Orhan Pamuk, The Telegraph’a yazdı: ‘İstanbul’a bir aşk mektubu’

Orhan Pamuk, The Telegraph’a yazdı: ‘İstanbul’a bir aşk mektubu’

Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Orhan Pamuk, İngiliz gazetesi The Telegraph’a “İstanbul’a bir aşk mektubu” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Pamuk’un yazısının İngilizce versiyonundan çevrilmiş hali şöyle:

“Şimdi İstanbul’a geri dönme zamanı. 2016 darbe girişiminden sonra boşalan sokaklar tekrar turistlerle dolu. Politik duruma rağmen şehir kalabalığı ve renklerini tekrar bulmayı başardı. Son 20 senedir yaşadığım Cihangir- Çukurcuma semti yavaşça canlanıyor. Bu gelişmelerden memnunum; bu karanlık günlerde bile dünyanın birçok yerinden insanın hala seni görmek istiyor olması sevindirici.

Cihangir ve Çukurcuma 50’li yıllarda bugün olduğu kadar renkli değildi. O günlerde hiçbir turist buraya gelmeyi düşünmezdi. Cihangir Rumların yoğunlukta olduğu bir semtti. 1964 yılında, Türk- Yunan krizinin bu kez Kıbrıs sebebiyle patlak vermesinden sonra Rumlar İstanbul’u sürüler halinde terk etti. Cihangir sokaklarının çoğunluğu biz çocuklara, futbol oynamak için bir alan olarak kalmıştı. 60’ların başında, annemin Cihangir’deki bir binanın 5’inci katında bulunan evinde yaşıyorduk. Binada asansör yoktu ve bir soba ile evi ısıtırdık.

60’larda meze veya kitap almak istiyorsanız, Cihangir’den Taksim veya İstiklal caddesine 12 dakika yürümek durumundaydınız. Bugün ise aynı sokaklar meze barları, kitapçılar, antikacılar, sanat galerileri, kahve dükkânları, dizayn dükkânlar, hurda satan dükkânlar, birçok restoran ve turistle dolu.

Kitabım “İstanbul”da bahsettiğim gibi ben çocukluğumun çoğunu Nişantaşı’nda geçirdim, artık pek gitmediğim, Taksim’in kuzeyinde bulunan zengin bir bölge. 1994’te ofisimi Cihangir’e taşıdım. O zamanlar ucuz, sessiz ama merkezi bir semtti. 1980’deki askeri darbeden sonra bölgedeki “Red light district” daha uzak semtlere taşınmak zorunda kaldı ama ben 90’larda oraya taşındığımda orada hala evlik alışverişlerini yapan travestiler ve seks işçileri görebilirdiniz.

Sonra, 2000’lerin başında Cihangir’in karakteri bir anda değişti. İlk olarak Haliç’in diğer ucunda bulunan kitap ve dergi yayınevleri şehrin eski bölümünden buraya, Avrupa tarafına taşındı. Sonra reklam stüdyoları, şarap dükkanları, ikinci el kitap satan dükkanlar  ve ilk kafeler belirmeye başladı. 90’ların ortasında Batı kökenli firmaların yöneticileri, diplomatlar ve yabancı muhabirler semte taşınmaya başlamış ve en üst katlardan manzaralı evler kiralamaya başlamışlardı. Topkapı Sarayı’nı, Ayasofya’yı, Sultanahmet Cami’yi, tarihi yarımadanın silüetini ve Boğaz’ın ağzını içeren bu manzara batılı gezginler tarafından çokça resmedilmişti.

Bugün gördüğüm çoğu emlakçı da dükkânını o zamanlarda açmıştı. Kira anlaşmaları dolar üzerinden yapılmaya başladı ve fiyatlar artmaya başladı. Aynı zamanda İstanbul’un zengin sınıfları şehrin başka bir bölgesinde tarihi yarımadanın ve boğazın manzarasını bu kadar güzel gören başka bir yer olmadığını fark ettiler. Onlar da Cihangir’e taşındı.

Bütün bunlar norm olan muhafazakar kültüre nazaran Cihangir’de görece olarak daha toleranslı bir kültür oluşmasını sağladı. Burada dışarıda içki içebilirdiniz ve dünyanın birçok ülkesinden gazete bulabilirdiniz. Buna uygun olarak şehrin tarihinde ilk defa “yeşil” restoranlar ortaya çıktı. Balık restoranları su kenarlarına sınırlı değildi, kafeler pazar günü brunch servis etmeye başladı, farklı bar türleri oluştu ve restoranlar modernize edilmiş geleneksel yemekleri alkol ile servis etmeye başladı.

2000’lerde dar caddelerdeki balık restoranları yayılmaya başladı, aynı anda dört veya beş masaya servis yapıyorlardı: onlara telefon açardım, onlar da bana o gün yakaladıkları balığı ızgara edip yanında salata ile gönderirlerdi. Eğer editörümle bir taslak üzerinde çalışırken daktilomun başında yemek yemek istersem veya “Masumiyet Müzesi” üzerinde çalıştığım mimarlar ve artistlerle yemek yemem gerekirse Cihangir’in köfte, pide, ev yemekleri yapan restoranlarını, tatlı dükkânlarını veya girişimci yemekler yapan ufak ama hırslı restoranları seçmek bana büyük haz verir.

Bu mekanlarda yemek bana çevremdeki sesli kalabalığın bir parçasıymışım gibi hissettirdi ve şehre aitmişim gibi hisettim. Ama Cihangir’i vitrinlere bakmak ile sonsuz yürüyüşler için bir cennet ve benim için çok ilginç yapan şey Çukurcuma’da ufak, kılıksız ve kirli bit pazarının hızla değişmesi ve büyümesi oldu. Sahiplerinin küçük kiralık odalarda yaşadığı, eski döşekler, kırık sandalyeler ve fakir öğrencilere kullanılmış kot pantolonlar satan dükkânlar nostaljik giyim ve çok büyük kataloğu olan antika dükkânlarına dönüştü.

Bu büyüme döneminde Kadıköy ve Horhor semtlerine bulunan antikacılar ve ıskarta mal dükkânları Cihangir’de şubeler açtılar ve en iyi ürünlerini burada sergilemeye başladılar

Bu dükkânları saatlerce gezebilirim. 2000’lerden sonra, ülke ekonomik olarak büyüme görürken İstanbul’un büyüyen orta sınıfından yeni koleksiyoncular ortaya çıktı. Bu koleksiyoncular eski piyango biletlerine, eski spor dergilerine, film posterlerine ve eşyalarına, çocuk oyuncaklarına ve çikolata ile sakızlardan çıkan sanatçı resimlerine meraklıydı.

Sanki her gün bir diğeri kapanırken yeni bir kafe, bir börek salonu, turşu veya mantı dükkânı açılıyordu. Özellikle benim gibi çocukluklarında ürettikleri ürünleri tekrar görmeyi seven insanlar için bu dünya bir açık hava müzesi gibiydi. Bir zamanlar kızımı okula bırakıp ofisime giderken her gün bu uzun ve eğri büğrü yollardan yürürdüm.

Cihangir, Taksim ve Karaköy iskelesini birbirine bağlaması gereken bir caddenin civarında kurulmuştu, ancak bu cadde asla yapılmadı; bu yüzden de Cihangir bütün ana yollardan uzak ve sadece ara sokaklardan ulaşılabilen bir semt haline geldi. Bu Cihangir’i şehrin keşmekeşinden uzak, sessiz bir yer yaptı.

Bu semtte geçen “Masumiyet Müzesi”ni yazarken ve yerel ıskarta dükkânlarını gezerken uzun yürüyüşler yaptım. Bu yürüyüşler sırasında da o sessizliği duydum. En iyisi ise eğer kendimi kıpır kıpır hissedersem çocukluğumdan oyuncaklar, spor ve film dergileri, kafeler, tarihi yarımada manzaraları, kaldırımda yemek yiyen insanlar kitapçılar ve eski film posterleri içinde bir yürüyüşe çıkabilirdim. Üsküdar, Kız Kulesi ve İstanbul Boğazı’nı çok güzel gören, sokak kedileriyle kaplı bir yokuş var Cihangir’de, manzara izlemek için oraya giderdim.

Sonra Firuzağa Cami’nin yakınlarında bir kafenin veya pidecinin dışındaki bir masada, büyük bir ağacın altında oturup gazetemi okur ve not defterime notlar alırdım. Çevremde edebi, artistik ve siyasi dünyadan birçok insan görmek ve onların çoğunun hükümeti eleştiren, Avrupa’yı ve özgürlüğü seven insanlar olduğunu bilmek bana neşe verirdi. Bunlar benim Cihangirli olmakla gurur duymamı sağladı.

 

Kaynak: T24

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal