Önce kâğıt vardı

Önce kâğıt vardı

İnsanın ayağının toprağa basmasıyla kalemin kâğıda dokunuşu arasında bir benzerlik var. Kâğıdın tarihini, uygarlığın tarihiyle eşdeğer görenler, bunun ne demek olduğunu veya olabileceğini anlayabilir.

Tılsımını, sağladığı kolaylığı ve önünü açtığı değişimleri şöyle bir düşünmek bile kâğıdın ne denli önemli bir buluş olduğunu gösteriyor. Yakın geçmişte ve bugün hayatımıza yön veren hemen her şey; kutsal kitaplar, savaş başlatıp bitiren antlaşmalar, ekonomik atılımlar ve krizler, temizlik, bilginin dolaşıma sunuluşu vb. pek çok olay kâğıtla ilgili.

Lothar Müller, “Beyaz Büyü” isimli kitabında, ilk olarak Çin’de üretilen kâğıdın, insanın yaşamını etkileyişinin, edebiyata yön ve ilham verişinin, roman kahramanlarını ete kemiğe büründürüşünün hikâyesini anlatmakla kalmıyor sınıf ayrımı gözetmeden herkesin yaşamına nasıl dâhil olduğunu gözler önüne seriyor.

Doğu-Batı etkileşimi

Kâğıdın tarihinin, neden insanlık tarihiyle bir arada düşünülmesi gerektiğini Müller, kâğıdın bilgi depolama ve aktarma aracı hâline gelişiyle ilintili olduğunu söylüyor. Kâğıdın dönüştürücü gücü ve bizzat kendisinin dönüşmesi de cabası. Bu anlamda avangard bir nesne.

Müller; savaş, ticaret, sağlık, sanat ve ekonomi gibi tarihe yön veren hemen her şeyin yolunun kâğıtla kesiştiğini hatırlatarak Çin’den Arap dünyasına, Mezopotamya’ya, keşif ve işgal öncesi Amerika’ya kadar uzanan coğrafyalarda gezinirken bitki liflerinden üretilenlerin yanı sıra papirüs, parşömen ve bugün bildiğimiz kâğıda dek teknik ve tarihsel bilgiler de veriyor.

Kâğıdı anlatmanın, kültürün tam ortasına düşmek olduğunu bilen Müller, bunu siyasi tarihle besliyor. Mesela Çin’den Araplara, Araplardan Batı’ya uzanan bu hikâyeye Mısır dâhil oluyor. Başka bir deyişle kâğıt üzerinden Doğu-Batı etkileşiminin geçmişini anekdotlar eşliğinde aktarıyor yazar.

İşte onlardan biri: “Goethe’nin şiir kılığına bürünen Divan’ı, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Arapların geçici egemenliğinin keşfini müjdeler. Viyanalı oryantalist Joseph von Karabacek, Goethe’nin bilgi kaynağı Joseph on Hammer-Purgstall’ın -elbette filolojik olarak daha katı- bir halefiydi. Karabacek’in, Arşidük Rainer’in koleksiyonundaki kâğıtlarının tarihsel ve antik araştırmasında ve sergisinde, muskalar, taşlar ve yazıtlar, Doğu’nun kâğıt ile büyülü yazı ilişkisine önemli bir örnektir.”

Gelen evrak, giden evrak

Çin’de, Mısır’da, Mezopotamya’da, Avrupa’da ve Uzakdoğu’daki kâğıt merkezleri ve biçimlerini de anlatan Müller, geç Ortaçağ’ın seri üretimlerine değinip kâğıt çağının başlangıcına getiriyor sözü. Bu tarihî seyahat, kâğıt teknolojisinin yoğunlaştığı bölgelerle ticaret yollarının kesiştiğini gösterirken kâğıt değirmenlerinin nasıl kurulup işletildiğini, bu mamulün kıta ve uygarlıklar arasındaki göçünü anlatıyor: “Matbaa icat edilmeden önceki kâğıt tarihi, sadece ilk bakışta, teknolojinin kendisini uyandırmasını bekleyen atıl bir maddenin tarihi gibi görünür. Ani bir patlamayla durmaksızın, karşı konulmaz biçimde sayısız kültürel uygulamaya sızar. Ama aslında kâğıdın bu göze çarpmayan yayılışında, matbaanın daha sonra nam salacağı özellik görünür: Vaktinde münhasır olanın, çoğaltma teknolojileri yoluyla ulaşılabilirliği…”

Söz konusu çoğaltma ihtiyacını artıran gelişmelerin başını, üniversitelerin elyazması gereksinimi çekiyordu. Bu durum, zaman geçtikçe kitap basımı nedeniyle daha fazla kâğıt ihtiyacı doğurdu. Böylece üretim hızlandı ve 1200’den itibaren, özellikle Avrupa’da şehirlerde, manastırlarda ve üniversitelerde kâğıda gereksinim arttı. Müller, bu zaman dilimine “matbaa öncesi okuryazar olmayan halka kâğıdın ulaştığı dönem” diyor. Bu yıllarda kâğıt kralları peyda oluyor, dilekçeler yazılıyor, kâtipler boy gösteriyor ve dosyalar yığılıyor. Gelen evrak ve giden evrakla ilgilenmek üzere sekretarya kurumu doğuyor. Bu arada kâğıt; bankacılığın, postacılığın ve haberciliğin hammaddesine dönüşüyor hızla.

‘Kâğıtları arasında bulundu’

Müller, ‘Gutenberg Çağı’ olarak adlandırdığı matbaa icadının sonrasında, resmî yazışmaların ve kitap basımının önem kazandığını hatırlatıyor. Elyazmalarından baskıya doğru geçiş hızlanırken yazara göre kültürel bir hareket başlıyor: “Baskı işlemi, mekân ve zamanda dolaşımda olan çok sayıda kopya üretmeyi hedefler, yani elyazmasının yeniden biçimlendirilmesinden fazlasıdır bu. Aynı zamanda metnin, hatalarının düzeltildiği ve daha fazla hakikat talebinin bulunduğu bir alana geçişi de kapsar.”

Dönen kâğıt değirmenleri matbaaya evrilirken yel değirmenlerine karşı savaşmaya girişen kahramanlar doğar; “değirmenin içindeki devler, Don Quijote’nin bahsetmeyi unutmadığı gibi ‘odasını ve kitaplarını çalan’ büyücü tarafından değirmene çevrilmiştir.”

Kâğıdın yaygın kullanımı, mektup yazma alışkanlığını da perçinliyor, hatta mektup, giderek sürdürülen bir diyalog hâlini alınca yazı aracılığıyla sohbet etmek için elinde kalem, önünde kâğıtla tek başına kalan insanların sayısı artıyor. Müller’in deyişiyle popülerleşip toplumsal sınırları aşarken yayımlananların yanı sıra ortaya çıkmak için tesadüfleri bekleyen ve sumen altında bırakılan mektuplar da kaleme alınıyor. Romanlar gibi kimi mektuplar da onları yazanların ‘kâğıtları arasında bulunur’ hâle geliyor.

Edebiyatın kült eserlerinin basımı ve yayımlanış hikâyesini de kâğıdın gelişim öyküsüyle birlikte yürütüyor Müller. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın, kâğıdın mekanik üretimiyle matbaaların çoğalması ve kitap basımının hızlanışı doğrudan ilişkili. Bununla birlikte, romanların satırlarında dolaşan kâğıdı da unutmamak gerek: “Carlyle’ın ‘The Paper Age’ formülünde hayali, havalı ve spekülatif olan kâğıtla ilişkilidir. Bu canlı mecaz, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında devam etti ama kâğıdın modern yaşama nüfuz edişiyle ilgili edebi teşhisler daha karanlık hâle geldi. On dokuzuncu yüzyıl edebiyatında parça başı ücret alan yazmanlar satır başına ücret alan gazetecileri tamamlarken canlı yazı makineleri olarak kaynağı bürokrasi ve adalet olan ve âdeta sel gibi akan kâğıdın kabarmasına katkıda bulundu. Balzac’ın ‘Albay Chabert’ eserinde, kirli pencere camlarından yazmanların bürosuna pek az ışık düşüyordu.”

‘Çaresiz kâğıt yığınlarını kurtarma operasyonu’

Kâğıdın üretiminin hızlanıp çeşitlenmesi, edebî ürünlerin çoğalıp yayılmasını ve bunlarla birlikte gazetelerin fazlalaşıp kitlesel basının ortaya çıkmasını sağladı. Müller, kâğıdın, duyguların ve bilginin taşıyıcısına dönüşürken bir tür halk aydınlanmasını tetiklediğini hatırlatıp bunu Balzac’ın bir belirlemesiyle destekliyor: “Sanayide ve bilgide bütün büyük başarılar, tıpkı jeolojik veya başka doğal süreçler gibi olağanüstü yavaş ve fark edilmeyen yığılmalarla oluşur. Mükemmelliğe ulaşabilmek için yazı da -hatta belki dil bile- matbaa sanatı ve kâğıt üretimiyle aynı tecrübelerden geçmek zorunda kalmıştı.”

Balzac’ın bu satırları yazmasından kısa bir süre sonra gazeteler, tirajını ve yayın sıklığını artırırken lüks ürün olmaktan çıktı, Müller’in anımsattığı gibi günlük tüketim malına dönüştü; “tam da bu noktada, kâğıdın hammadde sınırlarının teknoloji sayesinde kaldırılması, gazete üzerindeki toplumsal sınırların silinmesine de katkıda bulundu.”

Kâğıt üretimi ve basılı yayınların çoğalması, yalnızca aydınlanmaya yol açmadı, Müller’in de hatırlattığı üzere arşivciliği hayatın bir parçası hâline getirirken ‘edebiyat arşivlerinin maddi kapsamı, gizli devlet arşivlerinde tutulan derlemelerin çok üzerine çıktı.’ Edebiyat arşivlerini savunan, başta Dilthey gibi düşünürler sayesinde ‘çaresiz kâğıt yığınları için büyük kurtarma operasyonları’ başlatıldı on dokuzuncu yüzyılda.

Müller, bu bağlamda tarihçiliğin de değiştiğini anımsatıyor: “On dokuzuncu yüzyıl tarihçiliği, elyazmalarına karşı duyulan ilgiyi kurumsallaştırdı. Basılı gazetelerin dolaşımının eşzamanlı artışının yanına, geçmişin basılı olmayan kâğıtlarının enerjik biçimde erişime açılması eklendi. Hümanizm çağında kütüphanelerdeki Antikçağ’a ait bütün elyazmaları nasıl avlanmışsa bu tarihçilik alanı da hümanizmden sonraki bütün aktarım alanını, kütüphaneler içinde ve dışında, kendi av sahasına çevirdi. Tarihçilik, filologlara sürekli araştırma ve yorumlaması gereken yeni elyazmaları ileten, artzamanlı bir kâğıt makinesidir, tarihsel-eleştirel bilgilerle beslenir; edebiyat arşivleri ile kütüphanelerin basılı koleksiyonları arasındaki takasla yaşar ve basılı olmayan kâğıdın basılı olana dönüşümünün sürmesi için çalışır.”

‘Kâğıtlar altında ezilen’ insanın, bu analog dönemden kurtulma umudu olan dijital devrim, arşiv yığınlarındaki milyonlarca bilgi ve veriye ulaşma imkânı sağlıyor. Daha doğrusu, iddia bu şekilde. Bunun ötesinde basılı malzeme (Ortaçağ elyazmaları, ansiklopediler, mektuplar, kodeksler vd.) dijitale aktarılırken analog ve dijital arasında bir kıyas yapıyor Müller: “Bu süreç, analog yerine dijital tarifeyi koyan ikame mantığını izlemez. Elyazmaları ve diğer malzemelerdeki amaç, genellikle dijital ve analog koleksiyonlardan ibaret paralel arşivleri oluşturmaktır. Zira ikili zaman ekseninde anolog kâğıt, özellikle eski paçavra kâğıdı, temel bir avantaja sahiptir: Restorasyona açık ama yeniliğe kapalıdır. Elektronik kâğıtsa geniş bir zaman diliminde, sürekli yeniden biçimlendirilmeyi hesaba katmak zorundadır.”

Dijital ortamlarda bile analog simgeler kullanılması, geçişin henüz tamamlanmadığını gösteriyor. Yani Müller’in değişiyle ‘değişiklik olana kadar kâğıt çağında yaşayacağız.’

Beyaz Büyü: Kâğıdın Çağı, Lothar Müller, Çeviren: Sevinç Altınçekiç, Koç Üniversitesi Yayınları, 286 s.   

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal