Örgütlü yalanlar ve alternatif ‘gerçeklikler’

Örgütlü yalanlar ve alternatif ‘gerçeklikler’

Steve Tesich, The Nation’ın Ocak 1992 sayısında yayımlanan ‘Yalanlar Yönetimi’ başlıklı makalesinde, ‘Hakikat Sonrası’ kavramını ortaya atmış ve ‘post-truth’, 2016’da Oxford Sözlüğü tarafından yılın sözcüğü seçilmişti.

Tesich, makalesinde belirsizliklerin, kesinliğin ve gerçekliğin önüne geçtiğinde, doğruluk ve doğrulama zemininin kayganlaştığını; hakikatin yerini ‘gerçekmiş gibi’ ve ‘doğruymuş gibi’ olanların aldığını belirtmişti. Bu durum, stratejist Lee Atwater’ın 1980’lerde dillendirdiği ‘algı gerçektir’ teorisiyle paralellik gösteriyordu: Gerçeğin önüne ya da yerine konan imaj veya görüntü aracılığıyla oluşturulan dil ve ardından meydana getirilen dilbilgisel anarşiyle kendi politik söylemini herkese dayatmaya girişen siyasetçiler, bu teoriden epey yararlandı. Gazeteci Masha Gessen buna, ‘hakikat üzerinde bir iktidar sağlama uğraşı’ demişti. Ibsen, söz konusu eylemi yıllar önce ‘yaşam yalanları’ diye özetlemişti. Kurt Vonnegut ise ‘İnsanlara şahane yalanlar söylemezseniz yaşamak istemeyeceklerdir’ diye yazmıştı.

Hannah Arendt’in ‘doğru ile yanlış arasındaki farkı önemsemeyenler’ ya da ikisini kasıtlı olarak birbirinin yerine geçirenler dediği totalitarizm yanlısı ve faşist liderler, hakikat düşmanlığının ve yalanın kitabını yazmıştı.

‘Führer’ Adolf Hitler.

Popülist, narsist ve faşist liderlerin seçkinlere, ‘yabancılara’ ve düşman ilan ettiklerine karşı giriştiği eylemlerin özünde, Jacques Ranciére’in ifade ettiği duygusuzluk ve liderlerin kendi stratejilerini gerçekleştirmek üzere her şeyi yapma güdüsü bulunuyor. Kendilerinden öncekileri yok ya da başarısız sayan faşist liderler, ‘devlet benim’ derken statü sembolleriyle kişi kültü meydana getirip tavizsiz ve kesin onay beklediği bir kitle yaratmaktan geri durmadı. Bu yolla rakiplerini kolayca ‘hain’ ilan ettiler, kendilerine herhangi bir itiraz gelmesini engellediler, biat eden kör tebaa yardımıyla iktidar hırslarını pekiştirdiler. Böylece Ranciére’in tarifiyle içi totaliter ve dışı liberal yönetimler, demokrasi düşmanlığıyla yelkenini şişirdi. Her şeyin biçimselleştiği, ‘bir’in çoklukla uyumlu hâle getirildiği, ‘koyunlarına şefkat gösteren çoban tavrı’yla hareket eden liderin ‘saygı’ beklediği ‘demokratik insan’ı yaratan bir sistemdi bu.

Xavier Márquez’in deyişiyle bahsi geçen sistemi kullanan her lider, muhalefetin itibarını lekeliyor, fırsat bulduğunda onu sahneden indiriyor, hoşuna gitmeyen en ufak olayda bile kitlesini seferber ederken partisi ve kendisini, her şeyin ve herkesin üstünde konumlandırıyor, patronaj ilişkilerini kullanıp baskı kurarak iktidarını pekiştiriyor, bürokrasiyi, orduyu ve meslek örgütlerini emrine alıyor.

Bütün bunların temelinde ise hakikati eğip bükme veya yalanlar yer alıyor. Federico Finchelstein, “Faşist Yalanların Kısa Tarihi”nde günümüzün popülist ve otoriter liderlerini anlayıp yorumlama yolunda geriye dönüp 1930 ve 1940’lar Avrupası’na bakıyor; sıradan ve mitsel yalanların izini sürerek geçmiş ile bugünü karşılaştırıyor.

‘Popülizm, faşizmin demokrasiye uyarlanmış hâlidir’

Finchelstein, bugün yükselişteki sağ popülizm ile yakın geçmişin faşizm örnekleri arasında hakikati bulandırma, gerçeği eğip bükme, ‘miti, öfkeyi ve paranoyayı onaylama’ ve yalanı teşvik etme bağlamında bir ilinti bulunduğunu söylerken tarihsel bir belirleme yapıyor: “Faşist yalanlar, daha geleneksel siyasi düzenbazlıkların ötesinde bir yere konuşlanır. Faşistler, söyledikleri yalanların mutlak hakikatin hizmetinde olduğunu düşünür. Mutlak hakikat olarak sundukları ise aslında daha büyük yalanlardır.”

‘Üstün ve aşağı olanlar’ söylemiyle ya da yalanıyla kendisine siyasi bir zemin oluşturan faşist lider, etrafındaki ‘ideologlar’ yardımıyla rejimini kurarken düşmanlaştırdıklarını bir şekilde yok etmeyi amaçlıyor. Finchelstein’ın deyişiyle ‘faşizm, aşağıdan yükselip yukarıda meşrulaştırılıyor.’

Günümüzün popülistleri (Trump, Bolsonaro, Orbán…), yakın geçmişteki faşistlerin (Mussolini, Hitler, Franco, Salazar…) yalanlarının benzerlerini kullanarak iktidarını meşrulaştırmaya çabalıyor; karşısındakileri ‘hain’, ‘istilacı’ ve hatta ‘faşist’ ilan ediyor.

António de Oliveira Salazar.

Finchelstein, bu noktada demokrasi üzerinden, faşizm ve popülizm arasında bir başka bağlantı kuruyor: “Popülizm, faşizmin tersine, demokrasinin otoriter bir yorumudur; 1945’ten sonra faşizmin mirasını, onu farklı demokratik yöntemlerle uzlaştırıp yeniden işleme koydu. Popülizm, faşizmin yenilgisinin ardından, onu demokratik dönemler için yeniden formüle eden bir post-faşizm olgusu şeklinde ortaya çıktı. Başka bir ifadeyle popülizm, faşizmin demokrasiye uyarlanmış hâlidir.”

Yalanını, hakikatmiş gibi süsleyip paketleyen faşistler ve popülistler, yarattığı kitleyi şiddet eylemlerinde kullanmayı başardı. Mussolini’nin ‘Her şey devlet içinde, hiçbir şey devlet dışında ve devlete karşı değil’ formülü, kitleleri örgütleme ve harekete geçirme bağlamında hayli işlevseldi.

Faşizmin ürettiği mutlak ‘hakikatler’

Kendisine göre gerçekler icat eden veya gerçeklerin manipülasyonuna girişen faşistlerin, hakikat ile propaganda arasında hiçbir çelişki görmediğini hatırlatan Finchelstein; Goebbels’in propaganda için ‘yalanın ve çarpıtmanın değil, insan ruhuna kulak verme ve insanın anlayacağı dilden konuşma sanatı’ dediğini de anımsatıyor. Bu yaklaşım, gerçeği eğip bükme ve yalan üretmenin temelinde yer alıyor. Başka bir deyişle Hitler gibi sahteyi doğrunun yerine geçirmeye; kendi yalancılığını, düşmanlaştırdıklarına yansıtarak miti hakikat hâline getirmeye denk geliyor. Toplama kamplarının, gettoların ve Nihai Çözüm programının bu formülle hayata geçirildiğini, Hitler ve Mussolini’nin kitlelere kendisini ‘insanüstü bir varlık’ olarak böyle kabul ettirildiğini unutmamak gerek.

‘Il Duce’ Benito Mussolini.

Örgütlü yalanlar ve alternatif bir ‘gerçeklik’ kurgulamak için hakikati tahrif etmenin, faşizm tarihindeki ortak bir fenomen olduğunu belirten Finchelstein, Franco’nun Guernica’yı ‘Kızıllar’ın yok ettiğini söyleyerek siyasi düşmanlarını yalancılıkla suçlayıp ‘hakikate el koyduğu’ notunu düşüyor.

Arendt, totaliter yönetimin ideal öznesini tanımlarken ‘gerçek ile hayal, doğru ve yanlış arasında ayrım yapmaktan uzak kişi’ ifadesini kullanmıştı. Finchelstein, bu tanımı göz önünde bulundurmakla birlikte, yalanı gerçekmiş gibi kabul ettirenlere ve buna inananlara; mitleri hakikatlerin yerine koyanlara ve bunun peşinden gidenlere yoğunlaşıyor. Diğer bir ifadeyle yalan uğruna ölen ve öldürenlerin izini sürerken faşizmin ve faşist retoriğin teorik çerçevesini çiziyor: “Faşizm, siyasi hakikatin nihai kaynağı olarak birtakım mitsel kökenler tesis etti. Faşizm, siyasette doğru ile yanlış arasındaki ayrımı bulanıklaştırdı. Faşizm, milliyetçi ve aynı zamanda mutlak olan bir ‘hakikat’ üretti. Hakikat ise çoğul çağrışımlara kapalı bir şekilde, her türlü muhalefeti dışladı ve hiyerarşik güç ilişkilerinin seçkin bir ürününe dönüştü.”

Francisco Franco.

Finchelstein’ın bu cümleleri, faşizmin aklın sınırlarını aşan ya da akıl-dışı bir yapı olduğunu gösteriyor. Lideri mitleştiren ve kitleyi buna inanmaya zorlayan yapı, seslendiği içgüdüleri tepkisel eylemle birleştiren yalanlar üretmeye dayanıyor; liberalizmi ve demokrasiyi düşman olarak görüyor, lidere tabi elit grup ve kitle yaratılıyor, geriye kalanlar ise ‘katli vacip’ hâle geliyor.

Dünyanın dört bir yanında (Kıta Avrupası’nda, ABD’de, Arjantin’de, Meksika’da, Mısır’da, Japonya’da, Hindistan’da, Brezilya’da…) birbirinin kopyası liderler, hemen hemen aynı yalanlarla rejimler inşa ederken Yahudilere, ‘aşağı ırk’tan yabancılara ve düşmanlaştırdıkları muhaliflere ‘faşist’ demişti.

Finchelstein, faşist kadroların antisemitizm, antikomünizm, demokrasi ve liberalizm düşmanlığı gibi noktalarda tavizsiz şekilde birleşirken baskıyı, ayrımcılığı ve şiddeti ‘mutlak hakikatle’ harmanlayarak bir dile (ya da söyleme) dönüştürdüğünü anımsatıyor. Bu dil ve söylemde ‘şiddet ve ölüm, benliğin kökten yenilenmesi’ manasına geliyor.

Donald Trump.

Kutsal olandan beslenen faşizmde, buna yönelik ve ampirik doğrulamayı gerektirmeyen bir ‘hakikat’ yaratılırken yazarın deyişiyle ‘yasaları tali hâle getiren ilahi adalet anlayışı’ egemen kılınıyor: “Faşistin kendisi ile düşmanı yok etme ihtiyacı arasına hiçbir yasal mekanizma giremezdi. Böylesi bir adalet anlayışı, ebedi hakikat kavramından destek alıyordu. Faşizmin mesihsel din yorumu düşmandan besleniyordu; hakikatin karşısında olan ve bu yüzden de ezilmesi ve nihayetinde yok edilmesi gereken bir düşmandan…”

‘Kahraman’ liderin ‘yeni bir dünya vahyi’ ve ‘vaadi’

Faşizmde ‘hakikate’ dönüşen lider, Eski Yunan ve Roma’daki gibi ‘ulusun ve ulusa ait zaman ve mekânın ruhunu temsil etme görevini de üstleniyordu.’ Finchelstein bunun, lideri ‘yaşayan bir mit’ hâline getirdiğini, ‘hakikatin ve otoritenin asli kaynağı olarak öne çıkardığını’ söylüyor.

Faşist liderler, hem hakikate inancı temsil ediyor hem de kutsal geçmişe dönüş çağrısının yüce bir tebliğcisi ve eylemcisi oluyor, ardından karşıdevrimci kimliğine bürünüp orduyu, halkı, kutsal şahsiyetleri, muzaffer bir komutanı, kanunu ve ideolojiyi bünyesinde toplayan kişi hâline geliyor; sözü, adalete ve vahye dönüşüyor. Sonuçta ‘kahraman’ liderin temsil ettiği faşizm, Finchelstein’ın vurguladığı üzere, ‘yeni bir dünya vahyi’ ve ‘vaadi’ ile yalanları gerçek gibi sunarak bir mit yaratıp kitleleri peşine takıyor. Öte yandan lider; duygularıyla, hisleri ve iradesiyle hareket ederek her şeyin başlatıcısı, yürütücüsü ve sonuçlandırıcısı hâline gelirken ‘millet iradesi’ne ve kutsala gönderme yaparak devletin ve toplumun fethine girişiyor.

Viktor Orbán.

Finchelstein, bu yol izlenerek oluşturulan ve ‘faşizmi demokrasinin en hakiki biçimi’ diye niteleyen faşist bilinçdışını şu şekilde betimliyor: “Faşizm, saf arzunun (topyekûn savaş, dört başı mamur bir şiddet ve düşmanın imhası) sadece kendisinde cisimleştiğine inanırken aynı zamanda, ideolojisinin ana hatlarıyla teması olmayan her türlü arzuyu da bastırıyordu […] Faşist siyasi teoloji, insanlık tarihinin ötesinde duran bir hakikati çağırmada ve eleştirel sorgulamaları benliğe feda etmede gerçekliğe doğru giden kutsal bir yol sunuyordu. Bunu yapabilmek için algıyı reddetmek ve gerçekliğe neredeyse tamamen yabancılaşmak gerekiyordu.”

‘Yalan’ demokrasi, ‘illüzyon’ seçim

Faşist bilinçdışının ete kemiğe büründüğü lider, örgütlediği şiddet eylemlerini ve ayrımcılığı bir ‘devrim’ gibi sundukça yalanlar da katmerleniyor. İnsan haklarının ve özgürlüklerin reddiyle kurulan rejimin, demokrasinin üst sürümü gibi gösterilmesi ise en büyük faşist yalan olarak kayıtlara geçmişti. Başına ‘yeni’ ibaresi yerleştirilen Almanya, İtalya, İspanya, Portekiz, Brezilya, Meksika ve faşizmin hüküm sürdüğü diğer ülkelerde, lider ve ona tabi dar kadroların ‘demokrasi’ kavrayışı, ‘tek kişinin hükmetmesi, geri kalan herkesin ona itaat etmesi’nden ibaretti. Finchelstein’ın hatırlattığı gibi anayasal demokrasiyi bir ‘yalan’, seçimleri ise ‘illüzyon’ olarak gören faşistlere göre bunların tamamı, tavan ile taban arasındaki bağlantıyı koparıyor, ‘gerçek demokrasi’yi işlevsiz kılıyor ve ‘halkın hakikat duygusunu örseliyordu.’ Bu nedenle faşizmde ‘anayasa’ ve ‘seçim’, yalnızca lideri ve rejimi kutsayıp onayladığı sürece ‘geçerli’ ve ‘sağlıklı’ olarak kabul edilmişti.

Jair Bolsonaro.

Finchelstein, faşizmin ‘ispatlanabilen hakikatin izlerini ortadan kaldırmaya girişerek tarihi mite dönüştürme çabasıyla’ hareket ettiğini ve ‘yeni bir bilinç’ için kapı araladığını söylüyor.

Günümüzün popülist liderleri de buradan beslenerek tarihe (bir kez daha) savaş açmaya uğraşıyor: Yenilmez, yıkılmaz ve yanılmaz lider miti, gerçeklerin önüne geçirilmeye çalışılırken yalan, hakikatmiş gibi sunuluyor. 1930’lardaki propaganda teknikleri günümüze uyarlanıyor ve popülist lider, ‘Tanrı’nın inayetiyle iktidar koltuğuna oturmuş’ algısı yaratılıyor.

Faşist ve popülist liderlerin, çarpıtma ve yansıtmayla var olduğunu, iktidarını yalanlarla güçlendirdiğini anlatan Finchelstein, faşist diktatörlük ve demokratik popülizm arasındaki farkları ve geçişkenliği de yorumluyor çalışmasında.

Finchelstein’ın, tarihi çarpıtma ve tarihi savunma arasındaki ince çizgiye dikkat çekmesi önemli. Kitabın son cümleleri, yakın geçmişteki deneyimlerden hareketle hem bugüne dair yorumlar hem de üzerinde düşünmemiz için geleceğe ilişkin sorular ve uyarılar içeriyor: “Bolsonaro, Trump ve Orbán gibi liderlerin yükselişi, yirmi birinci yüzyılda bir faşizm dalgasına yol açar mı? Henüz bilemiyoruz. Böylesi bir siyasi dönüş, büyük ihtimalle (ve umarım) olmayacak. Ancak bu siyasetçilerin gittikçe artan oranda mitsel yalanlara başvurması demokrasiye inananlar için bir uyarı işareti olmalı. Yükselen özgürlük karşıtı zihniyete ve yenilenen faşist dürtülere sadece oylar ve gösterilerle değil, tarihi savunarak da direnmeliler.”

“Faşist Yalanların Kısa Tarihi”, Federico Finchelstein, Çeviren: Zeynep Şarlak, İletişim Yayınları, 148 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal