı günden 16 yıl sonra, 1985 yılında, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan Ruhi Su öldü. Ölümünden beş yıl önce, aynı gün, bu karara imza atan “ekip”ten biri olan, emekli amirallerden Bülend Ulusu, Kenan Evren ve arkadaşlarının isteği üzerine başbakanlık koltuğunu devralmış, cunta hükümetini kurmuştu. Ruhi Su’nun ölümünden üç yıl sonra, yine aynı gün, aynı “ekip”, hiçbir şey olmamış gibi, dünya şampiyonu olan haltercimiz Naim Süleymanoğlu’nun başarısıyla kıvanç duyuyor, “Türk’ün sesini bir kere daha dünyaya duyurduğumuzu” gururla söylüyordu. Yedi yıl sonra yine büyük bir acı yaşanacak, 20 Eylül 1992’de, Kürt halkının en büyük değerlerinden Apê Musa olarak tanıdığımız Musa Anter, Diyarbakır’da öldürülecekti.

Cumhuriyet hariç gazeteler, Ruhi Su’nun ölüm haberini iç sayfalarda verdi. İlk sayfadan büyük bir fotoğrafla haberi “gören” Cumhuriyet’in ikinci sayfasında, iki küçük ilan göze çarpıyordu. Sıdıka Su-Ilgın Su imzasıyla yayımlanan, çok sadeydi: “20.09.1985 / Ruhi Su aramızdan ayrıldı.” Diğer ilan, “dostları”ndan bir çağrıydı: “Ruhi Su’yu çiçeklerle sevgilerle uğurlayacağız. O’nu 22 Eylül 1985 Pazarr günü öğle namazından sonra Şişli Camii’nden alıp, Zincirlikuyu Kabristanı’na defnedeceğiz.”

ruhi10Aynı gün, Milliyet, kimi sanatçılara Ruhi Su’yu sormuştu. Vedat Günyol, “Çok üzüldüm. Canım kadar sevdiğim bir adamdı. Çok yakın dostumdu. Türküleriyle günü açan bir dosttu” derken, onunla çalışmış, onun ileri görüşlülüğünü ve terbiyesini sahnesine taşımış olan Timur Selçuk şunları söylüyordu: “Ruhi Su’nun dünya görüşü ve sanatı, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Halk türkülerimizin çağdaş bir biçimde yorumlanması ve derlenmesi konusunda bir ömür boyu verilen emek, hepimize örnektir. Bundan böyle anısı ve eserleri, bizlerle beraber olacak. Başımız sağ olsun.” Aynı sayfada görüşleri sorulan müzik eleştirmeni Faruk Yener, Ruhi Su’nun “sanatı”na farklı bir yerden bakmayı tercih etmişti: “Türk sanat yaşamı, yarattığı özgün üslupla, inandığı doğrultuyla seçkinleşen değerli bir müzik adamını yitirdi. Operadan kaynaklanan köklü bilgisini, halkın geleneksel folkloruyla özdeşleştirmeye yönelik çabası ilgiyle karşılanmış, bu yürekli sentez, daima söz konusu edilen ilginç sonuçlar getirmiştir. Opera tarihimizdeki yeri ve bu çabaları, Ruhi Su’nun unutulmaması için yeterli sayılacaktır inancındayım.”

Cenazeye saldıran asker, kurşunlanan mezar…

ruhi11Ruhi Su’nun cenazesi de olaylıydı. 12 Eylül’den sonra düzenlenen, binlerce kişinin katıldığı ilk “buluşma”ydı bu ve askerin saldırmasıyla sonuçlandı. Katılanlardan 163 kişi gözaltına alındı. Orada kalmadı, mezarına da saldırdılar. Sıdıka Su, Roll’un Ekim 1997 tarihli 12. sayısında şunları söylüyor: “Ruhi’nin bu ülkede rahat dolaştığı hiçbir zaman görülmemiştir. Derlemelerini hep büyük şehirlerdeki göçmen gecekondu halkından yaptı. Ona böyle baskı yapılmasının nedeni komünizm düşmanlığıydı. Bugün yaşasaydı gene aynı eziyeti çekerdi. (…) TRT’de hâlâ Ruhi Su yasak. On senedir her yıl anıt mezarını kırıyorlar. Değiştiriyoruz, bu sefer ateş ediyorlar. Düşünebiliyor musunuz, dört bir yanından mezarı kurşun yağmuruna tutmuşlar…”

Kimileri vardır, hakkında ne söylense az gelir, eksik kalır. Ruhi Su’nun ölümü erken bir ölümdü. Hayatının en verimli aşamasında kaybettik onu. Sadece halk müziğine değil, Batı müziğine de yeni bir boyut kazandırmış, Anadolu-pop, biraz da onun çalışmaları ve çabalarıyla doğmuştu: Tülay German’a, bu türün fitilini ateşleyen “Burçak Tarlası”nı ve diğer türküleri öğreten oydu: “[1962’de, Erdem Buri] ‘Türküleri gazino şarkıcısı gibi söylüyorsun. Olmaz böyle şey,’ diyerek elimden tuttu, beni Ruhi Su’ya götürdü. Ruhi Su’dan, haftada üç kere olmak üzere, ders alacağım. Atıf Yılmaz’ın evinde.” (Erdemli Yıllar, Bilgi Yayınevi, 1996) German, anılarında, Ruhi Su’yla aynı sahneyi paylaştığı As Kulüp’te, “Burçak Tarlası”nı söylerken başına geleni şöyle anlatıyor: “Çok istediler, ‘Burçak Tarlası’nı söylüyorum. ‘Bakın şu deyyusun kaç tarlası var’ dedim, biri ayağa kalktı. Elinde bir şey var. Şişe falan atacak zannettim sahneye. (…) ‘Bu orospunun yüzünden tarlalarımız elimizden gidecek’ diye bağırıyor (…) Meğer adam tabanca çekmiş!”

ruhi12Ruhi Su ve onun izinden gidenler, bu memlekette hep baskı gördü. Baskılar sürüyor. Sıdıka Su’nun söylediklerinde bugün de değişen bir şey yok: TRT’de hâlâ Ruhi Su yasak. Belli programlarda göstermelik olarak deliniyor belki bu yasak ama o kadar.

Yazının sonuna yaklaşırken, bambaşka bir hattan Ruhi Su müziğine bakan ve yine onun izinden ilerleyen Fikret Kızılok’un söylediklerine bağlanalım: “Ruhi Su sesli türkülerde Anadolu’nun beraberliğini birliğini, Muzaffer Sarısözen ekolünden çok daha iyi başaran bir kişi. (…) Bunu TRT otuz senedir yapmaya çalışıp beceremiyor. Büyük ve geniş bir ses, bas bariton bir ses; söyleyiş yalnızca bas baritonlukla kalmıyor, buna daha sonra yürek katılıyor. Karakter icabı direnen bir kişiliği var, hepsi sesinde birleşiyor.” (Yeni Gündem, 18 Ekim – 1 Kasım 1985)

Bahsi burada kapatayım, yazıyı sonlandırayım ama bu kapanış bizi ondan uzaklaştırmasın. Bilakis biraz daha yaklaşalım; nicedir dinlemediğimiz albümlerinden birini arkadaşlarımızla dinleyelim örneğin. Bu, gücümüze güç katacak, unuttuğumuz umudu bize hatırlatacak. Türküleriyle o dönemi aydınlatan Ruhi Su’nun yaktığı meşaleyi bugüne taşımak boynumuzun borcu. Onu yaşatmak, türkülerini söylemek ve söyletmek, sırf bu yüzden çok önemli.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal